Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan 22dakika.org'da: "61. Emmy Ödül Töreni "Legen-darryy!" olacak"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Etiket:

osmanlı hakkındaki yazılar:

sadece ön sayfa yazıları gösteriliyor, tümünü görmek için tıklayın
tuttum
20

KIYAFET

\
İnsanların giyinme tarzını iklim, töreler, moda veya din inançları gibi çeşitli öğeler etkileyebilir. Çünkü giyinmenin tek işlevi insanı soğuktan veya sıcaktan korumak değildir. Giyim, aynı zamanda insanların, yaşına, cinsiyetine, toplum içindeki yerine, önemine, felsefesine ve din idealine göre ayrımına olanak veren toplumsal bir olgudur. İnsanın sırtındaki giyecek onun kadın mı, erkek mi, zengin mi, yoksul mu, asker mi, sivil mi, yargıç mı, avukat mı, itfaiyeci mi, polis mi olduğunu belli eder. Giyim yoluyla insanlar toplum içinde bir yer tutmaya, başkalarının ilgisini çekmeye veya kendilerini başkalarına kabul ettirmeye çalışırlar.
\

Başlangıçta, giyimin bugünkü gibi toplumsal işlevi yoktu. Sırf soğuktan korunmak için hayvan postlarına sarınan insanlar zamanla kumaş dokumayı, deri tabaklamayı, yün örmeyi öğrendiler. O zamanlar tam veya yarı çıplaklık da toplum için hiç kuşkusuz bir sorun sayılmıyordu. Eski vazoların üzerindeki desenlerde Minos sanatının heykelciklerinde görülen Giritli kadınların belden yukarısı çıplaktı.

94 ahkam var
tuttum
22

Mimar Sinan'ın kafatası!

Mimar Sinan
Mimar Sinan
Osmanlı'yı yerin dibine batıranlar, Osmanlı deyince bön bön bakanlar dahi onun mimarlığını, taştan meydana getirdiği muhteşem mimariyi biliyorlar. Kimden mi bahsediyoruz? Kanuni Sultan Süleyman yani bir diğer adıyla Muhteşem Suleyman devrinde, yani Osmanlı İmparatorluğu'nun ve hatta Türk tarihinin en zirvedeki, en parıltılı zamanlarındaki sarayın mimarı olan Mimar Sinan'dan. Aslında konumuz ne Mimar Sinan'ın İstanbul'daki muhteşem camileri, ne birçok ülkeye yayılmış su kemerleri, külliyeleri, çeşmeleri, sergileri. Konumuz acı ama gerçek; Mimar Sinan'ın kafatası.
Güneş Dil Teorisinin, Türk Tarih Tezi'nin okullarda okutulduğu yıllara gidiyoruz. O yıllarda Avrupa'da artan milliyetçilik rüzgarının ve Türkiye'de yeni kurulan cumhuriyetin "temelleri" sağlamlaştırmak adına milliyetçiliğin ve Türklüğün köklerinin ne kadar derinlere indiğini, ne kadar muhteşem olduğunu ve kimliğinin kendine has özelliklerinin bulunduğunu ispatlamak için profesörlerin, üniversitelerin, kurumların çaba sarfettiği yıllara...

1935 yılında Türk Tarih Kurumu'nun seçtiği bir heyet, büyük bir titizlikle İstanbul'da Süleymaniye Külliyesi'nde olan Mimar Sinan'ın türbesini açar.

Mimar Sinan'ın Türbesi
Mimar Sinan'ın Türbesi

Amaç bellidir. Mimar Sinan'ın, tüm dünyanın muhteşem eserlerini ve sanatını kabul ettiği, Ayasofya ile yarışan Süleymaniye'nin mimarının kafatasını alma ve yapılacak incelemelerle Türk olduğu kanıtlanmak. Çünkü Hristiyan olduğu, devşirme olduğu yönünde yayınlar çıkmaktadır. Mezar açılır, yaklaşık 350 yıl sonra açılan mezarda, (Sinan 1588 yılında ölmüştü, 99 yaşındaydı) ceset bozulmuştur ama kafatası sağlamdır. Gazeteler o günlerde Mimar Sinan Türbesinde Araştıma başlığıyla şöyle bir haber geçerler:

73 ahkam var
tuttum
12

NOBEL ÖDÜLLÜ TÜRK: ORHAN PAMUK

\

Orhan Pamuk, 1952 yılında İstanbul’da doğdu. İlk romanı ve anketlere göre cumhuriyete damgasını vuran 75 kitaptan biri olan “Cevdet Bey ve Oğulları”nda (1982) ve diğer bir şaheseri olan “Kara Kitap” (1990) adlı romanında anlattığına benzer bir ailede büyüdü. Nişantaşı’nda yetişen Orhan Pamuk, New York’ta geçirdiği üç yıl haricinde İstanbul’da yaşadı. Robert Koleji mezunu olan ve
İstanbul Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde üç yıl okuyan Pamuk, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.

