Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan torpilli.com'da: "Pilli network ile site hakkında röportaj"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Etiket:

sokak edebiyatı hakkındaki yazılar:

Gece evde yalnızdım ve yapacak hiçbir şey bulamayıp Ayla’yı çağırdım. Memur olarak çalışıyordu Ayla. Dört senelik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra, bulabildiği tek iş memurluktu. Bütün gün nüfus kâğıtlarıyla uğraşıyor, bozuk para sayıyor ve iş çıkışı saatinin gelmesini bekleyerek yüzünde sivilceler çıkartıyordu. Beni Ayla’yla tanıştıran arkadaşım Murat da Ayla’nın çalıştığı yerde çalışıyordu ve o da dört senelik felsefe mezunuydu. Kapı çaldı ve açtım. Güldük ve neskafe için su ısıtıcısının düğmesine bastım. “Neskafe’mi? Bira almadın mı Deniz?” diye bağırdı…
Bira olmadan gelmiyordu Ayla, bira yoksa Ayla yoktu. Sadece sevişiyorduk Ayla’yla başka bir şey istemiyorduk ikimizde…
“Tamam” dedim. “Hemen alıp geliyorum”
Son yirmiliğimle dört bira, bir paket sigara ve Ayla için birkaç dandik çikolata aldım. Yatağa oturduk ve birasını açtı, her zamankinden daha üzgün görünüyordu yüzü. “Neyin var?” diye sordum ve sigaranın poşetini bir çırpıda söküverdim.
“Bir şey yok, sadece düzüyorlar bizi, başka bir şey yok!”
“Çok sinirlisin bu gün?”
“Telefon makinesi bozuldu”
“Nerede?”
“Devlet dairesinde nerede olacak?”
“Eee?”
“Parasını bizden kestiler”
“Niye?”
“Bilmem”
“Devlet dairesinde bozulan telefon makinesinin parasını memurlar mı ödedi?”
“Evet, hepimizden ikişer milyon kestiler”
“Çüş”
“Çüş, tabi, devletin telefon makinesinin parasını ödemeye gücü yok sanki”
Soyunmaya başladı Ayla, üstündekileri çıkardı ve yatağa uzandı. Sigaramı kökledim ve biramın kapağını açmak için çakmağı aradım.
“Bizi cezalandırıyorlar, biz bozduk telefon makinesini sanki”
“Bence cezalandırmıyorlar, gerçekten o iki milyonlarla kar ediyorlar.”
“Kendi çalışanına böyle davranan bir devletin yönettiği ülkede yaşıyoruz anladın mı Deniz”
“Anladım, çakmak sende mi?”
Elimde ağzı kapalı bira şişesiyle bekliyordum ve Ayla birasını köpürte köpürte karşımda içiyordu.
“Yani iki milyon ödemek zorunda değilim ki ben! Zaten bütün gün yüzlerce deliyle uğraşıyorum orada”
Battaniyenin altına girdi ve çoraplarını çıkartıp yüzüme fırlattı Ayla. Çekmeceyi açtım, çakmak orada da yoktu.

20 ahkam var

Bulutların arasında, martılarla koyun koyuna, sevişerek ve uçarak yaşarken, yumuşak kalplerimizi ve solgun yüzlerimizi neşenin göbeğine çevirmişken, çocuk değil miydi her şey bizimle birlikte? Şimdi ayakkabılarımızı bağlarken işe gitmeden hemen önce, aklımıza gelmiyor nedense hiçbir eski güzel saniye…
“Bana geri dön!” diye yalvarırken, şarjı bitmek üzere olan cep telefonundan en çok sevilmiş olan sevgiliye veya bağıra bağıra ağlarken kimsenin duymayacağı güvenli yatak odasındaki son iki taksiti ödenmemiş yatağın üzerinde… Çöreklenmiş, kollarımızın arasına gömülmüşken. Aklımıza gelmesi imkânsız mı, bunca kavramın ve çorba olmuş binlerce kelimenin anlamsız dünyasının içinde? Ağlarken veya gülerken geçmişe, geçmiş nerede?
Gökyüzünün mavisinde veya çimenlerin yeşilinde, karıncaya takılmış dikkatimiz veya pembecik ellerimizle ararken geleceği, duyduğumuz umut ve kıvanç nerede? Cevapsız aşklarımızın ve sessiz sevişmelerimizin hesabını ödeyecek mor kanatlı melek garsonlarımız nerede?

