Bana dedin ki “oğlum bu dünyada yaşanmaya değer çok fazla güzellik var, onları başkalarına mı bırakmak istiyorsun?” Böyle demiştin bilmem hatırlıyor musun?…
“O bizim dışımızdaki insanlara, çoğu kaba saba, küfürbaz, eğitimsiz ve cahil.”
Hak ettiğini yaşamıyor herkes. Yaşamın tüm güzelliklerini hak ettiğimize inanıyordun bütün iyimserliğinle…
Çiçekleri, böcekleri, köpekleri ve kedileri sevdirişin vardı bize. Kahvaltıda arılarla sohbet ederken. Ben daha küçücük bir çocukken ve seni bir tanrı olarak görürken anne… Şimdi yaşlandık hep beraber ve haksız çıktığın zamanlar oldu hayat hakkında. Bahsettiğin kadar güzel değildi hayat ve bunu biliyordun içten içe. Bir çocuğu dünyaya getirmenin gururu aptalca bir pişmanlığa dönüştü güzel gözlerinde.. Yüzündeki tatlı sevinci alıp götürmesine izin vermek zorunda kaldın kutsal hüznünün. İnsanlar gelip geçti ve gülüp dalga geçtiler ruhumuzu açıp sergilememize. Hep senden yanaydım ben belli etmesem de. Bütün o pazar yerlerinde sattık içimizde kalan mutlulukları. Ana oğul, sonunda iki yabancı…
Senin sadece mutlu olmanı istedim ben, yanında olmayı istemediğimde bile. Buydu çünkü bütün hayalin, mutlu olmak…
Ne gerekiyorsa yaptım bunun için inan bana. Gelmedim, görmedim seni. Mutlu olduğunu bildiğim anda rahatladım ve uzaktan izledim. Özledim ve tarttım özlemimi. Hiçbir kadına karşı duyamayacağım farklı bir özlem eritti kalbimi. “Annenin yeri ayrıdır” demiştin bir keresinde bana. Çocukken ve batık gemiyi gösterdiğinde İstanbul’da denizin ortasında . Şimdi büyüdük ve bok oldu dünya. Ne anne kaldı ne içgüdüsü. Göbeğimdeki delikle ağacından kopmuş bir meyve gibi hissettim çoğu zaman kendimi. Seni çok sevdim anne, iyi ki doğurdun beni, iyi ki tanıdım seni.
“Hiç bana yazdın mı?” diye sormuştun anne, kağıtlarımın uçuştuğu o aptal çürük evde. Cevabım hep geç geldi.