Çocukluk ve gençlik yıllarında ressam olmayı hayal etti, fakat 1974’den itibaren yazı yazmayı tercihi ağır bastı.

Üç kuşak İstanbullu bir tüccar ailesinin çerçevesinde, Türkiye’nin son yüzyıllık macerasını hikâye eden “Cevdet Bey ve Oğulları” adlı romanı, 1979’da Milliyet Roman Yarışmasında ödül aldığı gibi, 1983 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü'ne de layık görüldü. Aynı yıl ilk baskısı çıkan; üç mutsuz kardeşin İstanbul yakınlarında bir sahil kasabasında, 90 yaşındaki ninelerinin evinde geçirdikleri bir haftalık hayat dilimini anlatan “Sessiz Ev” adlı romanı ile 1984 yılında Madaralı Roman Ödülü’nü aldı. Pamuk, “Sessiz Ev”in Fransa’da çıkan çevirisi ile 1991’de Avrupa Keşif Ödülü’nü kazandı.

17. yüzyılda İstanbul’a getirilen Venedikli bir köleyle bir Osmanlı âlimi arasındaki ilişkiyi anlatan tarihi romanı “Beyaz Kale”(1985) ile Pamuk, yurt içi ve yurt dışında ününe ün kattı.

\

186 ahkam var
tuttum
41

Çağının Ötesinde Sıradışı Bir Hükümdar: Sultan 2. Mehmed'in Sanat Anlayışı

Sultan 2. Mehmed’in, büyük Rönesans üstadlarından Michelangelo'yu Topkapı Sarayı’na davet ettiği ve bu davetin memnuniyetle kabul edildiği biliniyor; lakin, bu büyük üstadın ziyareti Papa 5. Nicolas’nın müsadesine takılmış ve gerçekleşememişti. (De Osa, 1982) Yine de aynı dönemin ünlü ressamı Gentile Bellini (Fatih’i resmeden ilk ressamdır) ve madalyon sanatçısı Costanza Di Moysis ( Costanzo Di Ferrara olarak da bilinir) sarayda ağırlanmışlar ve 2.Mehmed tarafından patronize (himaye) edilmişlerdir. Fatih’in batının yaşam tarzına ve sanatına olan ilgisini örneklendirmeye devam edeceğim, ama şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Böylesine büyük bir ‘müslüman’ hükümdarın, İslami inanışın yasakladığı aktivitelere olan ilgisi nereden kaynaklanıyordu?

(1480) Gentile Bellini'nin 'Sultan Fatih' portresi tipik bir Rönesans eseridir. Üzerinde bulunan 7 adet taç, Fatih'in 7. Osmanlı padişahı olduğunu simgeliyor. Bugün Londra Ulusal Galerisi'sinde sergileniyor
(1480) Gentile Bellini'nin 'Sultan Fatih' portresi tipik bir Rönesans eseridir. Üzerinde bulunan 7 adet taç, Fatih'in 7. Osmanlı padişahı olduğunu simgeliyor. Bugün Londra Ulusal Galerisi'sinde sergileniyor

38 ahkam var
tuttum
64

"Padişah Değil de Marangoz Olsaydı Milyarder Olurdu"

\

Sultan İkinci Abdühamid Han'ı kimileri pek sevmez, kimileriyse aksine pek sever 34. Osmanlı sultanını...
Sultan Abdülhamid, 33 yıllık hükümdarlığında, Osmanlıya, doğudan ve batıdan birçok yenilik getirmiş, hükümdarlığı süresince bir karış toprak bile kaybetmemiş ve halkını büyük kambur olan savaşların yükünden az da olsan kurtarmıştır. Ekonomi, eğitim ve sosyal alanda yaptığı yeniliklerle 33 yılda Osmanlı'yı geliştirmeyi başarmıştır...

Herkes genelde bilir; Osmanlı'da padişahlar ve şehzadeler devlet yönetiminin yanı sıra başka meslek ve sanat dallarında da uzmandılar. Abdülhamid'in sanatı ise marangozluktu...
Devlet yönetimindeki üstün dehasını, görenleri hayrete düşürecek güzellikte yaptığı ahşap eserlerde de göstermişti. Abdülhamit'in başarısını İlber Ortaylı da "Abdülhamid padişah olmasa marangozluk yapsa, adam milyarder olurdu. Borsadan, para ve senet hareketlerinden çok iyi anlar. Piyasada broker olabilir yani. Adamın merakı modernleşme. Arap Ortadoğusunda reform başlattı, oralarda sevilir. Diplomasiden çok çok iyi anlıyor...." sözleriyle oldukça güzel anlatmış.

94 ahkam var
tuttum
6

Eski Harfli Spor Dergileri

Türk spor tarihi çalışmalarında, eski tarihli Türkçe kitap ve dergilerden yeteri kadar yararlanılmaması nedeniyle eksiklikler görülmekte olduğunu gözleyen Sevengül Sönmez bu dergileri tanıtan kısa bir yazı hazırlamış ve kısaca özetlediğim şu detaylara değinmiştir:

\

Tanzimat ile Avrupalı yaşam biçimini tanıyan Osmanlı toplumu, bu ülkelerde yapılmakta olan sporlardan da haberdar olur. Azınlıkların da katkısıyla futbol, jimnastik, voleybol gibi spor dalları, birbirlerine yakın tarihlerde İstanbul yaşamında bir yer edinirler.
Böylece Osmanlı Batı’dan bahsi geçen spor dallarıyla birlikte spor basını kavramınıda hayatına sokmuş olur ve ardı ardına pek çok dergi yayın hayatına girer. “Futbol, Terbiye ve Oyun, İdman, Sipahi Mecmuası, Spor Alemi, ve Şa Şa Şa” dergileri ilk dergilerdendir ve yayım tarihleri 1911 yıllarına denk düşer. İçerikleri bakımından oldukça zengin dergilerdir. Futbol, sutopu, izcilik, avcılık, jimnastik vb. farklı spor dalları hakkında haberler verirlerken, sağlık, ahlak ve beden gelişimi açısından sporun önemini vurgulayan yazılar da yayımlanmıştır.

6 ahkam var
tuttum
57

MEMENTO MORI (!)

\
Muzaffer bir Roma generali, savaştan galip çıkıp sokaklarda zafer turu atarken, arkasındaki aciz köle geleneklerin icap ettirdiği şekilde kulağına eğilip şunları söyler: "Arkana bak! Sadece bir insansın, hatırla!" ("Respice post te! Hominem te esse memento!"). Bugün en tepede olsan da, yarın başka bir gün olacak. Kişi ne kadar güçlü olursa olsun, sonuçta bir faniden başka bir şey değildir. Bu hatırlatma, o zamanlardan günümüze "MEMENTO MORI"; yani, "Fani olduğunu hatırla" cümlesiyle bir anekdot mahiyetinde geçmiş. Bizim Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişinde yazan "Her Fani Ölümü Tadacaktır" ibaresi, müslüman kişilere aynı şeyi tüyler ürperterek hatırlatır.

Zaten müslüman ülkeler ve Doğu Avrupa'nın bazı yerleri dışında mezarlıkları şehrlerin içinde pek göremezsiniz. Hatırlamaktan korkarcasına yerleşim yerlerden uzakta ayarlanır ebedi istirahatgahlar. Bu anekdotun Tertullian'ın Apologeticus'unun 33. Bölümünde yer alıyor olması, İncilde (1 Thessalonians 5:23) insanı oluşturan 3 hayat elementinden; -Tanrıdan aldığımız can, irade ve arzularımızdan oluşan ruh ve etten ibaret vücut-tan bahsedilmesiyle alakalı mıdır bilinmez, ancak Tevratta Ecclesiastes'te "İnsanlar fanidir. Onları Tanrı böyle yapmıştır (Tanrı, böyle olmalarını istemiştir). Faniliklerine yenilmeleri de keza onun yaratışından ötürüdür." diye yazar. Kur'an'ın Yûnus'da verdiği mesaj da gayet net ve açıktır: "Ey insanlar taşkınlığınız kendi aleyhinizedir. Sadece fani dünyanın zevkinden (başka bir şey elde edemezsiniz). Sonra bize dönersiniz, biz de size bütün yaptıklarınızı haber veririz.” (Yûnus, 10/22-23).

