Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan zamazing.org'da: "Bu kalemin 13 parmağında 13 marifet var"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Etiket:

sigaralık hakkındaki yazılar:

Sustuğunda bastım son sigaranın ağzını kirli kül tablasına… Derin derin baktım sigara paketinin kırmızı köşesine. Hiç de bir şey düşünmüyordum derin veya olağan dışı. Hiç de hüzünlenmiyordum, bilmediğim bir dünya düşüyle. Yine de dalgındı yüzüm, bakıp kalmıştı gözlerim anlamsız bir yere. Görüntüler anlam bulmak yerine ortalıkta dolanıyorlardı sadece. Korku ve sevinç kaplamıştı içimi birden bire. Sadece bilmediğim bir duygunun içinde gezmekti güzel olan. Öyle sakin huzurlu ve şaşkın kalmamı sağlayan… Eski günler aklıma geldi sonra. Beraber yaşanmış her ne varsa. Yok olacağını bildiğim veya hiç olmamış olanlar. Gülüşler ve kahkahalar. Ağlayışlarım ve gözyaşlarımın gözüme gelmesiyle görülmüş bulanık anlar. Hiç de bir şey düşünmüyordum gözüm daldığında. Sadece doğumları vardı acıların. Komik gelen acınacak mutluluklar çocukluğumdan… Belki biraz aşk sesi, belki taşkınlığımdan… Acıkmalarım ve tüm susuzluklarım, isteklerim ve biraz da pişmanlıklarım. Onun ve benim ayrı ayrı yaşadıklarım. Açık kaprisler ve gıdıklayan yalanlarla. Nereye gittiğini bilmediğim bir trene atlamanın heyecanında… Kırmızı köşe… Dalgın, kendi kendine… Çıplak ve çaresiz, güçlü ve gizemli… İçimde “intikam” diye bağıran cılız sesin erimesi. Sadece biraz sevgi, uyuşmuş beyinler için, yaralanmakta olan bir melek kanadının çığlığıyla… Birden karanlık doğdu içime, kalkıp gitmek istedim, koltuğumdan başka herhangi bir yere.

2 ahkam var

Her şey koptu nasıl olsa, anlayamıyor ve anlamanın o kadar da önemli bir şey olmadığını düşünüyordum bir yandan da. Gözüm kapıya ilişti, çıkıp gitmek düştü birden aklıma. Ne olurdu onu burada tek başına birdenbire bıraksam acaba. Bıraksam ve şaşırsa ne olur ondan sonra… Kapının yağlı boyası saçılmış, camına ve kapı koluna bulaşmıştı. Orta kısımlara doğru poster yapıştırılmış sonrada sökülmüştü. Bunun için kararmış bant izleri ve kurumuş kalmış bant parçaları dökülüyordu kapıdan. Kapatınca tam kapatılmıyor, uğraştırıyor ve küçücük bir nefret duygusu oluşturuyordu içlerimizde. Koltuğun üstüne doğru çevirdim yüzümü yine. Hala oturuyordu orada, koltukta, hala anlatıyordu bitmemişti derdi. Dinledim devam etti:

1 ahkam var

Bunları söyledikten sonra bir nefes çekti üçüncü sigaramızdan, zıvanalık fazla sıkı olmuştu bu defa. Bir çekişte doyuma ulaşamıyordu insan. İyice asıldı bunu fark edince. Ağzından ve bembeyaz yoğun bir duman çıkarıverdi sonra. O beyaz yumak açılıp, genişleyip mavileşti, yine yerçekimine meydan okurcasına yükseldi ve eridi gözümüzün önünde. Nefes alıp verişlerinde burnundan da çıkıyordu dumanlar. Öfkeli bir boğa gibi görünüyordu böylece. Bıyıklarının burnuna daha yakın yerlerinde ter damlaları birikmiş, ağzıyla burnunun arasında gülmekten ve ağzını açıp kapatmaktan çizgisel bir yol oluşmuştu. Aynı çizgilerden iki kaşının arasında da vardı belli belirsiz. Belli ki çatmıştı bir zamanlar kaşlarını. Yaşlanınca iyice derinleşecekti bu çizgiler. Ama henüz sadece karakter parçalarıydı, yüz ifadesini belirleyen sanatsal fırça darbelerine benzeyen. Bıyığını ikiye bölen boşluk hafif bir çukurun içinde kalıyordu. Bir de ben vardı yanağında, kurt köpeklerinde olan benden. İçinden sert kıllar fışkırmıyordu ama. Aynı odada yaşamaktan ezberlemiştim onun yüzünü. Hemen her detayını gözüm kapalı biliyordum. İşime yaramayan gereksiz bilgilerden biri de buydu. “Suç nedir sana göre?” Diye sordum, cevabı hazırdı:

39 ahkam var

Ne derse desin emindim ben, içi acımıyordu artık ve eksikliği buydu onun. Sonbaharın yağmurunu koklayamaz ve sararmış yapraklarıyla sevişemezdi onun. Geçmişi içinde yaşayamaz ve gözlerini boğamazdı yaşlarla. Hiçbir zaman dinlenme fırsatı bulamayacağı bir savaşın içindeydi çünkü. Kendine tanımıyordu bu fırsatı ve kendini izleyemiyordu böylece. Değil makyajlı bir dudağın, ölümsüz bir eserin bile esiri olamazdı bir anlığına. Hüznün verdiği burukluğa tercih etmişti çünkü yalancı önsezilerini. Kırılmış ve gücenmiş bir çocuk gibi, onu üzen şeyi unutmuş, sadece bir şeylerin onu üzmüş olduğunu hatırlamaktaydı belki. Hayali oyun arkadaşı tarafından terk edilmiş ve bekleyecekti onu bir ömür boyu. İçi acıyordu belki de, sadece bir şeyi olmadığı gibi göstermekti onun zayıflığı. Vurulmuş ve bunu kendine yedirememiş bir ölü gibiydi. Ayağa kalktığında fark etmişti ölü yalnızlığını ve kendine ortak arıyordu sadece. Acısını hafifletmekti tek isteği. Nasıl emin olunabilirdi ki öyle olmadığına? Anlattıklarından önce onun kim olduğu önem taşır bu durumda. Güvenilir birisi miydi o benim dinleyip önem vereceğim kadar? Beni sevenleri bile dinlememişken bu isyankâr çocuksu kulağım. Onun beni sevdiğinden şüpheliyken bir arkadaş olarak. İçi acıyor veya acımıyordu, fikirlerimi etkileyebildiği kesindi. Zihinsel bir savaş vardı aramızda görünmeyen. Bunu biliyordu, yoksa savaş olmazdı adı.

10 ahkam var

Hadi bakalım, şimdi de felsefeyi canlandırmıştı iki dakikada. Başka şeylere can veren yüce can verici hem de. Yürüyüp gidecekti yanımızdan birazdan felsefe. Bir şeye canlı diyebilmesini sağlayan ne vardı ki? Bunu cevaplandıramayacağından emindim. Sordum:

“Bir şeye canlı diyebilmen için o şeyin ne tür özelliklere sahip olması gerekir?”

“Ölümsüz olması gerekir canlı diyebildiğim şeyin. Doğmamışlara canlı diyen bir bilincin kalabalığı arasında tuhaf karşılanır bunu diyebilmek.”

“Doğum için ne gerekir öyleyse?”

3 ahkam var

Bunun üzerine gülümsedik ve ben bu söylediği şakayı ciddiye alıp ve hiç bozuntuya vermeyip ikinci sigarayı yaktım. Birasının dibini yudumlarken göz kırptı ve tam o sırada genzine bira kaçtı. Gülmekle öksürmek arasında bir hareket yaptı ve gözlerinden yaş geldi. Birkaç kahkahadan sonra kendimize geldik ve ilki öksürük olmak üzere kelimeler ağzından döküldü:

“ Öhhöğ yaptığın edebiyatın veya sanatın gerçeğin bir parçası olup olmadığını soruyorsun galiba ve sana diyorum ki gerçek parçalardan oluşur. Öldürmen gereken değil doğurman gerekendir o. Önemli olan onun var olması değil, neye hitap ettiğidir. Bu yolla basamak atlarsın. Elindeki çok değerli bir ciladır. Ama onu hangi taşa sürmen gerektiğini bilmiyorsan ziyan olmaz mı?”

10 ahkam var

Onun konuşmalarında tuhaf bir inkâr vardı. Güçlü hissetmek için uydurulmuş bir isyan gibi. Birleşmeye çağıran garip bir kopukluk. Tüm bildiğim insanlardan ayıran bir şey vardı onu. Tıpkı ilk aşkım gibi. İlk aşkımı özlemek için bahane arıyordum belki de kendime. Onun konuşmalarıyla içimdeki hüznü düşünmem bir olmuştu. Bu andan itibaren dinlediklerim önemli değildi sanki ama boşuna konuşmamasını da söyleyemezdim ona. İçtiğim bira, çektiğim esrar, içimden gelen müzik ve belki de dinlediğim sözlerden çıkan düşüncelerin birleşimi beni o aşkın özlemine itmeye yeterliydi. Hiçbir gerçeğin umurumda olmadığı o anı yaşamak isteği kapladı içimi. Anlamsız bir şekilde kestim sözünü:

0 ahkam var

Sözleri bittikten sonra o da benim gibi rahatlamış görünüyordu, iyiden iyiye uyuşmuştuk ama düşüncelerimiz çok hızlı akıyordu, bu hissedilebiliyordu. Çoğu zaman aynı frekansı tutturmak için uğraşan ve ortak konular bulup çıkaran bendim. Cevaplarım her zaman hazırdı, düşünmeye ihtiyaç duymayacağım kadar hızlı yerlerine oturuyorlardı. Bir savaştaymış gibi her zaman hazırlıklı ve düşüncelerimi otomatik pilota almış gibi güven içinde hissediyordum kendimi. Olanları dışarıdan izliyormuş gibiydim kendimi ve onu izleyen büyük bir gözdüm sanki. Ağzım konuşuyor, kulaklarım dinliyordu:

8 ahkam var

Burada kestim lafını, ama televizyonu açmak için değildi, esrar sırasının bana geldiği için de değildi. Gerçekten kafam biraz karışmış, düşünmeye değer birkaç konu çıkarmış gibiydim söylediklerinden. Sormak istediğim bazı sorular belirmişti ona ve kendime. Duygular işin içindeydi sanki, duygularımın da basit birer yalan olduğunu iddia ediyordu neredeyse. Öyle değillerdi ama biliyordum. Aşkım, nefretim, cesaretim, korkularım ve sevgim öyle büyüktü ki. Lafı dolandırıp buna getirecektim. Önce sordum:

“Peki dürüst olalım öyleyse, dürüstçe bir soru sormak gerekirse, ben dürüst yaşayan insanların hep sefalet içinde kaldıklarını fark ettim. Fakir ve mutlu insan tipine de hiç inanmadım. Neden dürüstlük iyilik ve adaletten üstün olduğu halde, dürüst insanlar diğerleri kadar mutlu ve refah içinde yaşayamıyorlar?”

0 ahkam var

Bunları söylediğinde bende kokmuş peynirli bayat ekmeğimi yemiş, kırıntıları ayağımla halının kenarına silkmiş ve sigaralıktan bir fırt daha almıştım. Ortalık her zamankinden fazla dağılmıştı bu kez, yarın ayıldığımızda toparlaması zor olacak gibi görünüyordu ama bu görüntüden ikimiz de rahatsız değildik. Beni söyledikleriyle daha büyük bir kararsızlığa itmişti ama problemlerimden biri artık yoktu. Tembeldim ama sadece toplumun gözünde, şimdi ise bir karar vermek zorunda hissediyordum kendimi, daha büyük bir karar, gerçek bir soru. Toplumun bizi şekillendirmesine, kendi iyiliğimiz için ne ölçüde izin vermeliydik? Eğer bu izin verme işi çığırından çıktıysa, toplum içinde hangi birey, kendisiydi, tam bir bireydi, özgündü, özgürdü? Kim kendi gerçekliğini yaşayabiliyordu? İyilik veya doğru olan şeyi yapma isteği ya da erdemlerimiz ve hatta ahlak buna engel miydi? Bütün bu soruların toplamı bu soruyu sorduğuma pişman ettirecek kadar büyük müydü? Tembel kalmak daha mı iyiydi ve bir şeyleri düşünmeden yaşamak topluluk tarafından çalışkan olarak mı nitelendiriliyordu? Ona soracaktım, karşımdaydı ve şimdilik onun bir dahi olduğunu düşünmekte sakınca görmemiştim. Bir an gelip bir şeylere cevap veremediği an anlayacaktım nasıl olsa, onunda sıradan biri olduğunu. Kendimi ondan daha zeki hissedip mutlu olacaktım belki… Sordum: “ Kendi seçimlerine karar verebilecek güce erişmek ve tercihlerin önemsizleşmesi beni nereye taşır ve bu benim yararıma mıdır? İyi olan bu mudur sence?”

6 ahkam var

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

etiket menüsü

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu