''Filler, eskiden ormanda özgür ve bolluk içinde yaşıyorlardı.'' 1560. Don Kıristobal, Samos Kontu, Batı İlleri Genel Valisi.
---------------------------------------------
Uzun kapkara saçlı, kapkara sakallı, kapkara giyinmiş adamlar, ormanda su içen fillerin yanına yaklaştılar. Kapkara uzun çivili sopalarıyla fillere vurmaya başladılar. Canları yanan filler bağarmaya ve kaçmaya başladılar. Sopalı kara adamlar fillere vurarak istedikleri yöne doğru kovalamaya başladılar. Filler kaçıyor kapkara adamlar arkalarından sopalarıyla vurarak kovalıyorlardı. Az sonra filler adamların açtıkları 1 metre derinlikteki çukura düştüler.

Ben bunu hep yapıyorum evet, sonra da yine aynı şeye kalbimin mi, midemin mi, beynimin mi ağrıdığını ayırt edemeden acıyor biryerlerim.
Farkında ola ola bu tuzağa düşüyorum. Çevremdeki seçmece 3-5 kişiye karşı en güzel yönümü dönüp, en cömert sevgimi verip sadece bu kişilerle sarmalanmış bir hayat istemek çok mu lüks? Çok mu imkansız? Herkesi sevmeden seviyormuş gibi görünmek, sayıyormuş gibi görünmek, onlara güleryüz-tatlısöz göstermek için gururumla onurumla yaptığım savaştan benden başka kimin haberi var, anlatsam kim anlar... Kim bilir o an çektiğim acıyı. Rahat olayım istiyorum, ne şartladın kendini buna takılma herkes gibi oyna, diyorum. Her lafı dinliyor bunu dinlemiyor dik başım. Acı çekiyorum acı. Açık sıyrık deri yarası gibi hava aldıkça yanan sinir edici bir acı. Uykumdan uyanıp ben neye üzülmüştüm diye düşündürüp uykumu kaçıran yüzsüz arsız bir acı... Ve hep kendimde suç, sorumluluk, keşkecilik aramaktan bıktım artık, biraz da beni üzenler, dilleriyle yaralayanlar düşünsün istiyorum. Ne istediğimi bile tam olarak bilemiyorum, daha doğrusu ne isteyeceğimi... dualarım bile boş. İstediğim öyle büyük öyle ulaşılmaz ki yüzüm tutmuyor. Para değil, pul değil, aşk değil, iş değil... değil işte. Kendime yapamadığım şeyi sitiyorum.
TÜM İNSANLARI DEĞİŞTİRMEK İSTİYORUM, kendimi değiştirebilmişim gibi.
"Ben uyandım, siz de uyanın; beraber olmuyorsa ayrı ayrı mutlu olalım", diye bağırmak istiyorum.
Vapura bindiğimde, insanların tek tek yerleştikleri o ilk zamanda herkesin oturdukları yerlerin birbirilerine en uzak köşeler olmasına gayret ettiklerini fark ettim. Her koltuğun önce en uç köşeleri doluyor ve bütün koltukların en köşeleri dolduktan sonra mecbur kalınarak insanlar birbirilerinin yanlarına oturuyorlardı. Birbirilerinden korkan veya birbirileriyle muhatap olmak istemeyen bir toplumdu insanların oluşturduğu…
Dışarı çıktım ve oyalandım orada uzun süre.
