Bu yazı,Scottish Left View ve Global Research sitelerinde ortak olarak yayınlanan Why We Fight: The Nature of Modern Imperilasm adlı makalenin, her iki siteden de izin alınarak yapılan çevirisidir. Yazar Alan McKinnon, İskoç Nükleer Silahsızlanma Kampanyasının başkanıdır.
Önemli Not: Bu makaleyi çevirmek için zaman ayırmam ve burada paylaşmam, makalenin genel içeriğini beğendiğimin bir göstergesi olsa da, içinde yazan her şeyi yüzde yüz onayladığım anlamına gelmez. Burada okuyacağınız makaledeki fikirler yazara ait olup, öncelikli olarak kendisini bağlar.
NEDEN SAVAŞIYORUZ

Savaş dünyası günümüzde bir tek süper gücün hakimiyetindedir. Askeri anlamda, Amerika Birleşik Devletleri, tıpkı dev Colossus heykeli gibi bacaklarını açmış, dünyanın üzerinde durmaktadır. ABD, dünya nüfusunun sadece yüzde beşini oluşturan bir ülke olarak, küresel silahlanma harcamalarının neredeyse yüzde ellisini gerçekleştirmektedir. 11 uçak gemisi filosu bütün okyanuslarda devriye gezmekte, 909 askeri üssü bütün kıtalara stratejik olarak dağılmış bulunmaktadır. Hiçbir ülkenin mütekabil olarak ABD topraklarında üssü yoktur - bu düşünülemez ve anayasaya aykırıdır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana 20 yıl geçti; Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri günümüzde herhangi bir kayda değer askeri tehditle karşı karşıya değildir. Neden dünya barışı umduğumuz gibi dünyaya yayılmamıştır? Neden dünyanın en güçlü ülkesi askeri harcamalarını artırarak, günümüzde 1,2 trilyon dolara kadar çıkarmıştır? Ne tür bir tehlikeye karşı durulmaktadır?
2. Dünya Savaşı birçok yönden dünya tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kutuplaşmaların, çıkar savaşlarının ayyuka çıktığı bir dönemde gerçekleşen bu savaş doğal olarak birçok vahşeti, birçok ölümü beraberinde getirmiştir. Askeri, politik, diplomatik yönden birçok olaya şahit olan bu savaşta casusluk faaliyetleri de önemli bir yere sahiptir.
Casusluk faaliyetlerinde özellikle Türkiye çok önemli bir konumdaydı. Her iki taraf da Türkiye'yi yanlarında savaşa sokmak istiyordu. Çünkü Türkiye Almanlar için Mısır'a, Hindistan'a giden yol ve Ruslara karşı yeni bir cepheydi. Diğer taraftan müttefikler için önemli bir askeri üs, Balkanlar'dan Almanlara darbe vurmak için tek yoldu. Bu sebeple her iki taraf da Türkiye'yi yanlarına çekmek için her türlü yolu deniyordu. Bunların içine casusluk faaliyetleri de dâhildi.
Tarih bu tarz insanların başarılarıyla doludur. En ümitsiz anlarda bile ümitvar olan, yapılamaz denilen işleri gerçekleştiren insanlar. Şöyle bir düşünsek tarihimizden kimbilir kaç örnek buluruz. Aşılamaz diye düşünülen Konstantinapol surlarını yerle bir edip, fethedilemez denilen bu şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet geliyor aklımıza.
Ancak hakkında yeterince bilgi sahibi olduğumuz, her fırsatta ziyadesiyle anlatılan Fatih Sultan Mehmet Han'ı anlatmak yerine burada gözlerden uzak kalmış ama 2. Dünya Savaşı'nda önemli işler yapmış bir askerden, bir komandodan; Otto Skorzeny'den bahsetmek istiyorum.

Çocukluk ve gençlik yılları hakkında fazla bir bilgi bulunmamakla birlikte mühendislik okuduğu ve bir düello sırasında yanağından yara aldığı biliniyor.
Bugüne kadar insanlığın başına gelen en büyük felaketler hangileridir diye düşündüğümde elbette aklıma hemen savaşlar, yani insanların birbirlerini ortadan kaldırmak için gösterdikleri ‘insan üstü’ gayret süreçleri geliyor; ardından şu rakamları hatırlamak ve hatırlatmak istiyorum:
1. Dünya Savaşı: 40 milyon can kaybı
2. Dünya Savaşı: 60 milyon can kaybı
Kore Savaşı: 3 milyon can kaybı
Vietnam Savaşı: 1.2 milyon can kaybı
Bu sonuçları başlıktaki rakamla kıyasladığımızda, felaketin boyutlarını kestirebiliyoruz. Kara Ölüm adı verilen salgın hastalıklar silsilesinin patlak verdiği 1300-1450 tarihleri arasında dünya nüfusunun ortalama 500 milyonu geçmediğini de hesaba katttığımız zaman felaketin dimağa durgunluk verecek büyüklüğünü vurgulamış oluyoruz.

Yazının devamında detaylandıracağım, tüm dünyada ortalama 150 yıl süren Kara Ölüm; Yersinia pestis adı verilen bakterinin yol açtığı salgın hastalıkların dünya nüfusunun üçte birini ortadan kaldırması olayıdır. Çoğunlukla Batı Avrupa’da yaygın olan hastalık mikrobu, fareler ve pireler aracılığıyla yayılmıştı. Kurbanlarını feci şekilde ortadan kaldıran hastalıkları tedavi etmek dönemin tibbi imkanlarıyla mümkün olmayınca insanlar farklı çözümler aramışlardı: Taşıyıcı olduğu sanılan insanlar yakılıyor, Almanların hastalıkların sorumlusu olarak gördükleri Yahudiler katlediliyordu. Hastalık ortadan tamamen kalktığında hayatta kalabilenlere geniş araziler kalmıştı. Avrupa’da, ekonomik, sanatsal, kültürel anlamda büyük bir karamsarlık ve çöküntü başgöstermişti.




Meryl Streep, Tom Cruise ve Robert Redford’un başrollerini oynadıkları film,
Afganistan ve Irak'ta boğazına kadar organik atığa batmış ABD için, üç farklı coğrafyada, birer saatlik periyotlarda paralel akan üç öykü ile bir sistem eleştirisi yapmaya çalışıyor.
Tarihle ilgilenmek, araştırmayı seven insanların vazgeçemediği bi olgu. İster teknoloji takipçisi olun, isterseniz sosyal bilimlerle uğraşın, muhakkak geçmişe dönüp bakmanız gerekecektir.
Bu yazım 2004 yılında çıkan bir kitap ve 2005 ten beri 'forward maillerde' dolaşan bir hikaye ile ilgili. Bizler, genelde okuduğumuza şartsız inanmakla beraber, okuduğumuza dayanaksız eleştirilerde bulunarak 'var olan' insanlarız. Bunu reddederek, posta kutuma düşen ve yazının devamında paylaşacağım hikaye hakkında, biraz araştırma yaptım.


Kuruçeşme'de yaşadığım zamanlar, bazı Pazar sabahları yakınlardaki bir teras katından havaya karışan Chopin’in Nocturne c# minör tınılarıyla uyanırdım. Uyku sersemi gülümser ve "bu adını sanını bilmediğim komşumun yine Szpilman krizi tutmuş" diye düşünerek yataktan kalkar, camları ardına kadar açar ve nocturne bitmeden kalan son kısımları da yakalamaya çalışırdım. Perdeler esen meltem uyaklığında savrulur, ben ise yarı uyanık lavaboya doğru yol alırdım... Müzikle evin havası aniden değişirdi.


İnsanların, alışveriş arabasını tutmadan bile iki kere düşündüğü, hatta iki kere düşünmeden önce sakin kafayla evde bir kere düşünüp yanında kendi tutacağını getirdiği 2007 yılındayız. Şimdi bu canı tatlı arkadaşlar gökten atom bombası veya meteor düşmesi ihtimaline karşı dağların içine dev sığınaklar inşa etmeye başlamışlar. O kadar uzağa gitmeye üşenenler için ise eve servis hazır yeraltı evleri tasarlamışlar. Bu da demek oluyor ki gelecekte kapalı yer fobisi olanlar seleksiyona uğrayacaklar ve yerlerine agorafobik bir tür geçecek.