

Haldun Taner’in tiyatro yazarlığı hakkında bilgi vermeden önce özgeçmişine değinmekte yarar var.
16 Mart 1915’te İstanbul’da Çemberlitaş’ta doğmuş olan Haldun Taner 1935 yılında Galatasaray Lisesi’nden Mezun oldu ve yükseköğretimini Almanya’da Heidelberg Üniversitesi’nde Ekonomi ve Politika üzerine okuyarak tamamladı. Türk Tiyatrosunda önemli bir role sahip olan Haldun Taner, Almanya’da öğrenimi sırasında ağır bir tüberküloza yakalanınca İstanbul’a dönmek zorunda kaldı ve dört yıl boyunca istirahat etti. Bu dinlenme döneminden sonra 1950’de İstanbul Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra öğrenmeye doymayarak, Viyana Üniversitesi’nde Profesör Kinderman’ın yanında Felsefe ve Tiyatro Bilimi okudu. Bu öğreniminin bir katkısı olarak da kendisi Türkiye’de tiyatroyu bilim dalı olarak ilk okutan kişi olmuştur.
Üzgün bir bakış ve ergenliğe giriş dönemini belli eden bir yüz ifadesine sahiptim.
Lise bire gidiyordum ve sınıftaki bütün kızlara âşıktım. Hepsinin ayrı bir güzelliği vardı ve hepsini herkesten kıskanıyordum. Hiçbir kızla kalem-silgi alış verişi dışında konuşmamıştım henüz. Duygularımı bilmelerini istememiştim ilk etapta. Sadece izliyordum. Bir de edebiyat öğretmenime âşıktım; içimden ona “hocam” demek gelmiyor, gördüğüm yerde dudaklarına yumulmak istiyordum. Kendim dışında bütün erkeklerden ve rekabetten nefret ediyor, dünyada bir erkek ben kalmak istiyordum. Böyle bir hayalim vardı ve dönüp dolaşıp bu hayali kuruyordum: Hayallerimde çok zehirli bir gaz bütün dünyada erkeklerin sonunu getirir ve ben o sırada bu gaza maruz kalmayacak tek yerde olurdum. O yer genellikle battaniyemin altı olurdu. Çok teferruata girmezdim düşlerimde, içerikti önemli olan. Hayallerimde üçüncü dünya savaşı çıkar ve benim dışımda bütün erkekler savaş katılır sonrada birbirilerini kimse kalmayacak şekilde öldürürlerdi. Askere gitmemiş olmak beni hayallerimde hiç rahatsız etmezdi, nasıl olsa herkes ölecekti. Ya erkek bebekler ne olacaktı hayalimde! Bunu düşünmek bile istemezdim çoğu zaman. Hayallerimde uzaylılar dünyayı işgal ederler ve bütün erkekleri götürüp onları test etmek isterler, ben o sırada tesadüf eseri atari salonunda tek başıma oyun oynamakta olduğum için beni göremezler ve uzaydan dünyaya tekrar dönmenin yolunu bulamazlardı. Street Fighter oyununda Dhalsım ile oyun bitirmenin sevinci daha büyük bir mutluluğa bırakırdı yerini. Hayallerimde bir manyak erkekleri kadına çevirebilen bir ilaç yapar ve ilk kendisi içtikten sonra bunu dünyanın bütün şehir sularına karıştırırdı. O gün herkesin musluktan su içeceği tutardı ve ben şans eseri yanıma pet şişeyle su almış olurdum. Asıl önemli olan tabi ki hayallerin aynı sonuca bağlanan ikinci kısmıydı. Kadınların koskoca dünyada üremek için başvuracakları tek kişi benim. Çok önemliyim ve bulunmaz Hint kumaşı gibiyim. İşte buydu hayalim, kadınların egemen olduğu bir dünyada tek erkek olduğum için egemenliğin bile üstündeyim ve ne desem