26 ahkam var

—Sakın şaşırmayın bir gün yaşlanmış bulursanız kendinizi çocuk parkından geçerken ve öksürürken ve pineklerken. O gün bastonunuzu her değdirişinizde yere, bilmediğiniz bir şeye lanet ederken… Bastonunuzun ucu sarı kavrulmuş yaprağı çatırdatırken. Satın almak uğruna yaşadığınız ve ömür boyu çalıştığınız yazlık ev bir şekilde elinizden gitmiş olduğunda veya başka herhangi moral bozucu bir olayla karşılaştığınızda, kalpten gitme tehlikenizi yanınızda ağır bir yük gibi taşırken. Sakın şaşırmayın o gün, gözleriniz yuvalarınızda sızlarken ve nikotin dolmuş damarlarınız nefes alıp verişinizi ağır bir ıstıraba çevirirken. O gün şaşırmayın, kazandığınız her şeyin bir küle dönüşmesini izlerken, sinsi ölüm çok yakındayken ve siz kendinizi hala tanımaya fırsat bulamamışken.
Yaşadığınız olayları birer tatsız fıkra gibi geçirirken aklınızdan ve aslında hiç de değerli olmadığını hissettiğinizde hayatınızın, sadece beslenip büyümüş bir hayvan gibi hissettiğinizde kendinizi şaşırmayın sakın. O gün ambulansın sesini duyduğunuzda ve sizin için artık her şeyin bitmiş olduğunu duyumsadığınızda, sararmış dişlerinizin arasından yavru serçe gibi süzülen sessiz fısıltıda küfürleriniz karşılık bulamazsa şaşırmayın.
Bir ilkokul çocuğu gibi sıraya dizilişinizi hatırladığınızda hayatın her alanında, yönetildiğinizi ve sürüldüğünüzü bir yerlerden bir yerlere… Şaşırmayın! Bir gün hiçbir şekilde özgürlüğünüzü kovalamadığınıza pişman olur gibi olurken.