64 ahkam var
tuttum
32

Herodot’un Kahraman Spartalıları

Hep giderim ben o kahveye, hangisi mi, Herodot’un kahvesi canım. Bodrum’lu bir arkadaş kahvenin sahibi. Bizim barınaktaki arkadaşlar hep oraya takılır. Bostanlı’da Balıkçı Parkı’nın karşısındaki pasajda olan. Tarih Pasajı mı, tarihi pasaj mı öyle bir şey adı. Tam çıkaramadım şimdi. Neyse o gün denizden dönünce

bizim emektar
bizim emektar
tekneyi bağladım, kahveye doğru bir uzanayım dedim. Uzanmaz olaydım. Meğer ki, güncel bir olay tartışılıyormuş hararetli bir şekilde. Malum seçimler falan yakın. Herkesi almış bir heyecan. Altı oka basıcam, ben ata veririm, falan fişmekan. Hepsi de hergün gazete okuyan çocuklar. Kafaları da çalışır. Benim gibi ilkokuldan terk balıkçıdan fazla bir bildikleri vardır diye dinliyorum bende. Bir baktım boş lakırdı hepsi. Urla’lı Hasan diyor ki, altı ok tarihe karıştı, milliyetçilik mesela; milliyetçilikten çatışma ve ayrımcılık doğar. Benim gibi Arnavutları bozar bu iş ona göre. Bırakın bu ulusalcı ayaklarını, ben Türk değilim, Arnavut’um. Zaten siz Türkler, bizim memleketleri hep işgal ettiniz yıllarca, sömürdünüz, ezdiniz deyince ben de dayanamadım. E dedim siz de birlik olsaydınız, sokmasaydınız Osmanlı’yı memleketinize, bak Kemal Paşa nasıl döktü
Kemal'in askerleri
Kemal'in askerleri
Yunan’ı denize. Millet olmayı başaramazsanız Osmanlı da alır, Tavşanlı da
diye de salladım. Başladı bana veryansın, vay faşist, vay ırkçı, Yunan düşmanı. Sen Yunanlı ile bizi düşman mı etmek istiyorsun, bırak bu kafayı artık, Avrupa Birliği’ne girince zaten kardeş olacağız. İki satır kitap okusaydın, ilkokulu bitirseydin bre cahil. O an benim aklıma bizim kahvenin sahibi Herodot’un anlattığı bir mesel geldi. Dedim bunlar Herodot’u bile can kulağı ile dinlememişler, bir de bana cahil, Yunan düşmanı diyorlar. Baktım olamayacak. Sezar’ın hakkını Sezar’a, Baskın Oran’ın hakkını Baskın Oran’a vermek lazım, eve geldim, aldım elime kalemi.

20 ahkam var
tuttum
25

Vaadedilmiş Topraklar-Bizden GAP'ın Talep Edilmesi-İsrailin İnce Oyunları Üçlemesi

"Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
Tarih'i tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?"

Mehmet Akif Ersoy’ un bu kıtasıyla başlamak istedim. Yazının sonunda belki daha bir anlam ifade edebilir.

\

İsrail şuan ki topraklarını nasıl elde etti, İsrail nasıl kuruldu kaçımız biliyoruz?
Bu sorunun ardından tarihe dönelim.
1800lerin başında Avrupa ve Amerika basınında "vatansız halka, halksız vatan" kampanyası başlatıldı. Yahudileri vatansız ve Filistin’i halksız bir vatan olarak düşünüyorlardı. O sıralar Osmanlının elinde olan Filistin topraklarında Araplar yaşamaktaydı. Rusların, çarın öldürülmesinde Yahudileri suçlu bulmaları ile Filistin deki Yahudi nüfusu artmaya başladı. Osmanlı yasalarına göre her ne kadar Yahudilerin toprak satın alması yasaklansa da bu yasak Yahudilerin toprak satın alımlarını engelleyemedi. Nihayetinde Teodor Herzel II. Abdülhamit ile görüşerek Filistin’in kendilerine satılmasını talep etti. II. Abdülhamit’in cevabı su şekilde oldu:

58 ahkam var
tuttum
17

Kıbrıs'ı verdik ama Adakale bizde kaldı!

Türkiye’nin Avrupa Devletler Hukuku içinde yer alması bir zorunluluktur. Bu, ülkenin toprak bütünlüğünü garanti altına alacağı gibi, vatandaşların ve azınlıkların hak ve özgürlüklerini de garanti altında tutacaktır. Ancak öncelikle kanunlarımızda ve mevzuatlarımızda yapılması lazım gelen iyileştirmeler mevcuttur. Bize arka çıkan devletlerin Kıbrıs konusundaki önerileri dikkate alınmalıdır. Hatta, Kıbrıs’ın tamamı geçici bir süre için İngiltere’ye üs olarak kullanması için verilebilir !

Nasıl yani? Kıbrıs’ı kim kaybetmiş de biz İngiltere’ye bağışlıyoruz, değil mi? Peki şimdi, Türkiye yerine Osmanlı Devleti koyarak metni tekrar okuyalım:

3 ahkam var

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

etiket menüsü

reklam

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu