
tik tak tik tak
zaman akıp gidiyor.
sistem, içinde beslediği karşıtlıkları hafızasından yararlanarak kendi bünyesinde eritiyor büyük bir ustalıkla.
çağımız koşulları köklü bir değişimi kaldırabilecek durumda değil.
geleceğe dair öngörülerimiz biraz kısırlaştımı acaba?
sınıf bilinci edinmeye çalışırken bilincimizin kontrolünümü kaybettik?
medya bizi maymuna çevirdi galiba.
o ne derse ona inanıyoruz. o ne yapmamızı isterse onu yapıyoruz. nezaman ne yiğeceğimizden tut nezaman nereye gideceğimize bile karışıyorlar.
canlı yayınla bize savaş izletiyorlar macera filmi tadında.hangi tarafı destekleyeceğimize bile onların yönlendirmeleri sonucu karar veriyoruz.
hissettirmeden beynimize bir takım yüklemeler yapıyorlar.gazete okurken televizyon izlerken, bankamatiklerden para çekerken, otobüs beklerken devamlı bir şeyler işliyorlar beynimize.
zihnimize yönelik sistematik bir saldırı söz konusu.
sınıfsal konumları gereği olsa gerek hükmetme arzusu ile yanıp tutuşuyorlar.
ne istiyorlar?
korkmamızı istiyorlar.
neden korkmamızı istiyorlar?
çünkü korkuyorlar.
kaybetmekten korkuyorlar.mal varlıklarını ve sözde demokrasilerini.
bir vatandaşın diyelimki işçi: 11 811' in demokrasiden yararlandığı süre seçimden seçime sandık başındaki 3 dakika olabilirmi. tabi o 3 dakikalık süre bile yoğun zihinsel aldatmacalarla çok önceden şekillendirilmiş zaten.
kominist manifesto der ya "işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyi yok.Birleşen işçiler yenilmezler." diye.
Metropolis, esasında üzerinde defalarca durulmuş, hatta kemikleşmiş bir klişeyi, zengin efendi-fakir köle ya da zalim patron-ezik işçi arasındaki sınıf çatışmasını, bir de aşk hikayesiyle süsleyerek anlatır.
Metropolis`i özel yapan, 1927 yılının Ocak ayında gösterime girmesi, fakat bütün o sınıf çatışmalarının ve kargaşanın 2026 yılının New York`unda, gökdelenlerde yaşayan zenginler ve yeraltındaki fabrikalarda çalışan fakirler arasında geçiyor olması. Ve tabii ki, bir bilim kurgu filminin vazgeçilmez unsuru, görsel efektleri. Günümüzde görsel efektlerden bahsederken, zaten hayatın bir parçası haline gelmiş olan gökdelenlerden, trafik sıkışıklığından, ya da robotlardan söz etmek oldukça güç olsa da, o yıllardaki bu potansiyel ve filmin öngörüsü, yapay zekadan bahsedilen bugünle karşılaştırıldığında ,bu film, onu herzaman özel kılmaya yetecek kadar primi hakediyor diyebiliyoruz.
O günlerde eleştirmenler bugünkülerden oldukça farklı düşünmüş olmalılar ki, film gösterime çıkar çıkmaz yerden yere vuruldu, gülünç bulunup aşağılandı. Ancak, Metropolis`in gösterime girer girmez tarih olmasının tek sebebi gelen kötü eleştiriler değildi. Metropolis gösterime girmeden sadece 3 ay önce, Alan Crosland`in, The Jazz Singer`i , beyaz perdede Al Jolson`un sesiyle kıyametler koparıyor ve tam olarak sesli bir film olmasa da, sinemada sessizlik devri bitip yepyeni bir devir açılıyordu. Anlaşılan, Metropolis`i sessizlikten, müziklerini yapan Gottfried Huppertz ve besteleri de kurtaramamıştı.
The Jazz Singer, Akademi Ödülleri`ni toplarken, o zamanlar küçük bir krallığın bütçesine denk, 5 milyon Marklık maliyetiyle, Metropolis ve yapımcı şirketi UFA (Universum-Film-Aktiengesellscaft) tıpkı Titanic gibi, bütün ihtişamıyla dibi boyluyordu. Ama, pahalıya malolan mükemmeliyetçi yönetmen Fritz Lang`in UFA`da açtığı yaraları Paramount ve MGM (Metro Goldwyn Mayer) kısa zaman sonra makyajla bir güzel kapatacaktı.
Bilim kurguya pek meraklı İngiliz gazeteci-yazar H.G Wells, Lang`i anlamadığı işlere (bilim kurgu bir tek kendi işi çünkü) burnunu sokmakla suçlayıp, dudak bükerek " daha aptal bir film yapılamazdı" diyedursun, sonradan dünyanın karşılarında şapka çıkarttığı bir kaç isim, Alfred Hitchcock, Sergei Eisenstein,Billy Wilder, Lang`i bizzat setinde ziyaret ederek alkışlamaktan geri durmamışlardı.