32 ahkam var

Evdeydik, çorabının biri delinmiş ve ayak başparmağı o delikten dışarı fırlamıştı arkadaşımın. Ayakları kokuyordu ve yüzü terlemişti.
“Bir filmden bahsedeceğim” dedi. Ayı pornosu'yla ilgili bir şey hatırlatmak istiyordu bana. Önce güldü, sonra salyalarını saçtı ve en sonunda kıkırdama ile konuşma sesi birbirine girdi. “Eyice sok” demiş kadın, eğilirken. Tarlabaşı’ndan, yaşlanmış ve memeleri sarkmış hayat kadınlarından birini oynatmışlar parasızlık yüzünden. Sonra da plajda çekilen bir sahneden bahsetti bağıra çağıra. Kadın çıplak, adam çıplak, kadın kıllı göbekli, adam kıllı göbekli ve her şey çok iğrençken adam demiş ki: “Vııyy baban da mı zurnacıydı yavrum.” Bunun üzerine oral seks yapmaya başlamışlar. Bir çıplak göbekli çift daha katılmış bunlara. Dört kişi eve geçmeden önce yanlarına başka bir genç yanaşmış, “abi bir kere de düzebilir miyim sizin avratları” diye sormuş. “De get, de get” diye bağırıp iletiştikten sonra gülümsemeye başlamış aktörler. Sonunda “Baban da mı zurnacıydı yavrum” diyen adamın pezevenklik yapası gelmiş ve köyün delisi gibi görünen, sonradan yanlarına katılan gence kadınlardan birini pazarlamış. Daha sonra filmde genç, çıplak şişko kadınlardan birinin bacaklarını oracıkta okşarken “ sevişmek serbest de sokmak da dâhil mi?” diye sormuş. (Amelenin dünyasında sevişmeye sokmak dâhil değilmiş.) Filmin bir sahnesinde de sevişmeye gitmeden hemen önce salona toplanmışlar üç dört kişi. Kadının elinde iki litre kola ve plastik bardaklar varmış. Plastik tabure üzerine muşamba seriliymiş ve Maltepe sigarası içiliyormuş sahnede. Kadın yarımşar kolaları servis etmiş ve küfürleşmeli muhabbet başlamış yine. “İşte” dedi “bir komedi filminde olması gereken şeyler bunlar”
Bunları anlattıktan sonra gazozunu içti ve çubuk krakerinden bir ısırık aldı. “Evet” dedim ayı pornosu dedikleri buymuş demek, ayıların izlediği ve tahrik olduğu porno filme verilen ad. Gülmesi bir türlü kesilmiyordu arkadaşımın. Motosikletlerden bahsetmeye bayılırdı motosikleti olduğu için. Böceklerin dünyasıyla ilgili bir belgesel izliyorduk ve kurbağa yavrularının yüzüş sahnesinde ikimizde ekrana kilitlendik. Birden dedi ki “kurbağaların çiftleşmesini biliyor musun hocam?” Merak ettim “Nasıl?” dedim. Dişilerin bir bölgeye gelip yumurtaları fışkırtması ve arkasından erkeklerin aynı bölgeye gelip spermleri fışkırtması ve sonunda ortada denk gelen karışımları döllemek içinde ayaklarıyla suyu dalgalandırdıklarını anlattı. “Ohara!” dedim. Ama yine de devam etti. “Sonra da dişi kurbağalar gidip yumurtaları yaprakların aralarına saklıyorlar ve herkes dağılıp işine gidiyor.” Dedi. Ekrandaki kurbağa o sırada, dişiyi etkilemek için kulağının yanından sümük kıvamında bir balon şişiriyordu. Sırıttık ve dedi ki: “ Sevişmek serbest de sokmak dâhil mi?” bence sadece kurbağalar için söylenmiş. Yine güldük, yine gözlerimiz yaşardı ve yine gazozlarımızı yudumlamaya ve çubuk krakerlerimizin uçlarını birbirimize göstere göstere çıtlatmaya devam ettik. Ekrandaki görüntü devamlı değişiyordu, bir bok böceğinin sevgilisi için bir bok yumağı oluşturduğunu izledik. Çığ gibi büyütüyordu onu. Oradan oraya taşıyordu ama nereye taşıdığını bilmiyor gibi önce sağa, sonra birden vazgeçip sola götürdüğü de oluyordu. Böceğe ve yuvarlanan boka uzunca bir süre baktıktan sonra motosikletten bahsetmek için bir fırsat yarattı kendine. “Motosikletle gelirken ne gördüm biliyor musun?” Sordum “ne gördün?” Amelenin birini gördüğünü anlattı. Dandik bir yerli marka motosikleti Chopper gibi göstermek için yüksek direksiyon taktırmış ama motor zaten yüksek olduğu için iğrenç bir görünüm almış. Aynalar çapraz kaldırılmış ve yeni bir tarz yaratılmış. Ceketli pantolonlu bir adam motorun üstündeymiş ve kafasında beysbol şapkası varmış. Motorun göbeğine teyp yapıştırılmış ve sesi sonuna kadar açılmış, tekno müzik çalıyormuş ve egzoz borusu değiştirilip daha çok gürültü çıkaranından takılmış. “Düşünebiliyor musun” dedi. “ Bu kadar karışım hepsi bir arada” Kıroları oluşturan şey buydu ona göre. Komik geliyordu ama bir karışımdı onlar. Doğu batı karışımı gibi ya da özentiliğin, içi boşluğun ve karşılığında bilincin karışması gibi… Gazozum çok ferahlattı beni, bir yudum daha içtim. Kirlenmiş monitörün göbekli ekranında, bok böceği yuvarladığı küçük çığcığını istemeden sivri bir dikene saplamıştı. Bir türlü kurtaramıyordu boktan hediyesini. Arkadaşım kalktı ve montunu giydi. “Gidiyor musun lan?” diye sordum. Kapıdan çıkarken “Eyice sok!” dedi ve sırıtarak kapattı kapıyı. Gitmişti, beni “güle güle” demek zorunda bırakmadan.

