
ben ki bildiğin bilmediğin
tüm devinimlerde
ben ki bildiğim bilmediğim
tüm evrimlerde
benden önce yaşanmış
yaşanacak yeni bana
tüm bedenlerde
bir namlunun ucunda namusum
yıkadığı birkaç damla kanım
yağan yağmurun bedeli
aklanmış sarı beyaz papatya
ister sen de olsun bir gül

Romantizm bir hâl mi?
Bir duruş mu?
Cidden içinden mi gelir kişinin, yoksa kişi kendini o ölüp bittiği karşı tarafa kabullendirmek, beğendirmek için romantik biri gibi mi görünmeye kalkışır?

Buradaydım… Daha öncesi gibi… Buradaydım diyorum çünkü biliyorum. Hatırlıyorum… Bir zamanlar, bir zamanları hatırladığım gibi. Bir an ve an… Bir anı gibi… Ama buraya ilk defa da geliyorum. Önceden hiç gelmediğim gibi. Bunu da biliyorum…
Aslında kaç defa uğradığımı bilmiyorum. Saymadım. Aklıma geldikçe şöylesine bir dolaştım. Ama dediğim gibi… Burada hiç bulunmadım. Aslında hiç olmadım.
Tıpkı dün tanıştığım gibi. Tıpkı otobüs durağındaki sen gibi. Orada olmayan gibi. Sen beni bilmesen de… Ben benden çok seni… Biliyorum gibi.
Ben kendimle hiç anlaşamadım. Ben ne zaman sağ desem o sol dedi. Ne zaman eleştirsem, sana ne dedi. Ne zaman duygusal olsam, dalga geçti. Ne zaman birini sevdiğimi söylesem, güldü. Sorun hangimizde bilmiyorum. Bir gün bana, bir gün ona hak veriyorum. Bu yüzden de çoğu zaman bir gün sevdiğimi ertesi gün sevemiyorum.
Geçen gece evden kovdu beni. Sus artık dedi. Mutluluk için çok şey istiyormuşum. Gerçeği görüp anlamıyormuşum. Bana neymiş alt ya da üst sokakta ağlayan çocuktan. Bana neymiş yanımda ya da uzağımda kendileri olma maskesi altında dolanıp ölümüne genelleyen insanlardan. Bana neymiş ahengin üzerine kusanlardan. Ben de kızdım, çözdüm iplerini, istediği gibi yaşasın diye. Kapının önünde buldum kendimi.
Gülebiliriz.. Mutlu olduğumuz için ya da mutlu görünmek istediğimiz için. Çokluklardan yokluklara, aydınlıklardan karanlıklara, sebeplerden sonuçlara, olanlardan olacaklara uzanan, uzanacak olan bazen yalın bazen karmaşık hayatlarımızda herbirimiz başrol isteriz. Bilmeyiz aslında yönetmenlerin bile bizler olduğunu; jenerik biziz, kameraman, söz yazarı (senarist) ve hatta replikler bile biziz. Hepsinden öteee, başrol bizim. Oyuncuları kendimiz seçiyoruz. Aktör/aktris sen ol, arkandaki fonda bir manav olsun veya bir deniz ve biraz da güneşli hava. Seçimler seçenekler sınırsız (beyin kıvrımlarınla sınırlı!). Seç, yaz, oyna sonra geç karşısına izle. Çünkü izlerken tebessüm edebildiğin kadar başarılısın hayatında, tebessüm edebildiğin kadar mutlu...
Seninleyken hem havalarda uçtum, hem yerlerde süründüm. Hem sevinçten ağladım, hem acıdan, çaresizlikten, günahtan..
Şimdi bir noktada, Dönülmez Akşamın Ufkundayım.
Ne bir kapı kaldı ardımda yarı açık, ne de bir umut.
Sadece ne kadar süreceği bilinmeyen bir bekleyiş var bugünümde.
Dilerim yanında yaşadığım pişmanlıklardan büyük olmasın sensiz yaşayacağım günlerin pişmanlığı.
Hiç diyemedim sana “sevgili”
Adını anamadım dost sohbetlerinde. Adlarınızın anıldığı işittim, dinledim, duymak istemeden, bilmek istemeden.
