Hepimiz filmlerde, kliplerde vs görüyoruz bu aleti.
Hatta bazı vidyo programlarınında simgesi olarak kullanılıyor, size heryerde filmi, sinemayı çağrıştırıyor.

Bu siyah tahta şey aslında Türkçe adı Çekim Tahtası İngilizce adı ile Clapperboard, görüntüleri senkronize etmeye yarayan, ek olarak görüntüler arası karışıklık olmaması aracılığıyla çekilen görüntü dizisinin hangi bölümünün, kaçıncı çekimi olduğu gibi bilgilerde üzerinde yer alır. Ekstra bilgi olarak, tarih, yönetmen, yapım adı gibi bilgilerde yer alabilir.
Tabii ki zaman hak getire dijittalleri, otomatik olarak senkron bilgisi yüklenen modelleri de var.




türk toplumunun, türk tarihinin belli günleri var. oniki eylül mesela. yıl belirtmeye gerek kalmıyor. onyedi ağustos da böyle bence. bindokuzyüzdoksandokuz dememe gere kalıyor mu? kalmıyor. türk sinemasında onyedi ağustos üzerine yeterince eğilinmediğini düşünüyorum..hiç eğilmediler demiyorum. bakalım şimdi..o şimdi asker (yön: mustafa altıoklar), çorba gibi bir filmdi, mustafa altıoklar ne zaman senaryo yazsa böyle oluyor, konu zafiyeti geçiriyor insan filmlerini izlerken. mümkünse altıoklar, başkalarının senaryolarını filme çeksin, kendisi senaryo yazmasın. uğur yücel'in yazı tura'sı eli yüzü düzgün bir türk filmiydi, üstelik filmin ikinci yarısı onyedi ağustos odaklıydı. mahsun kırmızıgül'ün beyaz melek'inde de aynı "o şimdi asker"de olduğu gibi şöyle bir değinilip geçilmişti onyedi ağustosa. karakterlerin yolculuğu sırasında sanırım adapazarından geçiyorlardı, adamın geçmiş acıları canlandı vs..gelelim taylan biraderlerin küçük kıyamet'ine. başak köklükaya'nın yıkılmış istanbula bakarkenki gözlerini bir türlü unutamıyorum. doğu yücel'in ellerine sağlık. ne kadar akıllı, ne kadar sağlam, nitelikli bir işti. üstelik de odağı istanbul depremiydi basbayağı. psikolojik gerilim türüne koyacağımız bu film bile neden tatmin etmiyor beni..hala daha iyi daha nitelikli bir türk filmi bekliyorum onyediağustos odaklı. küçük kıyameti geçebilecek bir yapım izleyebilecek miyiz bakalım. onu da hollywood'tan izlemeyelim de...
Cem Yılmaz'ın kendine özgü bir tarzı var.
Oynadığı filmlerde, yaptığı gösterilerde farklı karakterleri
canlandırıyor, fakat hepsinde, kendi karakterine özgü
tavırların izlerini görüyoruz.
Son olarak da, Gora filmindeki "porno film yapımcısı" rolünü
görünce "tamam" dedim.
İşte bu, Cem Yılmaz'a en çok yakışan rol.
Onun için biçilmiş kaftan.
Bu tespitimle ilgili bir yazı yazacaktım ki, olumsuz tepkileri
düşünüp vazgeçtim.
Daha sonra beklenmedik bir şey oldu.
Cem Yılmaz, basına ilginç bir demeç verdi.
Bu, benim için tam anlamıyla bir sürprizdi.
Soru: "Türk sineması neden böyle kısır?"
Cevap: "Birçok alanda olduğu gibi sinemayı da
bir ticaret dalı olarak gördük de ondan."
Nilgün Abisel'in Türk Sineması Üzerine Yazılar
kitabını okuduğumda öğrendim ki;
sinemamız ilk zamanlarında da tıpkı bugünkü
gibi kusurlu ve sorunluydu.
Bununla birlikte, daha o zamanlarda Türk sinemasının
sorunlarıyla ilgili oldukça ciddi ve yapıcı eleştirilerin de
dile getirildiğini öğreniyoruz.
Türk sinemasının eski günlerinin sorunları dile getirilirken
"teknik imkansızlıklardan" dem vurulması ise
artık baygınlık vermeye başladı.

Türk filmleri kuşağımda Tatar Ramazan’dan sonra İstasyon’u inceliyorum bizler için.
Cüneyt Arkın ( Gırgır Ali) Erol Taş tarafından dönemin ünlü assolisti, milyonların sevgilisi Hülya Koçyiğit’i ( Yasemin) kaçırmak için tutulur. Önce bu teklifi geri çeviren Cüneyt ağabeyimiz gidip Yasemin’i görünce kaçırmaya karar verir. Gırgırına. Erol Taş kötü adamdır bir sürü adam tutabilir istese ancak özellikle Cüneyt ağabeyimizi ister zira o namusludur ve ona güvenilebilir.
