
Köşedeki bakkalın yıllardır rafında duran ve hiç eskimeyen,etkisini yitirmeyen,kibrit kutusuna benzer ambalajı ile 25kuruşa satılan (ekmekten ucuz) şimdilerde bir müzik grubuna ismini vermiş ilacımız.İlacımız diyorum çünkü bu ilaç belki annemizden bile yaşlı ve 1935 yıllarında yabancı ilaç şirketlerine karşı kurulmuş olan tamamen türk sermayesi ve işçiliği ile üretilmiştir.


Sizlere, Antalya ve çevresinin tarihi ve folklorü üzerine yıllarca araştırma yapmış olan yazar Hüseyin Çimrin'in Antalya Tarihi ve Turistik Rehberi adlı esrinden tanıtmak istiyorum. Hüseyin Çimrin, Antalya bölgesinin ve Türkiye'nin Almanya'dan diplomalı ilk profesyonel turist rehberidir. Türkçe ve Almanca birçok kitabı bulunmaktadır. Antalyanın tarihi zenginliklerini, çevresinive gezilip görülecek yerleri anlatan bir kitap.
Kitaptan ilk efsane Belkıs Efsanesi: Aspendos kentinin kralının dünyalar güzeli bir kızı vardır.Birçok ünlü ve önemli kişiler kral kızıyla evlenmek ister. Krala yapılan başvurular sonucu, bir yarışma düzenler. Kent için en güzel ve yararlı bir eser yapana kızını verecektir. Hekes kendi becerisine göre birer eser yapar. Kral bunları inceler. Hala yıkıntıları bulunan su kemerini bir mimar yapmıştır. Kral hayran kalır. Yarışmaya sonradan katılanlardan birinin eseri tiyatroya gelir. Her yanı gezer inceler. Sahneye en uzak noktada "Kral kızı benim olmalıdır, kral kızı benim olmalıdır" diye bir ses duyar. Ses fısıltı halinde sahnede kendi kendine konuşan, esrin sahibi genç mimardan gelmaktedir. Kral düşünmeden kızı gence verir.
yine fotoğrafla devam edeceğim bugün..
90ların pop patlamasını hatırlarsınız.."uçalım mı" diye bir şarkı söylüyordu, bir genç kızımız: çiler. sonra ortadan kaybolmuştu. meğer hiç de boş durmuyormuş..tesadüf eseri 90lar türkçe pop üzerine bir araştırma yaparken kendi sitesine rastladım..öyle güzel fotoğraflar çekmiş ki, size de anlatmadan edemedim..
fotoğrafları yazıya ekleyemedim bir türlü, hangi fotoğrafı önereceğimi de bilemedim..hiçbir fotoğrafı, hiçbir işi boş değil, göreceksiniz..
Bir adam düşün ki ekose desenli klasik ceketinin içinde dar boğazlı siyah bir kazak var. Boynuna doladığı atkısından arta kalan boşluğu nefes alıp vermek için değerlendiren bir adam. Ayaz bir gecede boğazın en dar yerini seyre dalmış bir bankta; gemileri selamlıyor. Deniz kokusu karışmış zuladaki şarabına ve yıldız yağmış kasketine, sigarasının dumanı rüzgara kapılıp gitmiş. Evinin yolunu kaybetmiş çocuklar gibi, dokunsalar ağlayacak hale gelmişte; gözyaşları gecenin karanlığına yitip gitmiş bir adam. Puslu havaların; uluyan kurtlarının eksikliğini denizin her sahile vurduğunda çıkardığı hırçın sesle doldurmuş bir adam. Kısık ateşte pişen kahve tadında bakan gözlerinle, karanlık dehlizlerin çıkış yolunu arayan ve insanlığı en ince detaylarına kadar öğretirken hiçbir ücret talep etmeyen bir adam... An gelir kalkar yerinden, yürür sahil boyunca… Soğuyan terinin, boğazın serinliğine direnç gösteremediğinde bankına geri döner ve oturur. “Sırtında inceden bir sızı”, yalnızca sırtı değil kaşları da ağrıdı! Feryat figan bir adam…