Dalgaların arasından coşup kabaran köpükler insana nerede olduğunu ve nereye gittiğini unutturacak kadar ısrarcıydı. Kadıköy- Beşiktaş vapurunun arakasında, alt bölümde bir direğe tutunmuş, yüzüme doğru esen rüzgârın yüceliğine kapılmış manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyordum. Ara sıra belki simit parçası fırlatırım diye yanıma yanaşan martılar, rüzgârın içinde sanki yüzüyormuş gibi kendinden emin ve estetik hareketlerle yükselip alçalıyorlardı. Kız kulesinin küçük endamı ve Üsküdar’ın uzaktan görünüşü arka fonda yavaşça ilerliyordu. Zaman, hepimizi içine almış, büyük ve zevkli bir yok oluşa doğru sürüklerken, çalıştığımız yerler ve oradaki patronlarımız olup bitenden habersiz üstümüzde kurdukları baskı ve bilinçsiz para hırslarıyla, her zaman aklımızın uçlarında çirkin bir şekilde yaşamaya devam ediyorlardı. Onlar, gerçeğin güzel olan kısmını çoktan elemiş, kendi kazdıkları kuyularla ve kendi inandıkları gerçeklerle, zamanı es geçtiklerinden, büyük bir yaşama sevincini çoktan unuttuklarından ve neden yaşadıklarından habersiz bir şekilde küçük amaçlı robotlaşmış böcekler gibi kıvranıyorlardı. Aklımızdaydılar yine de. Geç kalma korkusunu içimize salmış, kovulma paniğini zaman zaman hissettirmiş, aileden biri gibi davranmaya çalışırken başarısız olmuş ve çalışmaya karşı bütün isteğimizi elimizden almışlardı. Cebimdeki son parayla bir simit aldım esmer satıcıdan. Yarısını yemek için ayırdım ve diğer yarısını İstanbul vapurlarına göre evrimleşmiş martılar için küçük parçalara ayırdım. Fırlattığımda birinden biri havada kapıyordu simit parçasını, engin denizin köpükleri arasında erimeden. Birden vapurun sesiyle irkildi tüm yolcular. Alışılmış bir sesin kendini unutturması ve sonra yine ortaya çıkmasının verdiği küçük ürperti ve arkasından hissedilen büyük güven duygusunu yaşadım tanımadığım insanlarla beraber. Tanımadığım ama aynı dili kullandığım insanlarla doluydu vapur. Bir şey anlatmak istediğinde seni anlayabilecek insanlar. Toplumun en güzel yanı buydu belki de. Huylarını bildiğin ve tanımadığın insanlar yaratmak.
şehrin kanlı gürültüsü paçalarımdan akıyordu.
içine çekmeye çalışsa da şehir beni, jimi hendrix'in yırtıcı sololarını sümkürüyordum her tarafa.
sahtekar bir dilencinin önündeki plastik kaseye elli kuruş attım aletimin glansının sadakası niyetine...
iç bayan bir dua repertuarına başlarken topukladım.
ciğerine osurduumun dünyası!
kentli, meslek sahibi, batı kültürüyle donanmış sözde elit
tabakanın kasıntı karılarıyla bindim vapura...
işe gidiyorlar...
ikinci sınıf mevkiye girdim. orası tenha.
kanepeler tahta.
elit tabakaya mensup olduğuna iman etmiş bir hatun da girdi ikinci mevkiye.
belli ki, yeni ayakkabısının arkası topuğuna jilet atmış...
koyu güneş gözlüklerinin ardına sakladığı gözlerindeki
acıyı göremedim ama diet yapan vücudu
s.o.s. veriyordu.
çaprazıma, cam kenarına oturdu. başını kokmuş, rengi bok rengine dönmeye azimli denize çevirdi.
bütün bakışların üzerinde olduğunu sanıyordu besbelli.
en azından ben dikmiştim bütün organlarımı üzerine.
bir aydır cins-i latif tatmamış vücudum ufak bir dalga
hareketinde testisten boşalırcasına sulu semen yağacaktı...
bizimki, bacak bacak üstüne atmasın mı...
yırtmaçlar kırlangıç olmasın mı...
sivri uçlu tornavida ayakkabısının altında beyaz fiyat
etiketi görünmesin mi...
bu da yeni bir moda mı ne! etiketler sökülmüyor...
göstergeler imparatorluğu...
mishima barthes el ele!

Neler mi yapmışlar? Bakın öğrenin.