Asagida yer alan metin;
uzun sure birlikte calistigimi ve hala isbirligi icinde oldugumuz bazi arkadaslarimin, uzun ve zahmetli calismalari sonucu cocuk haklari konusunda hazirladiklari bir bildiridir..
Bu konu da ;herkesin uzerine dusen ufak ta olsa bir sorumlulugu oldugunu dusunmeden edemiyorum,
Hali hazir da bir cocuk politikasi dahi olmayan bir ulkede cocuk olarak yetistik, ve bu sekilde devam etmesi demek cocuklarimizinda bize maruz gorulen zorluklari yasamasina referans olacaktir
bu nedenle toplumsal bilinc , ve farkindalilik yaratmak icin bizlerin bir sorumlulugu yahut gorevi oldugunu dusunuyorum.. Turkiye de cocugun durumu icin burada,
bildirinin orijinali icinde burdan buyurun


insanlarin milyarlar bayilip saglikli hayata kavusma ideaaleri bana ne anlamlandrilir geldi ne de kabullenir geldi… bir insanin milyarlar bahsederek kosu bandi , bisiklet ( amotor olsa da caka yapmak icin karbon kaplamalimi zirkonyumlu mu dersin, sen sec artik), aylik yuz YeTeLe ler bayilip spor center larina uye olmak gibi uzat gitsin ceberutca geliyor , anlasilir fakat amlanlandirilir degil, realistik olsa dahi baskalarina ,bana surrealistik geliyor..
Herkeste olmasına rağmen hiç kimsede olmayan o şeyin ne olduğunu biliyorsunuz. Yalnız bilmediğiniz bir şey var. O da bu şeyin ne işe yaradığı. Ne işe yaradığıyla ilgili bir çok kesimden farklı yorumlar gelmekte. Bu yorumlardan bazısı, herhangi bir işe yaramadığıyla ilgili. Bazısı da her işe yaradığını savunuyor. Bir kesim de bu şeyin bazı alanlarda bir işe yaradığını, bazı alanlarda ise hiçbir işe yaramadığı doğrultusunda görüş bildiriyor. Bu yorumlardan belki de en mantıklısı, sonuncusu. Gerçekten de bazen bir konuda çok işinize yararken, bazen de onu kullanamıyorsunuz. Ama önemli olan onun varlığı. Kimse onun varlığından şikayetçi değil. Kimse onu elden çıkarmayı göze alamıyor. Hiçbir işe yaramadığı zamanlar olsa bile.

Kasım ayı başlarıydı. Sabah karanlıkta kalkıp işe gitmek ne zordu. Hem de günlerden Pazartesi. Üst baş hazırlık kahvaltı derken saate baktım “eyvah ilk otobüsü kaçıracağım” diye iç geçirdim. Üzerimde siyah balıkçı kazağım onun üstünde geçen doğum günümde çok sevgili arkadaşımın armağanı lila renk dik yaka önden fermuarlı hırkam var. Hemen sırtıma son kat olmak üzere montumu giyindim. Başımda yeni yeni taktığım beremle dışarıya telaşla attım kendimi. "Bıırrr... hava esastan soğumuş iyi ki kalın giyinmişim" dedim kendi kendime. Evet otobüs durakta. Fazla yolcu yok gibi. Ama birazdan içerisi tıklım tıklım olacak. Nefes alamayacağız. İnsanlar havasız gitmeyi tercih ediyorlar yeter ki üşümesinler. Söylenmeye başladım. Bu sefer aklımdayken daha ilk durakta üst camlardan birini bir karış kadar açayım sonra oturduğum yerde ayaktakilere inat boğuluyormuş pozu olmasın diye düşünerek otobüse bindim. Sol orta sırada cam kenarına oturmadan önce planladığım gibi küçük pencerelerden birini çok az araladım. Daha oturmamla arkadan biri üzerimden uzanarak açtığım camı kapatıverdi. Arkamı hafifçe döndüm camı kapatan hanıma hafif bir tebessümle “birazdan çok havasız olacak o yüzden açtım” dediğimde o da bana “çok soğuk üşüdüm “ deyiverdi. “O