
Bir arkadasim var adi; Crirtian, bununla biz ayni tarihte reiki ögretmeni olduk. Kendisi cok asiri bir Ateist. Cok atesli tartismalarimiz olmustur Cristi ile. ama hic küsüsüp bozusmadik. Iki gün önce gece yarisi saat 23:40 telefon caliyor. Bu saatte kimse aramaz. Sasirdim tabii. Ben hala uyaniktim. Siir falan ugrasiyorum PC'nin basinda. Kaldirdim telefonu...
-Aloo
-Ich bins Cristi (Benim Cristi)
-Und was willst du? Um dieser Uhr zeit? (Ve ne istiyorsun bu saatte?)
-Ich fliege, Ich fliege, Ich fliege.. (Ben ucuyorum, ben ucuyorum, ben ucuyorum..)
-Wohin fliegst du? Kanst du mich mit nehmen? ( Nereye ucuyorsun? Beni de götürürmüsün?)
-Ich bin zu dein Gott geflogen. Kanst du bitte zu mir kommen? Ich will dir alles ertzehlen. ( Ben senin Tanri'na uctum. bana gelebilir misin? Sana her seyi anlatacagim.)
-OK. Ich komme, so schnell wie es geht. Tamam. Geliyorum. Ne kadar hizli gele bilirsem.
Sen ki şiirsin
Yalanın ölümü
Yenidoğan bebek
Yetmişinde bilge
Tanığı akıp giden zamanın
Sen ki şiirsin umutsun
Sen ki şiirsin
Genç kız gülüşü
Çocuk sevinci
Delikanlı Kıvancı
Yaydan çıkmış ok
Ekmeği kavrayan el
Sen ki şiirsin umutsun
Sen ki şiirsin
Bir dost selamı
Ağaçta yaprak
Havada bulut
Toprakta tohum
Ocakta aş
Gurbette memleket türküsü
Sen ki şiirsin umutsun


Ama lütfen bana kendini anlatma. Özel biri olduğunu anlattığın o uzun konuşmaların sırasında kanında kibir budalalığı zehrini görüp dehşete düşüyorum. Üstelik bazen sana acıyorken buluyorum kendimi.
Güzel bir gün, kasımın 17 si sonbahar iyice kendini göstermiş. Ağaçlar bizim her halimiz güzel dercesine sararmış dökmüş yapraklarını rüzgar da eğlensin biraz diye. Doğa mutluydu halinden ama bir küçücük kız vardı ki bir taşın üstünde oturup somurtuyordu. Bir türlü kendini mutlu hissedemiyordu. Ne ağaçların sarı yaprakları nede doğanın başka bir mucizesi ona çekici gelmiyordu. canına tak etti sonra annesine sordu : Mutluluk nedir, siz nasıl mutlu oluyorsunuz diye, annesi bir an duraksadı daha sonra kızına anlatmaya başladı mutluluk sebebplerini ama kıza hiç de çekici gelmedi bu sebepler, annesi belki aklını çelerim diye sahip olduklarından bahsetti ona ama yok sahip olduğu şeyler de mutlu etmeye yetmedi onu. Ve her gün o taşın üstüne oturdu ve mutluluğu düşündü… Nasıl mutlu olunur diye saatlerce düşündü… aradan uzun zaman geçti kız hiç bırakmadı o taşın üstünde düşünmeyi hergun gitti oturdu ve düşündü saatlerce..
Atlı karıncalar dönmekte yavaştan, üzerinde sen, şahlanmış bana geliyorsun. Soğukça bekliyorum. Bana, ne yaşatacaksın, hiç merak etmiyorum.Her kadın gibi, çok hayal kurmuyorum. Genç kızlık heveslerim, hiç olmadı, biliyorsun.
Dön ya da dönme dolap, her durduğun noktada inip yoluma devam edeceğim..Heyecan duygum yok. Sana alışmak istemiyorum.Bağımlılık nedir, anlamını bilmenin bir önemi yok..