5 ahkam var
tuttum
12

Bazen

Bazen sabaha kadar bir sürü saçma sapan yazı yazarım ve o zamanlarda genellikle ayakta duramayacak kadar zil zurna ve hatta kör kütük sarhoş olurum. Şimdiki gibi…
Sabah olunca yazdıklarımı nereye kaydettiğime bakmak için bilgisayarı açarım ve bazılarını kaydetmediğimi bazılarını da rasgele bir yerlere kaydettiğimi fark ederim. Fotoğraf albümü klasöründe, mp3lerin yanında veya porno filmlerin içinde… Didik didik aradıktan sonra bulduğum yazıları okurum ve çoğunu hiç şüphe etmeden silerim. Silerken “Shift” ve “Delete” tuşlarının ikisine birden basarım ki çöpe bile gitmeden yok olsunlar! Çoğu berbat, okunmaya değmez yazılardır…

25 ahkam var

Bara girdim ve yırtık pırtık pantolonumla dikkat çekip nefret edildikten kısa bir süre sonra güzel bir köşe bulup oraya oturdum. Turuncu saçlı bir garson kız servis yapmaktaydı. Müzik güzeldi, ışık loştu. Barın eski tip kiremitle kaplanmış duvarlarını kırmızılı morlu ışıklar daha da sanatsal hale getirmişlerdi. İçeride insanları karanlığıyla kucaklayan bir romantizm dalgası hissediliyordu. Turuncu saçlı yanıma geldi, “bu defa asılmayacağım” dedim içimden. “farklı bir hikâye yaratmalı gelecek için.”
— Bir şey içer misiniz?
— Değişik bir şey istiyorum, biradan sıkıldım, değişik ama ucuz, ucuz ama kaliteli, kaliteli ama beni sarhoş edebilecek kadar alkollü…
Şaşkınlık ve gülümsemesini birleştirdi suratında, kalemini ve not defterini andıran hesap fişini kurcaladı, sağa baktı, sola baktı ve “hemen getiriyorum”. dedi, bir daha güldü, beni tepeden tırnağa süzdü ve arkasını dönüp bara doğru koştu. Çantamı kurcaladım. Kâğıdım kalemim ve diş macunum vardı çantamda. Benim olan şeylerin azlığı değersiz şeyleri daha çok “benim” yapıyordu. Üç tane genç kız yan masada oturmuştu, bağıra - çağıra ve gülüşe - kıkırdaşa konuşuyorlardı. Onlara dönüp bakmak için kendimi haklı gördüm ve baktım. Biri esmer biri sarışın ve biri de kızıldı, fıkra ya da porno film gibi. Esmer olan ayaklandı, tuvalete gitmek için çantasını kaptı diğer sandalyeden. Dört sandalyenin biri çanta koyma aracı ilan edilmişti. En büyük çanta ayaklanan esmer kızınkiydi. Siyah deriydi ve sapı metal halkalardan oluşuyordu, şişkin, damızlık ve zor taşınan çantalardandı. İçinde orkid, hırka, ayna, mendil, kolonya, diş fırçası, tarak, ruj, oje, defter, günlük, kalem, silgi, kalemtıraş, ince çorap, tırnak makası, ayna, kalem pil ve yine ayna olan bir çantayı andırıyordu. Sırıttı ve gitti, diğerleri kulaktan kulağa bağrışmaya başladılar ve önüme döndüm. Çantama baktım ve kadınların hayata daha çok hazırlıklı olduklarını düşündüm. Garip bir içkiyle geldi portakala benzeyen kafasıyla garson. Beyaz tişört üzerine mor bir hırka giymişti Ayaklarında mavi bez ayakkabılar vardı, pembemsi bir sıvısı ve beyaz bir köpüğü olan garip içkimi vermek için masaya eğildiğinde gözlerim refleks olarak tişörtünün boğazına bol geldiği bombe yapan yerlerinden göğüslerini görmeye çalıştı. Bir şey göremedim ama göğüsleri küçüktü. Teşekkür ettim ve gitti. Garip içkimden bir yudum aldıktan sonra kâğıt ve kalemi çıkartıp bir şeyler yazmaya başladım:

11 ahkam var

Âşık olma dönemine girerse insan
Kimse tutamaz onu
İyi veya çirkin herhangi birini sevebilir o kişi
Gözleri parlar her gördüğüne
Herkes hoştur karşılık vermese de
O zaman âşık olmak ister herkese insan
Bu şey aşılamaz, bazı başka şeylerin içinde olunduğu sürece…
Dışına çıktığında ise aşksız ve soğuk bir hayat bekler insanı
Bilerek ve severek kandırmaktır aşk kendini.
Ve iyi de bir şeydir.
Yoksa bütün bu tipsizler, dişlekler ve cırtlak sesliler
Sevgilileriyle mutlu olamazlardı
Aşk gereksiz olan tüm insanları kutsadı
Zamanın ötesinde
Hiç bilemeyeceğimiz bambaşka bir yerde…

