İçim içim yemekte sevgili günlük. Elimde bir fırsat var. New York'da bankacılık yapma fırsatı. İyi bir referans, CV'mde süper görüntü, hayal şehir.
Ama ben bir yandan amerikan karşıtıyım. Ama diğer taraftan amerikan okulu eğitimliyim. Anti-Amerikanım ama master tezim Amerikan kontrterör politikaları. Her tarafım çelişki.
Çelişkilerim:
Metropolis, esasında üzerinde defalarca durulmuş, hatta kemikleşmiş bir klişeyi, zengin efendi-fakir köle ya da zalim patron-ezik işçi arasındaki sınıf çatışmasını, bir de aşk hikayesiyle süsleyerek anlatır.
Metropolis`i özel yapan, 1927 yılının Ocak ayında gösterime girmesi, fakat bütün o sınıf çatışmalarının ve kargaşanın 2026 yılının New York`unda, gökdelenlerde yaşayan zenginler ve yeraltındaki fabrikalarda çalışan fakirler arasında geçiyor olması. Ve tabii ki, bir bilim kurgu filminin vazgeçilmez unsuru, görsel efektleri. Günümüzde görsel efektlerden bahsederken, zaten hayatın bir parçası haline gelmiş olan gökdelenlerden, trafik sıkışıklığından, ya da robotlardan söz etmek oldukça güç olsa da, o yıllardaki bu potansiyel ve filmin öngörüsü, yapay zekadan bahsedilen bugünle karşılaştırıldığında ,bu film, onu herzaman özel kılmaya yetecek kadar primi hakediyor diyebiliyoruz.
O günlerde eleştirmenler bugünkülerden oldukça farklı düşünmüş olmalılar ki, film gösterime çıkar çıkmaz yerden yere vuruldu, gülünç bulunup aşağılandı. Ancak, Metropolis`in gösterime girer girmez tarih olmasının tek sebebi gelen kötü eleştiriler değildi. Metropolis gösterime girmeden sadece 3 ay önce, Alan Crosland`in, The Jazz Singer`i , beyaz perdede Al Jolson`un sesiyle kıyametler koparıyor ve tam olarak sesli bir film olmasa da, sinemada sessizlik devri bitip yepyeni bir devir açılıyordu. Anlaşılan, Metropolis`i sessizlikten, müziklerini yapan Gottfried Huppertz ve besteleri de kurtaramamıştı.
The Jazz Singer, Akademi Ödülleri`ni toplarken, o zamanlar küçük bir krallığın bütçesine denk, 5 milyon Marklık maliyetiyle, Metropolis ve yapımcı şirketi UFA (Universum-Film-Aktiengesellscaft) tıpkı Titanic gibi, bütün ihtişamıyla dibi boyluyordu. Ama, pahalıya malolan mükemmeliyetçi yönetmen Fritz Lang`in UFA`da açtığı yaraları Paramount ve MGM (Metro Goldwyn Mayer) kısa zaman sonra makyajla bir güzel kapatacaktı.
Bilim kurguya pek meraklı İngiliz gazeteci-yazar H.G Wells, Lang`i anlamadığı işlere (bilim kurgu bir tek kendi işi çünkü) burnunu sokmakla suçlayıp, dudak bükerek " daha aptal bir film yapılamazdı" diyedursun, sonradan dünyanın karşılarında şapka çıkarttığı bir kaç isim, Alfred Hitchcock, Sergei Eisenstein,Billy Wilder, Lang`i bizzat setinde ziyaret ederek alkışlamaktan geri durmamışlardı.
NY da kaldığım zamanlarda uzun uzun gezintilere çıkar girmemiş deliklere girer sanki bela arardım. Vücudumda bu sayede bir kaç iz kalmadı değil. Yine bir ögle sıcağında rock n roll adına bir şeyler yapmak istiyordum. Bu istek sıkı bir dayakla sonbulabilirdi.
NY da asla kazanan çıkmamıştı. Bense o kaybedenlerin arasında soguk bir duş ile sabahları uyanıyordum. Evden çıkarken posta kutumda her zaman olduğu gibi 10 larca flyer ve fanzin buldum. Bunları biriktirip arşivliyordum. Bu sefer işin derinine inmeğe karar vererek downtown dan biraz uzaklaştım. Metro karardı, yollar ıssızlaştı ve varmak istediğim noktaya geldim.
Zine adlı dükkan tıklım tıklım doluydu. İçeride sadece kurukafa eksik gözüküyordu. Kimse birbirine değmeden fotokopi ile çogaltılmış dergileri karıştırıyor, mırıldanıyordu. Önümde duran fanzine baktım kapak sadece simsiyahdı. İçine göz atınca tüm sayfaların simsiyah oldugunu gördüm. 2 dolar olan bu kirliliği hemen yerine koyarak birinin bana seslendğini duydum.
Bay Bastiani dedi. Arkamı döndüğümde uzun saçlı Mr Mark St yi gördüm. Bana sarıldı. Elindeki dergileri bir çıpıda bırakmış şimdi koyduğu yerden alıyordu. Kapaklara baka kaldım Mr Mark elindeki porno dergileri gösterip ilgimi çekip çekmediğini sordu. İlgi alanımı hemen oradacıkta sınırladım. Mr Mark yeraltında çıkan bir porno derginin editorlüğünü üstlenmişti. Ama bu dergide resim adına bir şey yoktu. Dergi sadece porno piyasasında çıkan filmleri inceliyordu. Derğiyi incelediğimde oldukça geniş bir arşive sahip olduklarını düşündüm. Gözüme çarpan ve beni oracıkta vuran türk pornosunun ilk 10 da olmasıydı. Mr Mark a hemen bunu sordum. Beni kahve içmeye Edz12 ye davet ederek yol boyunca lafladık.