Sabah, yatakta bıraktığım geceliğim olmanı istiyorum. Ben, sıradanlığı seçiyorum. Hiçbir beklentisi olmayan, dümdüz; yavan, çıplak bir aşk. Ot gibi. Buna, sen, ‘’aşk denilemez’’, diyeceksin. Sana göre denilemez, bana göre denilir. Herkesin mutluluğu, kendi isteği olan..
Ben, bunu istiyorum. Sana, ilk günden, yirmi yıllık, hayat arkadaşım gibi davranmak, yanında, konu yaratmamak, tüm sessizliğimle öylece sana bakmak, sevimli görünmek için rol yapmamak istiyorum. Beni, güzel bulmamanı istiyorum. Sana göre, son kurduğum cümle düşük, bana göre değil. Ruhumun seçildiğini, her fırsatta, sadece muzipçe yüzüme gülümsediğin, birkaç saniye içinde yaşamak istiyorum..Ruhunu seçtiğimi sessizce yanında yürüdüğümde, adımlarımı atarken, her tökezlememde, kolunu tutmak istediğimde, sana hissettirmek, istiyorum.
bir sekiz mart daha yaklaştı. aynı cümleler. aynı kurgular. söylenen hiçbir yeni söz yok. bu yüzden kimbilir kaçıncı kez duygu asenadan söz etmek istiyorum bu sekiz martta. belki bir vesile olur. biri paramparçayı okur. ya da efsaneleşen kadının adı yok'u. ya da hale soygazinin başrolünü oynadığı türk filmini, asenanın kitabından atıf yılmazın çektiği. duygu asena adına edebiyat ödülü verilecekti sonra vazgeçildi. üzüldüm. yapılan hatanın farkına varırlar er geç.
siyad ödülleri elbette yumurtaya gidecekti, kimse kusura bakmasın. beyaz meleke mi gidecekti yani..iyi bir film olan kabadayı bile sönük kalır yumurta yanında. mutluluk'a da gitmeyecekti herhalde ödüller..
ama yine de türk sineması üzerine tartışılması, güzel.

Mezar taşında sadece bu 2 cümle yazıyor. 59 yıllık bir misafirimizdi. Tanıma fırsatı bulamadı birçoğumuz. tanıyanlar çok sevdi. ama bi hayranlık değildi bu. saf sevgiydi. özlemdi. yenilikti. mutluluktu. sevenlerin bazıları yanlış anladı oshoyu. din kurdular adına. tarikatlar açıp kurallar belirlediler. aslında en büyük öğretisi hiçbir kurala bağlı kalmamaktı. hayatı hepimizden çok farklı yaşadı. emin olduklarımızı yıktı. sayesinde farkında olmadan yaşayabileceğimiz tüm tatlı mahkumiyetlerimizi elimizden aldı. kimileri ona mistik provakatör diyordu.kimileri basitçe felsefeci.. üniversitede profesörlük de yaptı sokaklarda serseri hayatı da yaşadı. ve hepsini sadece kendi istediği için yaptı. kimse onu bişey yapması için zorlayamazdı. bu yüzden yaptığı her şeyde haklıydı. kimse onunla tartışmaya girmek istemezdi. kaybedeceklerinden eminlerdi. cesurdu. çocukken bile cesurdu. babası uzun saçı için ona kızdığında gözünü kırpmadan saçlarını kazıttı ki hindistanda bir çocuğun saçını kazıtması babasını kaybettiği anlamına gelirdi. sürekli ağaçlara tırmanıp düşerdi. annesi yırtıklarını yamalamak stediğinde reddetti. bu fakir bir görüntü oluşturacaktı ama eğer yırtıklarla giymeye devam ederse herkes onun ağaçtan yeni düştüğünü zannedecekti. doğru olduğundan emin olduğu konularda tüm şehri, tüm ülkeyi karşısına alabilecek kadar yürekliydi. üniversiteye cüppeyle gelmeye başladığı gün rektör onu odasına çağırdı ve eski kıyafetlerine geri dönmesini istedi. ama o karşı çıkılırsa cüppesini de çıkararak okula geleceğini söyledi. hindistanda , yaşadığı dönemde kız çocuklarla erkek çocukların aynı sırada oturması pek görünen bişey değildi. ama o .. bu sefer hikayeyi onun ağzından dinleyelim :
Bir insanın en temel mutluluğunun kaynağında eski filozofların dediği gibi o insanın karnının doymuş olması vardır.
