Ülkemizde çocuk yaşta başlatılıp, yetişkinlikte de devam ettirilen karanlık bir beyin yıkama işlemi kontrolden çıkmış bir şekilde devam etmektedir.
Bu yıkama programı, mesleği din adamlığı olup, bunu bezirganlığa çeviren gözü dönmüşlerin, reyting uğruna her yola sapabilecek yazılı ve görsel medyanın ve iktidar uğruna bu halka her türlü kötülüğü yapabilecek siyasetçiler ve egemen sermayenin işbirliği ile sürdürülmektedir.
Aşağıdaki hikayeyi star televizyonunun sabah programında izledim.
Cennete gitmeyi hak edip, orada bulunanların ikinci yaşamlarından bir kesit anlatıyor bezirgan. Burada söz konusu cennete gitme hakkını kazanan kişilerden kasıt, bu dünyada eziyet çeken, köle olarak kullanılan, işsiz, yoksul, çaresiz, genç yaşta çeşitli nedenlerle ölüme gönderilebilecek ama tüm bunlara rağmen haline şükredip, neden bu böyle diye sormayan ve sormayacak insanlar. Yani egemen güçlerin bu dünyada yaşadıkları cennet hayatını koruma ve sürdürme amaçlı kullanılan kitle.

Baudrillard ismini duyuran, yazarın Simülakrlar ve Simülasyon yapıtıdır.
Bu kitabında simülasyon kavramının ayrıntılarına değinen Baudrillard, diğer kitaplarında ise simülasyonu diğer kavramların içinde incelemiştir. (Örnekler kaynaklarda vardır.)
Simülasyon kavramından önce Baudrillard kimdir, buna bakalım. Ardından teorisine geçeceğim makalede, en sonda da, eleştirellerin savunularına değindim.
JEAN BAUDRİLLARD KİMDİR?
1929′da, sıradan bir devlet memurunun çocuğu olarak Fransa’da, Reims’te doğdu.
Kısa bir dönem tiyatro oyunlarını çeviren yazar kendini Sorbonne Üniversitesi'nde buldu ve Almanca okumayı seçen Jean, ailesinde üniversiteye gitmiş olan ilk kişiydi. Cezayir sorunu yaşamını etkiledi ve bu sosyolojiye yönelmesine neden olacaktı.

Mezun olmanın ardından eğitim kurumlarında Almanca öğretmiştir. 1950'de Almanca öğrettiği bu dönemde, doktora tezine de (sosyoloji üzerine) devam etti.
1966'da doktora tezini bitirdi, tezinin başlığı ise "Thèse de troisième cycle: Le Système des objets" olarak seçti.
1966ve Eylül ayında Université de Paris-X Nanterre'de (Nanterre Üniversitesi - Paris-X) akademik kariyerine başlamış oldu.
Bu durum yıllar sonra kendi ismini taşıyan bir kürsünü inşa edecekti ve henüz bilmiyordu.
1968'deki öğrenci eylemlerine yandaş oldu. Bunun üzerine Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilendi.
(Ne var ki, Baudrillar ’ın kaderinde ana akım medya taraftarı yazar damgası yemek yer alacaktı ve söylemlerini eleştirenler hemen bu yaftalamayı öne süreceklerdi. Günümüde de hala durum böyledir. Aşağıda değinilmektedir.)
1972'de aynı üniversitede, profesör oldu, sosyoloji öğretmeyi tercih etti. Yalnız diğer proföserlerden farkı onun sosyolojiyi siyasetle, felsefeyle ve iletişim bilimleriyle harmanlamasıydı.
İşte bu özelliği de Jean Baudrillard’ı herhangi bir profesör olmanın dışında marka yapacaktı.
1987'dan 1990'a kadar Université de Paris-IX Dauphine'de (Dauphine Üniversitesi - Paris-X) kaldı.
Jean Baudrillard 6 Mart 2006’da hayata veda etmiştir. Fransa’da kendine ait bir kürsü, ardında da birçok eser bırakmıştır. Bunlardan söyleşiler adını taşıyan eseri ülkemizde bulunmamaktadır. Eserleri burada:
1977 1979'a Karşı
Ayetullah Humeyni'nin yandaşları Tahran'da yürüyüş yapıyor. 1979 devrimi Humeyni'yi iktidara getirince, militanlık bir adım daha ileri gitti.





Son zamanlarda fazlaca basketbol seyretmiş olmalıyım ki; oradaki "perdelemek" ifadesi aklımdan gitmiyor nedense.
Ama basketteki gibi de düşünemiyorum perdelemeyi, kelime anlamını ve toplumsal kulanımını da düşünüyorum.
Basketbolda perdeleme; kendi oyuncunu tutan rakip oyuncuyu engelleyerek, kendi arkadaşına rahat basket atma imkanı verme amacını güder.
Şimdi gelelim perde ve perdelemenin toplumsal ve siyasal yanına... Efendim malumunuz olduğu üzere perde, evlerimizde yaptığımız şeylerin komşularca ve gereksiz kişilerce izlenmesini engellemek amacı ile düşünülmüş, bu şekilde konumlandırılmış ve bulunduğu zamandan bu yana bu amaçla kullanılmıştır. Meraklı gözlerden uzak kalmak amacıyla bulunmuştur özetle.
C.Eren ÇELİK
Açılım dendi, saçılım dendi işte bugün gelinen noktada 34 tane PKK'lı geldi, bu PKK'lı grup serbest kaldı, 2 gün boyunca mitingler düzenlendi, gövde gösterisi yapıldı.
İşin en ama en garip ve acı yanı şu ki; İçişleri Bakanı bu teröristlerin Türkiye'ye girişlerinin hukuki zemininin "etkin pişmanlık yasası" olduğunu ifade ediyor ancak gelen teröristlerden (yoksa barış elçisi (!) mi demeliydim ?) hiç birisi "etkin pişmanlık yasasından" yararlanmak istemiyor. Sebep olarak da pişmanlık duyacakları bir şey yapmadıklarını ifade ediyorlar.