zaman bir anlaşma yapalım kalabalık olunca biraz açmama izin verin lütfen” diyerek önüme döndüm. Döndüm ama o anda beynimden vurulmuşa döndüm. O hanımla topu topu 3-4 saniye lafladık hadi beş deyin. "Algılarım ne kadar yavaş... yanlış mı gördüm?" diye şaşkınlık içinde kaldım. Yanılmıyorsam kadının üstünde sadece incecik yakası yuvarlak açık pembe bir penye bluz vardı. Tekrar dönüp bakmak istedim. Tereddüt ettim ve karar verip bir çırpıda dönüp radar sistemimi faal hale getirerek kendisine fısıltılı bir tonda... "şeeeyyy... pardon az önce cam için özür, ama siz niye böyle incecik çıktınız evden bu ayazda. Ani bir şey mi oldu? Gideceğiniz yer yakın mı” gibi bir şeyler sorup sebebini öğrenmeye çalıştım samimiyetle... o arada otobüs duraklardan yolcusunu toplamıştı bile. “evet, ani çıktım. Gideceğim yer yakın. Az önce komşum arabasıyla çıkmıştı beni durağa bırak dedim beni bıraktılar” gibi bir şeyler geveledi. Önüme döndüm. 29-30 yaşlarında bir kadındı. Yeni yeni çizgiler belirmeye başlamış yüzüne düşen bir tutam saçında birkaç tel beyaz vardı. Belki daha gençti ama ifadesi çooookkk acılar çektim ben çok! Der gibiydi. Mahçuptu. Gergindi. Bana “sanane diyebilirdi ama demeyecek kadar birilerine ihtiyacı var gibiydi. Gururluydu. Bir sorun vardı mutlaka. Dilenen biri değildi. Benim cüretkar sorularıma yanıt verecek kadar da alçak gönüllüydü. Gözlerime bakmadan cevap vermişti. Ben ne sorduysam hepsini onaylayacak şekilde davranmıştı. Hızlı düşünmeye başladım. Üzerime giydiğim kazağım ve hırkam temizdi. Kazağımı veremezdim ama hırkamı pekala verebilirdim. Mesele nasıl teklif edeceğimdeydi. Yine arkamı döndüm. Şirin ama kararlı ve sakin bir tavırla “evden çıkarken havanın bu kadar soğuk olabileceğini düşünemediniz sanırım. Bakın ne diyeceğim. Sakın beni yanlış anlamayın. İçimde temiz bir hırkam var. Size uyar. Kimsenin dikkatini çekmeden size vereceğim. Kabul ederseniz çok mutlu olacağım. Hırka sizde kalabilir. Siz böyle incecikken inanın ben rahat edemeyeceğim.” Diye fısıldadım tekrar. İtiraz etti ama gururundan. "Olmaz alamam. Hem birazdan ineceğim. Gideceğim yer yakın" dedi. Yine önüme döndüm. Yalan atıyordu. Anlamıştım. Benim ineceğim durak neredeyse son durağa yakındı. O benden önce inecekti belki ama nerede? Arkamı döndüm "taktım ben size" dedim. "Bakın ben sizin illaki üşüdüğünüzü düşünüyorum. Böyle bir takıntım var. Hırkayı kabul edin ve benim gibi rahatsız birine faydalı olun" dediğimde yüzündeki ifade biraz değişti. Taktiğim işe yaramıştı. Nerede ineceksiniz?” diye sordum. Neredeyse 7-8 durak sonrası bir durağı söyledi. Orası sapa bir yer. Yakınlarda oturma mahalli falan yok. “bana tereddütle “eee.. peki hırkanızı geri vermek şartıyla alırım” dedi. Ben hemen "tamam... tamam otobüse bindiğimiz duraktaki bakkala götürüp bırakırsınız sonra. Ama sizde kalmasının bence hiç sakıncası yok dedim. Ve önüme döndüm. Yanımda oturan kadın mıydı erkek miydi hatırlamıyorum tek hatırladığım o kişiyi de rahatsız etmemeye ve diğer insanların ilgisini çekmemeye çalışarak montumu ve sonra hırkamı çıkardım. Dönüp verdim. Önüme döndüm. Oldu mu diye bakacağım ama kadın o kadar gururlu ki çekiniyorum. Ciddi ve bana iyilik yapıyordu sanki. Tekrar ona döndüm. Gülerek "bakın, iyi oldu değil mi ?" dedim onu rahatlatmaya çalışarak. Sadece acı acı, hı hı... dedi gözlerime bakmadan... Acaba kocasıyla kavga mı etmişti? Yüzünde görünürde darp veya hırpaladığına dair bir iz yoktu. Ya da adam cinnet geçirdi de bu kadın can havliyle mi sokağa böyle attı kendini.... ya da çapkınlık yapıyordu da mesela yasak bir ilişki beraber olduğu evli adamın karısı mı gelmişti üzerlerine. Yoksa... yoksa ruhsal anlamda hastaydı da evden mi kaçmıştı.... neden bu kadar senaryo? Çünkü o gün hava da o da normal değildi. Bülent abimiz vardı mahallede yazın mont kışın gömlek giyer gezerdi dışarıda. Aykırı biriydi. Ama bu kadın... hayır hayır.. başka bir şey...
O anda üstünde pantolon mu etek mi var diye merak ettim. Benden önce inecekti nasıl olsa. İyilik yaptım ya her şeyine vakıf olacağım. Hemen nüfusuma geçireceğim neredeyse. Kadın hırkayı aldıktan sonra çok rahatladım. Hırkamı armağan eden arkadaşım da benim yerimde olsaydı aynı şeyi yapardı diye düşünüp içimi iyice rahatlattım ona karşı suçluluk duygumdan sıyrılıverdim. Dediği durağa yaklaştığımızda göz ucuyla ona baktım. Selam verip teşekkür yağdıracak biri değildi ki bunu da beklemedim zaten. Benim ona baktığım kadar bile dönüp de çaktırmadan bir bakış atmadı bile... altında ayak bileklerine kadar uzun biz kadınların bürümcük dediğimiz şile bezine benzer kahverengi bir etek, ayağında arkasına basılmış erkek ayakkabısı vardı. Bakmadı özellikle... bakmadı.... indi.. yine bakmadı... onu biraz daha incelemek istedim ama sol taraftan olmadı... Son gördüğüm kare hala aklımda. hırkanın yakasını iyice yukarı çekti ve kollarını birbirine doladı...
Hala bakkala soruyorum bana bırakılan bir hırka var mı diye... tembihledim onu... bir kadın benim için bir hırka bırakırsa kim olduğunu öğrenmeden bırakma diye... o da sırıttı ya öyle çok insan var. Getiririm deyip alıp gidiyor diye... anlamadın bakkal amca anlamadın...
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine daha 6 aya yakın bir zaman varken, ortalık tam bir cadı kazanı gibi kaynamakta.Kimileri türbanlı bir first leydiye karşı, kimileri Çankaya'ya giden yolu kesmekten bahsemekte ve kimileride isteyen istediğini söylesin ben bidiğimi yaparım demekte.
Ama bir grup hariç.Kim mi? Tabiki şu an ordunun yönetiminde olan subaylar.Cumhurbaşkanının bile ulu orta konuştuğu şu günlerde askerlerin ağzını bıçak açmıyor.Emekli olanlar hariç, çünkü onlar emekli olmanın verdiği sıkıntı ile nerede mikrofon yada iki kişi görseler konuşmaya koşuyorlar.
Bu ortamda hikayemize şöyle başlayalım.İslamcı ve türkçü internet sitelerinde Genelkurmay Başkanlığına aday olan kişi için aylarca değişik iddaalar seslendirilirken ve bu iddaaların çoğunluğu gerçek mana da iktidar iktidar partisinin siyasi görüşlerine tersken, iktidar partisi apar topar aldığı bir kararname ile bu bu kişiyi 30.08.2006 tarihi itibariyle Genelkurmay Başkanı olarak atıyor.Ve Cumhurbaşkanı kararnameyi aynı gün imzalıyor.Peki neden?Kara Kuvvetleri Komutanı iken hükümete karşı sert tavırları bilinen bir kişiyi hükümet neden genel teamüllerin dışında atadı?
Öyle gözüküyorki bir pazarlık söz konusu.Peki nedir bu pazarlık?Değişik tahminler yürütülebilir.Benim tahminime gelince.Askerler ve hükümet her kesimin kabullenebileceği bir ismin Cumhurbaşkanı olması üzerinde anlaştı.Şunu diyebilirsiniz;efendim bu adam zaten Genelkurmay Başkanı olacaktı, hükümet istemesede atayacaktı.Bu sebeple niçin pazarlık yapsınlar.Kendi tahminimi söylüyorum; Az öncede belirttiğim gibi Genelkurmay Başkanı adayının ırki ve dini kökenkeri hakkında bazı islami ve türkçü basın ve sitelerde iddaalar söz konusuydu.(Hükümet üyelerine ve iktidar partisi milletvekillerine gelen adayla ilgili smsler buna bir örnek)aday mecburen gene atanacaktı ama bu iddaalar nedeniyle yıpramış olarak.Hükümet atamayı öne alarak adayın yıpratılmasını engelledi.İktidar buna mukabil Cumhurbaşkanlığı sözü aldı.
Hükümet ve iktidar partisi üyeleri değişik isimler öne sürerek (ama hiçbir zaman adayımız şu demeden) ortamı bilinçli bir şekil de geriyorlar.Ortam iyice gerildiğinde (Başbakan adayın ismini Nisan ayında açılayacağını beyan etti) üzerinde anlaştıkları ismi açıklıyarak herkesi aman iktidardan olmasından buna razıyız dedirtecekler.
İktidar bu bilgiyi bence CHP lideri Deniz Bayka' da verdi. Zaten Baykal'ın Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili üç aşamalı planı bunu tasdikler mahiyette.Ama neden derseniz bir bilgi turu atalım.Ancak şu gerçeği devamlı göz önünde bulundurmanız şartıyla.TAYYİP ERDOĞAN CHP SAYESİNDE BAŞBAKAN OLDU
Şimdi konumuza dönersek, iktidar mecliste fazla gürültü istemiyor.CHP 'de bunu hakkıyla yerine getiriyor.Başbakan CHP 'nin oyunun erimemesi için değişik tarihlerde yaptığı açıklamalarla CHP 'ye yükleniyor, CHP 'de karşı ataklarla tabanını diri tutuyor.Buna en güzel örnek 2004 yerel seçimleri.Malum kamuoyu yoklamalarında CHP 'nin oy oaranı %11 ler civarında geziyordu.Başbakan CHP için 'köksüz parti' tabirini kullandı Deniz Baykal'da bu oltaya atlayarak oy oranını yeniden %20 ler civarına çıkardı.Şimdi Başbakan aynı oyunu oynuyor.CHP yi diri tutmaya, meclise başka partinin girmesini engellemeye çalışıyor.Aslında buna da gerek yoktu.Çünkü DYP doğu ve güneydoğuda kaybettiği oyları geri kazanmak için söylemini değiştirdi, buna mükabil batı ve içanadoludaki oylarını kaybedecek.MHP 'nin ise ne kadar demokratik ve laik olduğu, halka verebileceği hiçbir şey olmadığı kongrede ortaya çıktı.
İddalar bunlar.
Sevgilerle

Beni bir gün muhabbet kuşumuz ısırmıştı. Sonra annem onu dövdü.
ben mi önceden farketmedim yoksa yeni mi başladı
uzun zamandır takip ettiğim milliyet ve hurriyet haber internet siteleri illa bir anasayfa çıplağı koyar oldular !
arka sayfa çıplaklarından sonra index.html çıplağı diye bir yeni terimimiz olacak herhalde...yazılı basının içine ettiniz sevgili medyam interneti bari noketmeyin!