yapılıyor. Bazı kadınlar dünyanın öbür ucundan benimle sevişmek için geliyorlar ve ben dünyanın başbakanı oluyorum. Bütün dünya tek bir dil konuşacak diye emir veriyorum ve bütün kadınları Türkçe öğrenmeye mecbur bırakıyorum. İstemeyen gelmesin kardeşim. Spermlerim çok değerli ve onları dikkatli kullanmak istiyorum. Kadınlara panik yapmamalarını öğütleyip ortalıkta dolaşıyorum ve kıskançlık kavgalarını izleyerek bundan zevk alıyorum. Hayallerimin ikinci kısmı gerçekten güzeldi, kadınlar arası futbol, boks, koşu ve yemek yapma yarışları düzenliyorum ve birincinin ödülü belli… Artık kadınların hiçbir sırrı yok, artık küçük oyunlar ve aptal yalanlara gerek yok. Dünya cennete döndü ve ben bu cennetin kralıyım. Artık yüzüme bakıp beni çirkin bulacak bir kadın yok, artık ihtiyaç duyulan benim ve kadınları elde etmek için çalışmama gerek yok. Yani sonuçta aşk ve güven dolu bir hayat benim gizli ütopyam olmuştu. Kapı açıldı ve sınıfça ayağa kalktık, edebiyat öğretmenimiz Tülay Hanım gelmişti sınıfa. O ince gözlüklerinin ardında gizlenen buğulu gözleriyle selamladı bizi. Beline kadar gelen saçları her adımında dalgalanıyor ve beni peşinden gitmeye zorluyordu. Peşinden gidemezdim sınıftaydık ve o güzel kalçaların gidip oturacağı yer öğretmen sandalyesiydi. Tülay’ım bir tanem, reçel kavanozum, papatyam, benden büyük ve benden yüce sevgilim. Benden “hocam” dememi nasıl beklersin sana? Tülay’ım ceylan gözlüm, ipek dokunuşlu ve sert tavırlısın yatakta, biliyorum. Binlerce kez hayal ettim seni koynumda. Tülay’ım şeftali ağacım, benden nasıl beklersin sana “hocam” dememi? Tuvaletlerden çıkamadığım, her teneffüs bahçedeki futbol maçını iptal ettiğim. Tülay’ım işte oturuyorsun yine hiç bakmadan gözlerime…
Bir üstada sormuştum (kulakların çınlasın) “bir kitap olsaydım acaba neler yazardı”
Cevabı net ve özdü;
“Eğer yarım bırakacaksanız hiç başlamayın”
Nasıl biriyim acaba insanların hayatlarında diye oturup hiç kafa yormamıştım.Bu Bomboş günün ardından aklıma geldi ve sordum kendime, NEYİM?
Her kafasına koyduğunu yapan ama fedakarlıklarla da varolup ideallerinden bile üstün tutabilen karmaşık bir canlı türü.Düğümlü olan hissettiklerimdi,sözcüklerde çözülüyordu.
Kimlerin öykülerini aldım sayfalarıma bilmeden acaba, ne kadarı okudu, ne kadarı sevdi “vazgeçilmez” kıldı, ne kadarı cesaret etti okumaya, ne kadarı tozlu bir rafta tuttu ve sayfalarımın ucunu kıvırdı “belki bir gün”ler için. Bilindi mi ki her kıvrılan sayfa kenarı tarafımdan konmuş sessiz bir nokta ile son buluyordu hep. Ne okur biliyordu ne bir başkası. Ne seyirci biliyordu ne de oyuncu.
En son gösterimizi hatırlıyor musun? Hani o bana göre çok büyük sahnedeki gösterimizi, senden daha parlak olmaya çalışan ışıkların altında ki. Ne çok alkışlamışlardı değil mi bizi? Anlamışlar mıydı bizi, o anlamsız kalabalık? Bende alkışlamıştım hatırlıyorum. Şimdi şu benden az ötede duran kopuk elimle. Son gösterimizdi ve ben o gün sana söylemiştim seni sevdiğimi…