0 ahkam var

Gökyüzü parıldıyor, martılar şarkı söylüyor ve Büyükada manzarası yeşilin tonları arasından göz kırpıyordu. Arkasında kocaman köpükler bırakan ada vapuru iskeleden henüz ayrılmış ve Burgazada’ya doğru yavaş ve sakin bir şekilde ilerlemekteydi. Heybeliada’nın cenneti andıran tepelerinden birinde çamların arasında, ağaçlar ve çalılardan oluşmuş bir ev bulmuştuk. Çiçek kokan doğal bir yuva, kelebeklerin misafir olduğu gizli mekân… Dört arkadaş her zaman orada buluşur ve orayı ikinci evimizmiş gibi görürdük. Aramızdan biri kilim bile getirmişti. Orası bizim için çok önemliydi çünkü ilk kızlarla orada öpüşmüş ve ilk sigaralarımızı orada içmiştik…
Yine orada oturuyorduk ve manzaranın tadını çıkartıyorduk. Yanımıza sigara, çikolata, gofret ve kola almıştık. Burak birden aletini çıkartıp “haydi yarışalım” dedi. Önce davranıp bende çıkardım diğerleri fermuarını açana kadar gözlerimi kapatıp konsantre olmayı başarmıştım bile. Burak benimkine bakıp güldü. Konsantresi bozulmuştu, çünkü benimki onunkinden daha küçüktü. “Hızlı davranan kazanır” dedi Mert. Dört kişi hızlı bir şekilde otuz bir çekiyor ve gülmemek için birbirimizin eline veya kamışına bakmamaya çalışıyorduk. Kadınları düşünmeye çalıştım, birkaç porno film sahnesi geldi aklıma. Görüntüleri hızla düşünüyor ve en çok beni tahrik edeni içlerinden seçip onun üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyordum. Sami telaşlı bir şekilde “durun!” dedi. Herkes durdu. Yaşlı bir kadın çalılara doğru ilerliyordu. Ellerimiz şeylerimizde kaldık. Sessizce bekledik ve yaşlı kadın ağır ağır yürüdü. Yürüdü, yürüdü, yürüdü, yürüdü. Yanımıza kadar geldi ve bizi görmeden yoluna devam etti. Burak şakır şukur devam ediyordu. Mert bize göstermeden çekmeye çalışıyordu çünkü onunla daha önce çok dalga geçmiştik. Nokta kadar çükü vardı ve yine de bizimle yarışıyordu. “Önemli olan boyu değil” diyordu her seferinde. Ben boy sıralamasında ikinciydim. Aslında Sami’ninki bazen benimkiyle aynı boyda gözüküyordu. Hızlandık ve komik inleme sesleri çıkarmaya başladık. Derken Sami patladı, çam ağacının gölgesi altında Mert’in cırtlak sesi konsantreyi ve sessizliği bozdu: “geri zekâlı gofret poşetine patladın!” Ağzımla iğrenme işareti yapıp işime devam etmeye çalıştım. Mert susmuyordu: “bütün gofretleri açıp onların üstüne fışkırtacağım ve hepsini sana yedireceğim.” Sami oralı bile değildi, çok mutlu ve uyuşuktu. Burak olan bitenden habersiz bir sağır gibi gözlerini sıkıca yummuş yoğunlaşmış ve dişlerini kenetlemişti. Tekrar kadınları düşünmeye başladım ve biraz zevklendiğimi hissettim. İşte geliyordu, erkeklik ispatı, arkadaşlar arasında güç gösterisi, kadınların hâkimi, erkeklerin rehberi işte boşalıyordum hemde Burak’tan önce… Zevkle inledim ve Mert’in bacağına patladım.