Türk pornoları dediği aslında bizim eski erotik filmlerimizdi. Piyasa o kadar hızlıydı ve o kadar çabuk tükeniyordu ki bizim haberimiz olmadan türk filmleri burada eşsiz bir yer edinmişti.
Elimde gerçek yerli porno olup olmadığını sordu. Bir iki tane olduğunu ona söyledim. Bunları hemen incelemek istediğini hatta dergiye yorumlarını yapıp yapamayacağımı sordu. Filmler vcd formatındaydı ve bu ilkellikti. Biraz canı sıkılarak VHS olsa dedi. Mr Mark mail adresini vererk kapaklarınıda scan edip yollamamı tembihledi.
Eve dönerken filmlerin isimlerini düşündüm. Bunlar ingilizce nasıl olacaktı. Bende hiç kasmayarak isimlerini tercüme etmedim.
Şu NY’un siluetini bozdukları için gerçekten çok üzgünüm. Kulelere çarpan ikinci uçağı, tam cepheden gösteren görüntü aklımdan çıkmıyor. Her seferinde ‘Ah!’, ‘Oh!’, ‘Vaşş!’ sesleriyle tekrar tekrar ‘şaşırıyorum’. Bu seslerin getirdikleriyle bende öyle serbest çağrışımlar yapıyor ki... Umarım olaya farklı bir açıdan bakmanızı sağlayabilirim.
Bir zamanlar sıkça uğradığım bir ‘pub’ vardı; ‘Erich’s Pub’… Bir gece; geç bir saatte kalbi pamuktan, kadife kulaklı bir tavşan olduğum halde kapıdan içeri girdim. ‘Pub’da çalışan Fin’li Cathy dışında kimsecikler yoktu. Alışık olduğum yere değil, nereden estiği bilinmez bir sezgiyle barın içini görebileceğim yan tarafa oturdum.
‘İçki içmeye başlamak için geç bir saat!...’ dedim, iplemedi…
Hemen bir bardak bira doldurdu; çok konuşmasın diye herhalde… Sizden iyi olmasın, Cathy’i severdim; uzun boylu, sarışın bir kızdı. Uzun boylu derken 1.85-1.90 falan… Boru değil, Kız… Çok ciddiyim; böyle şeylerin şakası olmaz. Seks ciddi bir konudur; lütfen hafife almayın!
Cathy yüzü kıpkırmızı, üstünde sürekli beli açan ‘blue jean’ ve yeterli kumaş kullanılmadan üretilmiş bir t-şört’le temizlik yapıyordu. ‘Pub’ın müdavimleri hemen karşıdaki kampta kalan Birleşmiş Milletler (BM) askerleriydi. Cathy’nin sık sık külotunu çıkarma alışkanlığı olmadığını bilirdik.
İşini bitirince Cathy, dış kapıya doğru gitti. Bahçe ışıklarını söndürdü, kapıyı içeriden kilitledi. Kapıya yakın ışıkları iyice kıstı. Kapanma saati geçtikten sonra içeride hala müşteri varsa böyle yapılırdı.
Ben ‘Erich yok mu?’ diye soracak oldum. Birşeyler mırıldandı ama anlamadım. Ne önemi var mırıldandı ya!… Mır mır… Arkalardaki odalardan birine girdi. Az sonra uzun bacaklarını sergileyen bir miniyle çıkageldi. Yeterince uzun değilmiş gibi bir de topuklu ayakkabı giymişti, iyi mi?
Biradan bir iki büyük yudum aldım; ağzım kurumuştu, kalbim kuş tüyü yastık gibi dağılmak üzereydi. O gayet sakin bir sigara yaktı. Oysa olağan hiç bir şey yoktu. Sonra arkası bana dönük olduğu halde ayakkabısına doğru eğildi. İşte o anda ‘By clicking above you confirm to view explicit material!!’ yazısı çıktı… sandınız değil mi? Bu bir gerçek Sayın Okurlar… O ana dek, hayatım boyunca, bir kere bile gerçek bir sarışın görmemişim ben. O hüzünlü anı anımsadıkça gözlerim yaşla dolar. Bilirsiniz tadı hoşunuza gitmez, fakat vazgeçemezsiniz de… İki arada bir derede çırpınır durursunuz.
Her anlamda sarışın kızlara olan zaafım o ilk çarpılmadan sonra gelişti. Gözüm başka bir şey görmez oldu.
Siz de diyorsunuz ki, Dünya Ticaret Merkezi’ni yıktılar. Şimdi Usame Bin Ladin’I suçlayabilir misiniz? Cathy beni suçlamadı; hafifletici nedenim vardı. O uzun uzun kuleleri nasıl yıktığımı bir ben, bir de Cathy bilir!… Zor iş; tavsiye etmem! O bakımdan yatay mimari’yi tutarım; yatay mimari iyidir.
Microsoft terörist saldırıların ardından "Flight Simulator" adlı bilgisayar oyunundan New York'un Ticaret Merkezi ikiz kulelerin çıkarılmasını kararlaştırdı. (Haberin Devamı)