“Aç bir insan asla mutlu sayılmaz”
Karın tokluğu, bünyenin yeni yiyeceklere kavuşması ve o yiyeceklerden aldığı vitaminleri, proteinleri hormonlara çevirebilmesi demektir. Beyinde mutluluk hissini veren ve büyük bir güven yanında da huzur sağlayan hormonlar vardır.
İnsanı bir makine olarak düşünüp çalışma sistemini incelediğimizde karşımıza çıkan şey budur. O halde mutluluk basit bir organik sistemin beyindeki işleyişinin sonuçlarından biridir.
Bu sistemin amacı o makineyi ayakta tutmak ve yaşamını kendisi için daha yararlı hale getirmektir.
Aşk dediğimiz şeyin fiziksel sebebi, ilişkideki diğer kişi sayesinde insanın mutluluk hormonlarını salgılayan hücrelerinin sürekli uyarılmış olmasıdır.
O halde aşkın özünde yatan bu sulu vıcık beyin hormonları ne kadar nesnel ve aslında hiç de masalsı olmayan bir dünyada yaşadığımızı anlamamıza yeter.
Şimdi bunlardan sonra insanın aklına şu gelmiyor mu; Bütün bu peri masalları, kurt adamlar, cinler, zebaniler, üç boyutlu görsel efektler, Karagöz- Hacivat ve çizgi romanlar, zihnimize filmler ve kahramanlar olarak nereden geldiler?
İmgesel dünyaya yeniden hoş geldiniz. Sevgilinizin parlak dudaklarını doya doya öpün. 14 Şubat’ın bütün ihtişamı üzerinizde olsun. Sormak istediğim şu; Bazen sevişirken o sevişmeden sadece sizin o kadar zevk alacağınızı düşündüğünüz oldu mu?
Bana oldu ve sebebini düşündüm. O kadını sadece ben o kadar istiyordum, inlemesinden ben zevk alabilirdim onu tanıdığım için. Onunla yatağa girmeden önce başka yerlere girmiştik beraber. Bunların sebebi o kadını o kadın yapan şeyin benim sulu vıcık beyin hormonlarımın kımıldanmasıydı. O halde aşkın kendini kandırabilme gücüyle orantılı olduğunu düşünmeden edemedim. Kendimi çok yakışıklı veya çirkin hayal edebilirdim, kızlar kendilerini çok güzel hayal edebilirlerdi. Senin yakışıklı veya çirkin olmanı sağlayan şey de, karşındakinin sana olan bakış açısıyla, görsel dünyasında edindiği imgelerden oluşturduğu siluet çorbası arasında bir yerdeydi. O zaman ben aslında beni tanıyanlar ve benden oluşan küçük hayali bir filmin başrol oyuncusuydum. Herkes kendi başrolünü oynuyordu ve bu yüzden aslında anlatılacak fazla şey yoktu.
Yeniden görsel dünyayı düşünüp biraz eğlenmek istedim. Böyle bir şey vardı, bütün bunlar gerçekti ve sebepleri ne olursa olsun bana yararı olan her şeyi seçmek zorundaydım. Kendimi kandırabileceğim bir kadın olmalıydı, uğruna ölecek kadar…
Başrolünü oynadığınız bu küçük sosyal filminizde senaryo değişikliğine ihtiyacınız olup olmadığını düşündünüz mü? Ben düşündüm. Bir yandan oynayıp bir yandan senaryoyu değiştirmek oldukça zor geldi.