İlk ve son defa “merhaba” ey yüce insan… Var olduğunu bil. Büyük bir varlık savaşının içine doğduğunu bil. Bu savaşa katılmaman kendi varlığını kabul etmemen anlamına gelir. Acı olmadan mutluluk olamaz insan, dolayısıyla sadece mutluluk için yaşayamazsın. Haz ve acı aynı bütünün iki karşıt kutbudur insan! Korku ve merak gibi, etki ve tepki bütün bu olup bitenin gerçek anlamıdır ey düşünen insan. Kendi etkilerini yaratacak güçtesin insanoğlu insan, daha insan. Odanla ve evinle sınırlı kalma dünyanı istediğin gibi değiştir. Kimse bu güne kadar sana senden bahsetmedi insan, oysa var olan tek şey sendin sana göre. Şimdi senden bahsediliyor insan, çık dışarı. Bütün kirli maskelerden sıyrılıp kendini göster. Kendine saygı duy insan, kendi emirlerine itaat edebilecek güçtesin. Aşkı ara, kendini aşkta bulana ve eksiklerini tamamlayana kadar tutun aşka. Büyük bilince ulaş insan, kendi aşklarını yaratabilecek güce eriş. İki kişi ol insan, iki kişi yarat. Ruhunu bedeninden ayır, karşıt fikirleri savunan bir ana-baba ol kendine. Bu ana-baba’yı savaştır ve seviştir aklında, kendini doğur insan. Savaşsız sevişilmez insan! Yaratma gücüne sahipsin. Tanrını yarat kafanda, onu çıkart kendinden, küçük beyin kıvrımlarında bütün evreni gez dolaş insan. Evrene sığmayacaksın biliyorum, her şeyin başlangıcına ve yarınlara uzanmak isteyeceksin seziyorum. Gerçekten istemeye cesaret ettiğin her şey olacak insan, güven bana yani güven kendine. İsteyebilme gücünü geliştir insan. Ölümsüzlüğü iste, tanrılığı iste, insanın istemeye cesaret edemeyeceği her şeyi iste. Kendini sev ve sevgiyi böyle yarat insan. En dürüst şekliyle sevgi kendine olandır unutma. Dürüst ol kendine insan, başka kimsen yok! Benden öğrenebileceğin her şeyi öğren ve beni unut insan. Gerçek olan tek şey sensin beyninin arkasında küçük bir canlı yayında. Ben yokum insan, sadece sen varsın. Benim varlığım yazımı anlamanla eş değer sana göre. Var olan her şey canlı ve ölümsüzdür insan. Var ol ve canlan. İçinde bulunduğun saçma sapan sistemlerin seni oturduğu yerden çıkar yorumları yapan bir çift çürümüş göze çevirmesine izin verme. Sen bir çift gözden ibaret değilsin insan. Hayatı sadece işine geldiği gibi algılamayı öğrendin. Sen büyük bir yalanı boşa yaşayan acınası bir zavallısın ve bu senin suçun değil insan! Sana iyilik yapan herkesin senden çıkarları var. Annelik içgüdüsünün oluşumu sürü hayvanlarında daha az ve yavaş gelişti. Anne, yavrunun ölmesini istemez insan. Yavru kalabalığı ve gücüyle anneye destek olacaktır gelecekte. Dünya büyük bir güç savaşından ibarettir insan. Dünyanın dışına çık. Orada olacağım.
Güven bana yani güven kendine ben, sen’im insan. Aynı havayı soluyorum.
İlk ve son defa “hoşça kal” ey yüce insan.
Sigaram gibisin ,
Kokunu almak, içime çekmek …
İçimi zehir edeceğini bile bile, seni gönlüme almak …
Sigaram gibisin ,
Yokluğuna dayanamamak,
Beraber yaşanacak bitik anlara gereksiz bedeller ödemek …
Sigaram gibisin,
Bir başladım mı bir daha bırakamamak …
Sen beni bırakmadan, seni unutamamak …
Bir şiir(cik) var şimdi...
Belki de az(cık)!
Yazdığım, bir kısmını paylaştığım.
Geceydi vakit, edepsizdi…
Nubuk düşlerim vardı!
Parlatmaya sünger bulamadığım…
Moralim, salaş bir can sıkkınlığına esir olmuş.
Kelebekler bile özgür kılmış kendini;
Kozaların gözyaşlarında…
Burukluk hep var!
Kalbimin en derin köşelerinde...
Derman; onda, bunda, şunda...
Bende yok!
Ya, yarın onu görürsem tedirginliklerim var;
Ya, onu gördüğümde dilim tutulur bir şey diyemem acabalarım var...
Var oğlu var.
Hal bu ki hiçbir şey yok...
O yoksa!
Tamamen içten bunlar...
Güdülerin kendini bulduğu anlara hediye olsun...
Atabilmek için sürekli direnen kalplere; armağan olsun...
Sana, bana, ona, buna, şuna olsun...
Yeter ki olmasın aşksız bir hayat...
Direnç olsun düşlerime,
Bir film olsun sonra…
“Mutluluk valsi” filmin adı...
Bir dam, bir gam, birde kavalye...
Ağlayan bir senarist;
Yüreksiz bir yönetmen.
Bir film olsun kimsesiz...
Geriye kalan bir klavye vardı birde kavalye…
‘Dam’ hala aynı,
‘Dam’lar hala aynı…
Gözyaşı aynı
Hem dam, hem damlar;
Kavalyesiz…
Ve film bitti!
Sabah oldu yine, şakayla sevişircesine...
Kocaman bir Cumartesi günüydü göz kırptığımız...
Mesaimiz vardı geceden kalan...
Ve mesaisi sabaha çarpan insan/insanlar.
Hayırlı işler bu vaktin emekçilerine...
Tatile hemen girin ümidiyle...
”Hisseli (aşk) çalışanları”…
Gece kaç renk.. en koyusunda sana gelsem, kapını açar mısın..
Sana renkli, fıstıklı, bademli, akide şekerleri getirsem hüznünü verir misin bana..
Köpükten baloncuklar yapsam, iç çekişlerini alır mıyım..
Deniz koksam, saçlarım yosundan olsa, toplamaya çalışır mısın..
Coşup, dalgaları uyandırsam sonra ayakların ıslansa kızar mısın yine..
Loş ışıkların arasından, sisli maskelerle baksam, gözlerimi bulup, gülümser misin bana..
Kaybolduğum kuyulardan, şarkılarımı duysan, bir nefesinle çıkarır mısın beni.