Hanim hanimcik derin kuyuda,
sorar oradan kimse yok mu burda?
yazdiklari kadar güzeldir huyuda,
Onun adi: PILLIBEBEKKUYUDA..
Güzeldir yazilari sempatikdir kendisi,
ahkamlari yorumlari sitenin en dislisi,
Hafif.Org'un en hanim efendisi,
merak mi ettiniz? O, Hafif'in PILLIPATISI..
Arkadasdir kendisi gercek bir yaren,
güler Hafif yazarlari hep o varken,
görürsün O'nu düseni kaldirirken,
Merak etmeyin, bu bizim LORIEN..
Almistir adini, sanini, Atadan soydan,
eskiden giydirirdi herkese boydan,
sinir eder O, hep arkadan sagdan soldan,
OGUZKAGAN derler O'na Oguz boylarindan..
Çocukluğu öğretti hayat; horoz şekerlerine aldanırken tebessüm etmeyi de! Okula gitmeyi öğretti hayat; annelerinden ayrı kalmanın korkusunu yaşayan bebelerin gözyaşlarını da! Çalışmayı öğretti hayat; Allah sağlık versin de bir ömür çalışalım bilincini de! Askerliği öğretti hayat; anadan babadan ayrı kalınca nasılda çaresiz kalındığını da! Üsküdar sahilde balık ekmek diye bağırmayı öğretti hayat; palamutların kulaklarını boyayıp müşteri aldatmanın utancını da!
Hata yapmayı da öğretti hayat; her yaptığım hatadan ders alıp pişman olmayı da! Msn kullanmayı öğretti hayat; 3-5 tane hesap alıp görmemişlik yapmayı da! Çamlıca’yı öğretti hayat; o eşsiz manzaraya dalarken, İstanbul’u kanatlar altına almayı da! Sevmeyi öğretti hayat; kimseyi incitmemem gerektiğini de! Derin darbeler yemeyi öğretti hayat; gelen her darbeden sonra kendime biraz daha bağlanmam gerektiğini de! Hayal kurmayı öğretti hayat; kurduğum hayallerin, nesnel gerçeklerle örtüşmesinin zor olduğunu da! Saati sabahın 05:00 i yapmayı öğretti hayat; ondan bir haber beklemenin telaşını da! Kimi zaman isyanı öğretti hayat; hemen arkasından duaya sarılmayı da! Filistinli direnişlere acımayı öğretti hayat; soğuk savaşın gerçeklerini öğrendiğimde biraz da hak etmişler diye sitem etmeyi de! Film izlemeyi öğretti hayat; Nuri Alço’lu filmlerin klasik sahnelerinde bayanlara yapılanlara ağız dolusu sövebilmeyi de! Ankara’nın başkent olduğunu öğretti hayat ama gün gelip de kalbimi orada bırakacağıma ilişkin hiçbir bilgi vermedi…
Hepimizin bildiği imitasyon malları satan işportacılar vardır. Günümüzün ekonomik imkanları daha iyisine el vermediği için gebe olduğumuz işportacılar. Ekmek parası derdine düşmelerine bir lafım yok ama insanın gözünün içine baka baka yalan konuşmaları yok mu? He! İşte bunu tasvip edesim gelmiyor. Yok bu kazak kaliteli, yok bu pantolon şöyle, yok bu şapka orijinal gibi kelime oyunlarına maruz bırakırlar tüketiciyi. Kimi zaman aldanırız, kimi zaman da imkanımız olmadığından “aldanış sahnesinde” başrol oynarız da paramızı alırlar. Tam bunları yazarken aklıma balıkçılık yaptığım günler geldi ve bir anımı herkesle paylaşmak istedim; “Toy çağlarımda palamutların kulağını 8 numara bayrak kırmızısı kumaş boyası ile boyayıp tazeymiş görünümü verdikten sonra kandırdığım onlarca insanın günahını almıştım. Balık işinde patronlara karşı ezginlik olduğundan dolayı bunu istemesem de yapmak zorundaydım. Onların gözünü para hırsı bürümüştü ve bizde maşa gibi çalışıyorduk. Hiç unutmam yine bir sabah evvel ki günden kalan bayat hamsileri mostranın en ön sırasına dizmiştim ki elden bir an önce çıksın diye. Al hamsi 300 (300.000 TL) diye bağırmaya başladığımda bir amca tezgaha yaklaşıverdi. Oğlum balık tazemi diye sorduğunda hiç utanmadan evet amca diyebildimL ‘Bak ben Karadenizliyim’, bu balık hiç tazeye benzemiyor dediğinde; ısrarla tazedir deyip daha çok günaha girdim. O amca gördüğü balığa değil, dediklerime itimat edip "2 kilo tart bakalım dedi". Bunları kendi iradem dışında yaptığımdan dolayı vicdanen bir nebze olsa da rahatım. Allah günahlarımızı affetsin." Geldik bir yazının daha dibine! Gün olmuş, devran dönmüş. Piyasada ekmek parası için işporta tezgahı açan insanların yerini; cüzdanımıza değil de hayallerimize dadanan ümit tacirleri almış…!
Sıcak gülüşün yüzümde ki hüznü senfoniye dönüştürdüğünde utangaç duygularımla savaşır oldum da sana doya doya bakamamanın yenilgisini yaşadım ta ilk günden. Bir çocuk gibiydim o gün… horoz şekerini bile unutturan bakışlarına yalnızca 4 kez nail olabilmenin büyülü iksirine kapılıp bir kalem kağıt tadında paylaştım seni. İçimden bir his, o gün onunla göz göze geldiğin her ana bir gül tohumu bırak dedi… 4 tane bıraktım bilesin. Bıraktım ki bana geldiğin günün mutluluğunda açsında doya doya koklayalım diye. Bir çelişki mahkemesinde acaba olur mu diye sorgularken kendimi avukat bile talep etmedim bilesin. Sevgili değilsin henüz ama hoşsun. İçimde saplı değil ama usta bir bileycinin elinde ki kör bıçaksın! Neden seni gördükten sonra gözlerimi açtığım ilk sabah aklıma gelen şey sendin bilinmez ama aşırı duygusallığımı bir teslimiyet tadında yaşamaya hazırlanır gibiyim. Bir gülüşüyle beni sevinçlerin doruğuna çıkaran “hayat kaynağı”, benimle konuştuğunda yeryüzünün en güzel sesi olmaz mı? her sözü büyü olmaz mı bir gün; beni derinden etkileyen? İçimde ki hisler yine bir mesai havasında gecenin bu vaktinde… ve diyorlar ki “o” sana gelirse şayet; “hayat kaynağı”; o bildiğin, 3-5 aylık ekonomik pakette sunulan yapaycı aşkların esrik tadından öte olur. Bu hisler ki bu saate kaldılarsa vardır bir bildikleri! aslına bakarsan işin; “hayat kaynağı” da ister sevgiyi ve aşkı gerçek kimliğiyle yaşamak isteyen bir yürek işçisini! Mecnun’ların, Kerem’lerin, Ferhat’ların yürek yangınlarından başka bir aşkla kıyaslanmayacak kadar büyük bir aşk yaşamak istersen şayet, ben buradayım bilesin. Kanı beş kuruş etmeyen insanların yaptığı gibi, gün gelip de televizyonlarımı kapatma, gazetelerimi alma elimden. Umutlarımı jandarmadan saklanan ruhsatsız bir tüfek gibi, tavan aralarına gömme! İmla hatalarımla değil, duygularımla yargıla beni ama avukat kullanma! Mutluluğun kıyısından bile geçmeye utanan cümle birikintileri kurmak zorunda bırakma olur mu? Küresel ısınmanın kışı yaşatmadığı zamanlarımı, dört iklime döndürmenin güzelliğini bana bağışla...
Aşkın, bedenimi aşıp ruhuma yönelmiş çoktan. Sessizlik çıldırtıcı boyutlarda ömrümün varı! Sensizliğin anlamsızlığı gün geçtikçe şiddetli bir deprem edası yaşatıyor kalbime. Kaç bina yıkıldı içimde, kaç çocuk anasız-babasız kaldı bilinmez. Tabir-i caizse bu afet bölgesine bir yardım eli atanda mı olmaz? Günü birlik yaşadığım artçı şokların etkisiyle kaç gece yatağımdan fırlayarak kalktım bilinmez. Bu korkuyla yaşamak zor geliyor ömrümün varı. Sensiz yaşamak güç geliyor. Ben, senin gölgeni görmeye bile razıyken nasıl bir trajedidir bu? Hak etmediğim bu yalnızlığı yaşamak zorunda bırakılırken; kime ne söylerimde tesellim olur bilinmez. Hani yaşamak, hani mutluluk, hani gözlerimdeki kısık gülümsemeler; nerdeler? Söylesene! Kendi kendime, bırak artık düşünmeyi dedikçe amansız duygularımın esiri olmaktan bıktım artık. Yaşamak ağır geliyor. Bu trajedi denkleminden kurtulmam çok zaman alır anladım. Kim bilir ne kadar daha sıcaklığını arayacak buz tutmuş kalbim? Kim bana derman olacak? Her şeyim alındı elimden! Televizyonlarım kapatıldı, gazetelerim yakıldı. Şarkılarım ve şiirlerim bir duygudan çok, sürekli yinelenen dertli bir kişilikle üretilmiş sözlerden ibaret artık. Daha ne kadar mutluluğun kıyısından bile geçmeye utanan cümle birikintileri kurabilirim ki? Bunları sadece kendi adıma konuşmam mantıklı değil tabi ki. Nice sevenler varken benim gibi! Dünya genelinde var olan bir yıkım bu. Gün geçtikçe azalan bir değer olarak nitelendirilen sevgi. Ah sevgi, ah sevmek… Sevgisi benim için en önemli mutluluk kaynağıydı. Şimdi umutlarım, görüş mesafesinin sıfıra indiği bir sis bulutunun içinde sıkışıp kaldı. Önümde tuzaklarla dolu sarp bir geçit; bedenim yetse kalbim nasıl yürür bu yolda? Kalbim yetse bedenim aciz kalır sevgisiz yaşamaya. Seninde tabir ettiği gibi; “sahi nereden çıktı bu rüya”? “Sen” bana gözlerimi kapatıp aşık olmayı öğrettin ve hayatımın en mutlu anlarını bir rüya tadında geçirdim. Uyandığımda gördüm ki, bir umutsuzluk girdabında başım dönüyor. Gün boyu yaşadığım sıkıntılarım, defalarca çarpılıp astronomik rakamlara vuruyor geceleri… Duvarları delip geçecek kadar doluyor gözlerim… Ne zemheri ayazlarına aldırış etmeden her daim sıcaklığını koruyan ellerim üşür olmuş da ovalarken gözlerimi; yaşların donma noktasına geldiği anlarım oluyor… Senli düşler kurup, beni temsil eden en küçük parçalara ayrılmalarım da gecenin karanlığında yitip gidiyorum… Sonra bir mum yakıyor ve titrek ışığında seni arıyorum… Derken uyuyup karışıyorum rüyalar alemine; belki oraya gelirsin diye. Sonra sabah oluyor ve kuruyan dudaklarımın birbirine yapışmalarında canımın yandığını yok sayarak ismini fısıldamaya devam ediyorum...