9 ahkam var

Âşık olunmuş sevgilinin koynunda bir Pazar sabahı uyanmak için mi bütün bunlar? Çok sevilmiş bir karşı cinsin sizi bütün bu pislikten soyutlaması uğruna mı yaşıyorsunuz? Siz de onu soyutlayacak mısınız? Daha çok kazanıp daha çok Pazar kahvaltısı etmek için mi yaşıyoruz? Neye dönüşmesine izin veriyoruz hayatın? En büyük korkunuz sokakta açlıktan ölmek mi? O sokaklar ki; bir zamanlar gezmeye, koşmaya doyamadığınız? Salıncak sırası beklediğiniz yeşil parklar nerede? Şimdi çoğunuz ve ben ve şimdi belki hepimiz, kredi kartları borçlarımızı ödemek dışında bir şey düşünemezken kendimize getiriliyoruz. Boğazımıza kadar çamura batmışken ve hayallerimiz iğne deliği kadar küçülmüşken uyandırılıyoruz. Ertesi gün hemen yeniden uyuşturuluyoruz ve Pazar sabahı sevgilimizin koynunda mutlu olup olmadığımızı düşünemeyecek kadar mutluyuz. Çırılçıplak bir sevinç doğuyor içimize “iş güç yok” diye düşünebildiğimiz her saniye. İçinde çırpındığımız boktan çıkıp, derin bir nefes alıyoruz. İşte o zaman sarılıp öpüyoruz önümüze gelen her kimse onun dudaklarını salya sümük… Bütün bu s.kilmiş hayatlarımızı önemliymiş gibi görmeye çalışırken ve yarım yamalak hatırladığımız anıları tek parça halinde tutmaya uğraşırken. Bize hayal dünyamıza ulaşmamız veya mutlu olma yollarımız zerre kadar öğretilmemişken ve her zaman yarıştayken. Şimdi sokaklardan korkuyoruz. O sokaklar ki; bir zamanlar evimiz gibi gördüğümüz, toprağının kokusuna doyamadığımız, çimenlerinde yuvarlanıp çiçeklerini kokladığımız… Gecesi ayrı, gündüzü ayrı cennetlerimiz. Para ile bulanmış neon ışıkları ve arkasını göremediğimiz boyalı sahtekârlıklardan öteye gidemiyor artık. Umutla baktığımız hayatlar, parlak sandığımız gelecekler, özneler, ben’ler. Benzemeye çalıştığımız artistler, inandığımız masallar ve tuttuğumuz takımlardaki futbolcular. Bizden ömürleri boyunca haberleri bile olmayacak bütün süslü hizmetçiler. Ve şu halimize bakın. Bizi köle özentisi insanlar haline getiren şeye bakın. Bütün mutlu çingeneler veya ölmüş Kızılderili ruhları adına bize bakın! Âşık olunmuş sevgilinin koynunda bir Pazar sabahı uyanmayı bekliyoruz. Çok sevdiğimiz karşı cins bizi bütün bunlardan kurtaracakmış gibi. Onu bulduğumuzda onunda aslında bizi beklediğini fark ediyoruz genellikle… Ama yine de iki kişiyle olacak gibi değil bu kurtarma işi. NEYE DÖNÜŞMESİNE İZİN VERİYORUZ HAYATIN??? Ailelerimize bakıyoruz, bizi sevdiklerinde ve bizim iyi olmamızı istediklerinde ne kadar haklı ve masum görünüyorlar. Cahilliklerini sevdirip nasıl da korkularını bize aşılıyorlar. Ailelerimize bakıyoruz, nasıl da her şeyden habersizler tıpkı bizim gibi. Evlenenlere, dünyalarını birleştirenlere, dünya evine girenlere ve hatta yeni birini bu dünyaya kazandıranlara bakıyoruz. Hangi zincirin hangi halkası olduğu umurunda olmayan insanların mutluluklarına özeniyoruz. Örnek alıyoruz, kötüyü veya iyiyi… Örnek alıyoruz önemli değil gerisi…
Daha çok kazanıyoruz birileri kaybederken, daha çok gülüyoruz birileri ağlarken ve daha çok mutluyuz bir başkasını istemeden üzdüğümüzde. Bir başkasının sevgilisi her zaman koynumuzda… Biz birbirimizin sıçtıklarını yemekten başka bir şey yapmıyoruz.
Sizce neye dönüşmesine izin veriyoruz hayatın?

28 ahkam var

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

etiket menüsü

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu