Yazımın esin kaynağı otobüs durağında beklerken hemen yanımızda inşaatının tamamlanması yakın olan bir binanın üstündeki büyük branda reklamdı : Satılık Küçük Daireler.

Sonra içeriğini arastırayım dedim ve arkadaşlarıma sordum. Meğer "satılık küçük daireler" 1 oda + 1 salondan olusuyormus.
Hayatımda ilk defa 1 oda ve 1 salondan ( tabiki mutfagı banyosu var. ) olusan bir dairenin varlığından haberdar oldum arkadaslarım sözleriyle. Ancak kafamda söyle bir soru belirdi bir anda. "kim sığar bu kutucuk kadar evlere ?"
Doğada hayvanlar arasındaki var olma savaşları ve taktikleri tek tek hayvanların içinde bulunduğu gibi, o hayvanların türlerinde de genel olarak mevcuttur ve gelişir.
Kaplanın ceylanı yakalayıp parçalaması, karnını doyurması için gerekli olan ihtiyacının sonucudur. Avlanma içgüdüsünün evrensel tutumu insan tarafından gözlemlendiğinde, insandaki acıma ve merhamet duygusunun yükselmesini ve hissedilir biçimde insanı derinden etkileyebilmesini sağlayabilmektedir. O halde insan aklında oluşturulmuş ahlaksal kavramlarda bir yanlışlık olması veya çok rahat bir biçimde “vahşi” olarak nitelendirebileceğimiz “doğal” olayların iç ahlakımız tarafından oluşturulmuş duyguların kurucularıyla hiçbir ilişkisi olmaması gerekir. Eğer insan ahlakı, iç sızlamaları, vicdan ve birçok insansal etik, doğayı vahşi ve insanlık dışı bulmamızı sağlıyorsa, insan doğanın bir ürünü olduğunu kabul etmiyor demektir. Dinde ve genel ahlakta tanrısal yasalar olarak öğretilen, iç huzurumuzu sağlayan kavramların, bu kavramları ve insanları yaratan şeyle uyum sağlamaması, insan ahlakının kurucusunun insanın kendisinden ibaret olduğunun bilimsel ve metafiziksel ispatıdır. Ya da evrensel ahlak tanrı tarafından belirlenmiş ve insan ahlaksız bir doğanın içine bırakılmış ve şu an bir şekilde cezalandırılmaktadır. Birinci seçeneği takip edersek ahlak doğa dışıdır ve getirileri de öyle olmak zorundadır. İnsan böyle bir durumun farkına vardığında barındırdığı ahlaksal duyguların gerçekdışı veya doğa dışı olduğunu bilerek bu duyguların doğasına kendini bıraktığında başka birilerinin kurallarından oluşturulmuş emirsel bir hayatı yaşamaya razı olup olmamanın kararsızlığıyla baş başa kalacaktır.
Aciz birini gördüğümüzde, bir vahşete tanık olduğumuzda veya dilenen biriyle karşılaştığımızda içimizde beliren merhamet duygusunun kaynağı, doğuştan sahip olduğumuz empati yeteneğinin, çocukluktan beri içgüdüleri değiştirilmiş bir insanlığa yönlendirilmiş olmasından kaynaklanır. Kendimizi devamlı gördüklerimizle kıyaslamamız, gelişme için evrimleşen taklit yeteneğimizin refleks halinde yaşamlarımızın bir parçası haline gelmesinden doğar. Merhamet duygusunun tohumları küçük yaşlarda toplumsal ahlakın ve dinin getirileri sayesinde içlerimize işlenir.
Ahlak temellerinin atıldığı dönemlerden önce insan kabilelerinin kendi aralarında doğayı taklit ederek oluşturduğu ilk ayinler, tapınma şölenleri, ateş etrafında dans, sesleri taklit etme becerisi, ilk müzikler, korkuya tepki olarak ortaya çıkan inançlar ve ilk tiyatro denemeleri olarak varsayılan, cezalandırma öncesi ölüm taklitleri, insanlığın genel duygu oluşumunu geliştirmiştir. İnsan kendi türünde gördüğü doğa dışı davranışların tümünü, yavaş yavaş vahşi olarak nitelendirmeye başladığı doğadan kaçılabilecek tek yer olarak algılamıştır. Bedensel değişimin yavaşlamasına oranla duygusal değişim hızlanmıştır. Daha sonra sosyal yaşamın genişlemesi, toplumsal dinler ve kural gereklilikleri, bu tür duyguların şekillenmesine ve sebeplileşmesine olanak tanıyacak bir evrensel ahlakın var olduğu yanılsamasını yaşarlar. Böylece merhamet duygusu diğer birçok ahlaksal duygu gibi insanı hayvandan ayıran, onu özel kılan ve ahlakı kutsallaştıran bir öğe olarak tanımlanır.
- O kahrolası ailenin, dizginleyemeyip başıboş bıraktığı çocukları yüzünden, birgün başımızın belaya gireceğini biliyordum zaten! Madem ilgilenmeyecektiniz, neden birinci çocuktan sonra bir diğerini dünyaya getirdiniz? Başımı belaya sokacaklarından adım gibi emindim. Bahçeme sızdıklarını ve kuyuya giden kapağın üzerindeki çiçeklerin etrafında oynamaya başladıklarını gördüğüm an, kalbim nasıl da bu veletler yüzünden hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Birşeyler yakındı. Olacaktı. Hissediyordum. Neyse ki; polis erken davranamadan ben şu an içinde bulunduğumuz sığınağı bizi kimseler bulamasın diye aylar öncesinden hazır etmiştim. Böylelikle, senin bütün ilgin benim üzerime olacaktı sevgilim! Ama neden, bana boş gözlerle bakıyorsun? Senin için yaptıklarımı az mı görüyorsun? Hmm? Hayatımı senin için ne büyük tehlikelere attığımı bile bilmiyorsun üstelik...
(not: 'modernizm yalanı' başlıklı yazıma gelen yorumlarda cinsel onur ne demek? gibi sorular gelmiş, bu yazı bunun üzerine 'modernizm yalanı 2' tadında yazılmıştır:)
***
Cinsel onur kişinin bedenini reklam gibi ticari bir alanda materyalize etmemesi, sosyal hayatta bedenini afişe ederek kendi iç boşluğunu ve ezikliğini bedeni üzerinden kapatmaya çalışmaması, aşk ve sevgi olmadan cinsel ilişkiye girmemesi, 'ihtiyaç ve dürtü' fizyolojisini hayvansal davranış pratiğinden uzak tutması, kişiliğine, ruhuna ve bedenine gereken saygıyı göstererek onu özel kılması gibi davranış ve düşünceleri içeren etik bir kavram.

Fakat öte yandan, “The end is near!” (Son yakın!) diye kazıdığı ayrı bir ifadenin ümitle mi yoksa ümitsizlik içinde mi kazınmış olduğunu henüz anlamlandıramadılar. Kendisini tutsak eden şüpheli şahsın kıza olan ifadeleri; eğer kızı o kuyudan yakında çıkaracağı şeklinde olmuşsa kızın bu davranışı bir ümit olarak görmüş olabileceğini düşünüyoruz. Sonuç olarak; o tutsaklıkta dahi şüphelinin kendisi ile kurmuş olduğu iletişimler kız için herhalde bir hayli önem arz etmiştir. Kendisi ile birlikte uzun süreler aç ve susuz bırakılmış bir kedi ile birlikte derin bir kuyuda, genellikle karanlık ya da loş bir ortamda bulunmak insanın psikolojisini alt üst etmeye yeter herhalde…Dışarıda farklı bir şeyler arayan çocuk, hevesini kırmak isteyen büyüklere inat koşar durmadan. Gördüğü her yeni şeye yeni isimler gereklidir. Kabullenmeler olmadan konuşabilmek en büyük özgürlüğüdür çocuğun. "Sistem" ise bir köşeden izlemektedir çocuğu, geçeceği yollara büyük boşluklar koyar. Çocuk bilmez bu boşlukların anlamını, yolu daraldıkça korkmaya başlar. Yürümek imkansız olmuştur artık ve bir daha hiç çıkamayacağını bilmeden bırakır kendini boşluklardan birine.