Sıcak, çok sıcak
k-mengilik içinde sıkışıyorum.
Kar akıyor.
Pencereler bana dönük.
Sıcak hava temasıyla işlemler birleşiyor.
Bir yatırım donanımı içinde
Ringringring.

Kar serpiştiriyordu fena halde…
Esen rüzgarın şiddetiyle, tanecikler yön değiştirerek yüzümü yalıyorlardı, bazısı yanaklarıma, alnıma yapışıyor, kimi ise kirpiklerimde takılıp kalıyordu.
Hava feci soğuktu. Dünyanın bütün düzensizlikleri kar taneleri gibi yavaş yavaş hayatıma birikiyordu. Hiç bitmeyen bir koşuşturmanın gönüllü üyesiydim. Dünyanın hızına yetişemiyordum! İnsanlar içinde yaşamadıkları şartlar hakkında ne kadar da kolay fikir yürütebiliyorlardı: Şaşıyordum.
Aynaya baktım, yüzüm bok gibiydi…
Dışarıda uğuldayan rüzgâr, penceremin önünde, sonbahar yüzünden yaprakları dökülmüş çıplak ve savunmasız duran ağacın sert dallarının cama sürtmesine sebep oluyordu. Rüzgâr onları yalayıp geçiyor ve onlarda hem cama hem de evin dış cephe duvarına sürtünerek ürkütücü sesler çıkartıyorlardı. Kirasını yeni denkleştirip verdiğim evimde o çok sevdiğim yalnızlığımla başbaşaydım. Pencerenin önüne doğru yaklaştım ve karanlık sokağı, çamur rengi zayıf ışığıyla aydınlatan sokak lambasına doğru baktım. Tam ışığın olduğu yerde kelebek büyüklüğünde böceklerin aptal gibi uçuşmalarını izledim. Köpeğin biri boğazına bıçak saplanmış gibi havlıyor, arada bir uluma sesleri çıkartıyordu. Her zamanki kirli beyaz köpek olmalıydı bu. Her gece karanlık basar basmaz havlamaya başlar ve ben uyuyana kadar susmazdı. Yarı bodrum ve o köpeğin serenat yaptığı bölgeye en yakın olan ev benimkiydi. Pencereyi açtım ve döndüm. Cep telefonunun ciyaklamasını duyarak salona, şarj aletinin yanına doğru koştum, acaba kaç kere çalmıştı? Ne zamandır şarj ediliyordu telefon. Üç gündür arayan soran yoktu ve sabahtan beri şarjda unutmuştum telefonu.
Telefonu kaptım ve kim olduğuna bakmadan açtım. Üç gün önce beni terk eden, sevgilim (yada eski sevgilim) arıyordu. “Neredeydin üç gündür piç!” dedi. Sakin bir ses tonuyla “evdeydim” dedim.
“İşe gitmiyor musun?”
“Seni hala ilgilendiriyor mu?”
“İşe gittin mi, gitmedin mi?
“Gitmedim”
“Neden gitmedin işe?”
“Bu gün mü?”
“Deniz, üç gündür neden işe gitmiyorsun?”
“Seni hala ilgilendiriyor mu?”
“Bu neden üç gündür işe gitmediğine bağlı”
“Beni neden terk ettin?”
“Önce ben sordum Deniz, kontör bitiyor.”
“Ben seni arayım o zaman”
“Hayır çabuk söyle kovuldun mu?”
“Hayır istifa ettim”
“Lanet olsun Deniz, başka hiçbir şey demiyorum.”
“Ayrıldık mı?”
“Def ol!”
Telefonu yüzüme kapadı ve köpeğin havlama sesi bir daha duyuldu. Buzdolabını açıp son kalan şişe birayı çektim. Çakmağın tersiyle kapağı fırlattım ve tüm gücümle şişeyi kafama diktim. Büyük bir iş yapıyormuş gibi havaya girdim ve arkasından bir temiz geğirdim. Telefon çaldı ve kimin aradığına bakmadan kapatma tuşuna basılı tuttum. Tuttum, tuttum yine de kapanmıyordu. En sonunda dayanamadım ve baktım ekranda kimin adının yazdığına. Yeşil ekranda siyah “annem-can” yazıyordu. Annemdi bu! Tam o sırada “çat” diye kapandı telefon. Koydum köşeye telefonu ve bir kere daha diktim birayı kafama. Pencerenin açık kalmış olduğunu ve oradan içeri sızan casus buzlu havanın belime vurduğunu hissettim. Pencereye koşarken o iğrenç havlama sesinin kulağımın zarına zarına tekmelemesiyle irkildim. Köpek gelmiş ve dibimde anırıyordu. O iğrenç salyalı dişleriyle tam karşımdaydı ve gereksiz nefreti gözlerinde şimşek gibi çakıyordu. Islak pembe dili titriyor nefesi soğuk havada buhar olup fışkırıyordu. Bana gelmişti, beni bulmuştu sanki hayatının amacı yerine getirilmiş gibi…
Şişeyi fırlattım kafasına ve bağırdım:
“Kapa çeneni kancık”
Miyavlayan ayı korkarak kaçtı. Tekrar baktım aynaya, yüzüm hala bok gibiydi…
NERDEYİM BEN?
„Birazdan heryer zifiri karanlık olduğunda... Etrafı mangalda pişen et kokusu sardığında...“ diye şarkı uydurmuştu kendince. Şimdi camının arkasını siper almış bekliyordu huzur kokan gecenin başlamasını.
Çok değil iki gün önce yapmıştı bu gecenin planını. İçinde bir his vardı ki, temizlik ve saflığın ta kendisiydi Schiller’e göre. Evinin kapısı en son iki gün önce kapanmıştı dış dünyaya. Fırtına öncesi sessizlik mi bu? En ufak bir nokta bırakmayana kadar temizledi iki odalı minicik evini. Uzun süredir temizlenmemişti.
Karanlık geceyi delen birkaç evin ışığıydı. Herkes uyurken kapısının önüne çıkıp sigarasını tüttürmek en büyük zevkiydi Schiller’in.Herkesin yatağında olduğu saatleri gizemli bulurdu.
Odanın penceresine yöneldim ve aşağıdaki çocuklara gözüm daldı. Topu arabanın altına kaçmış, çıkarmaya çalışan; sırtında yazan isimlerden yola çıkarsak, Tuncay, Appiah, Necati ve Carewler çok şirin görünüyordu. Ardından Tuncay’ ın topu arabanın altından çıkarması, topu kaleye sürmesi ve kaleye şut çekmesi. Gol çığlıkları… oyun tek kale oynanıyordu. Bu zamanda da kimse kaleye geçmek istemiyordu. Kaleye geçmek istemeyenler… bu aklıma babamın küçükken söylediği erdemli sözleri getirdi. Dayımla babam aynı takımdayken, kaleye geçmek istemeyen dayımla atışmasından geliyor bu karakter tahlilleri. Kaleye geçmek istemeyenler, askere de gitmek istemezdi. Mezun olup baba parası yiyenlerin çoğu, küçükken kaleye geçmek istemeyenlerdi. Dayım da onlardan biriydi. Sınavlarına bir gün kala çalışanlar da kaleye geçmek istemeyenler diye sınıflandırılabilir. Kaleye geçmek istemeyenler, yenilginin faturasını kaleciye çıkarırdı; hırslı, topu kaybettikten sonra sorumsuz, bencil ve küfürbaz olurdu. Aşağıda top oynayan çocuklardan bu kimliğe uygun birini aradım ama bulamadım. Çünkü tek kale oynanıyordu. Teke tek oynanıyordu. Yenilen kaleye geçiyordu. Top uzağa giderse, yenilen çocuk topu getiriyordu. Genelde kavgalar, su birikintisine girmiş topun, “Kirlenmek güzeldir.” in aksine, birine çarpıp üstünü çamur etmesi sonucu doğuyordu.