Hafif bir ilkbahar yeli var dışarıda
Her akşamın bir sabahı
Her sabahın bir akşamı olduğu gibi
Yine akşamı oldu yağmur ile başlayan bir İstanbul sabahının.
Ve ben!
Her zamanki gibi evimde
Yalnızlığıma büründüm sarılar içindeki duvarlar arasında
Bir yanımda kendi kendine yanarak biten sigaram
Diğer yanımda hatıralarım boylu boyunca.
Yanık tütsü kokularıyla gömüldüm yalnızlığıma
Dirhem dirhem yaşadıklarımı, yakınmalarımı
Ve aştığım engelleri düşündüm
Göz pınarlarımda biriken damlacıkların
Yanaklarıma düştüğünü hissettim birden.
İrkildim!
Yanaklarımda hissettiğim ıslaklıkla
Kendime geldim.
Her cihete baktım; suskunluk…
İnadına konuştum
Ne yaptığımı sordum kendi kendime
Hatıralarımla kaybolacak kadar aciz miydim(?) Diye!
Ve toparlandım.
Bir sonbahar akşamı aldığım kararlar geldi aklıma
Doğru yapmışım diye hayıflandım usulca
Şükrettim Allah’ıma
Bana dayanma gücü verdiği için
Bana yaşamak istediğim hayatı sunduğu için
BEYAZVESEN
ben böyle her kasım bir yaş alır,bir takvim eskitir,hediyeler biriktiririm
her kasım geçmiş kasımlar artık daha uzak ve daha çok özlenecektir.
genç ömrüm bile doluyken bunca özlemekle yaş almak giderek daha zor bilirim.
her kasım takvimi,saati bizim uydurduğumuzu
zamanı insanlığın böldüğünü kendime söyler avunurum.
ne yaşadın ki daha aslında?
ömrüne bak kısacık...
her kasım böyle der her kasım aldığım her yaşın bende bıraktıklarını yoklarım hafızamda.
daha dündü evde parti için annemin paçalarına yapışmam..
daha dündü bu soğuk şehirde sonbahar yaprakları toplamıştı birileri benim için
mumlar doldurmuşlardı odama
daha dündü beklemediğim bir anda
deniz aşığı bir adam
midye kabuklarından bir yelkenli hediye etmişti bana.
Sarı yapraklar ağaçların dallarından ayrılalı çok oldu. Hatta yağmurlar süpürdü onları caddelerden aşağı. Ondan sonra da çöpçüler koyuldular işe..
Şimdi aylardan Kasım.. Aralık var bir de..
Kaybetmeye alışık insanoğlunun bir parçasıyım ben de. Senin gidişinden belli değil mi bu?
Gittin gideli hava daha bir soğudu sanki. Kar da yağar yakında. Benim yine kulaklarım kızarır, burnum donar, incecik bedenimle rüzgarda savrulurum kesin. Bir rüzgarın beni uçurup götürebileceğini düşünüp korkarım. Bu soğuk hava da evimde olmayı, senin de yanımda olmanı isterim.
Zaman mevhumu içinde bir yerler de dururuz , anılarımız başka bir yerde.. Unutmayız , kavuşacağımız güne dek eminim onlar bize güç vereceklerdir.
Beni mutlu eden ise; yaprakların daha dallardan kopmadığı , hatta onun öncesinde sıcaklığın içimizi ısıttığı bir sonraki mevsimi birlikte görecek olmamız..
Hayal etmek güzeldir..

Çarşının başından sonuna tenhalığı nedense ilk defa içime dokunuyor bugün. İçim… İçim acıyor her nefesimde. Bulutlardan bana bakan damlalara inat parka oturuyorum. Çoğunu tanıyorum. Gözlerinden doğanlara çok benzeyenleri de. Birazdan inmeye başlarlar bulutlardan. Kokuları korkularımı bastırıyorken… Birazdan.
Bugünlerde gecelerin daha uzun olduğunu öğrendim. Bitmek bilmiyor artık karanlık. Bir de boş odalara daha çok üşündüğünü. Her şeyim aynıydı aslında. Sana anlatacaklarımı biriktiriyorum sadece içimde… Düz ve eğik ama hep sevdalı harflerle… Yazmakla bitiremediğim sessizliklerimi döküyordum kelimelere... Sensizken işte…
Vakit sonbahardır! Güz; güneşin hakim olduğu yaz mevsimine nazire yaparcasına zafer, ay ışığınındır dedi. Bulutların masmavi gökyüzünü bizden saklama vakti geldi artık. Şairler davul zurna eşliğinde karşılarken bu şöleni; kuşların, böceklerin, ağaçların, okul çocuklarının, evi olmayanların sitemlerini duyar gibi oluyorum. Şair nasıl sevinmesin ki rüzgardan, yağmurdan, bulutlardan alacağı ilham için? Peki, kuşlar nasıl üzülmesin ki kaç kanat çırparımda göç ederim sıcaklara kaygısıyla? Yaz sıcaklarını fırsat bilip, sık sık insan içine karışan böcekler nasıl üzülmesin? Ya ağaçlar! Hani şu doğa dediğimiz portreyi hiçbir ressam kullanmadan, bize yeşil bir görsel şölen tadında hazırlayan oksijen kaynaklarımız; sararıp solacaklar! Okulların açılmasına ramak kalan bugünlerde ailesinden ayrılacağını endişe eden bebelerinde kabusu güz! Yaz boyu kafasını koyduğu yerde uyuyakalan bir evsizin daha bulutları gördüğü anda “nerede yatarım ben” kaygısını yaşadığı güz! Cami cemaatinin ezanı beklerken; “havalarda serinledi mübarek” demelerinde ki ilahi serzeniş ya da odaların penceresini ısrarla yoklayan yağmur tanelerinin hırslanışlarıdır güz. Küresel kuraklığa yağmurlarıyla nokta koyacağını sandığımız; aslında iklimlerin değişti gerçeğine inanmak istemediğimiz güz. Mübarek Ramazan ayının bereketine nail olacağımız, bayram sevincini amatör duygularımızla çocukluğumuza çevireceğimiz güz. Hani şu yaz ayının arkasında ki kışın önündeki güz! Evlerde yazlık kışlık takası; sabah trafiğine yağmur eklendiğinde işe geç kalmanın telaşı. Bunca telaşın arasında mutlulukta ver bari “GÜZ”…

Hava pusluydu, hava soğuktu.
Köşedeki lale ağacı yapraklarını sarartıp döküyordu...
Hazinliydi, Hüzünlüydü.
Yüzündü….
Sende döktün gittin ya. Yüzünü….
Tam tamına sekiz mevsim geçirdim bu şehirde.
Sensiz…
Tam tamına dört bahar geçti…
Sevgisiz...
İki tanesi yalancı "ilk"lerdendi…
Gerisi hüzün bozgunu sarı….
alt="" border="0" />Bilmezler benim seni ne kadar sevdiğimi. Bilmesinler de zaten, boş ver. Eğer bilirlerse onu da tüketirler. Sana da, bana da hiç bir şey kalmaz. Çünkü bizler her şeyi tüketerek gösteririz. Sevgilerimizi bile, kendimizi bitirerek.
Yoksa dayanamıyor bu yürek seni bırakıp gitmeye, gönlüm katlanmıyor ki. Ne olur bakma bana öyle. Bak dönüşümde gözlerinden o sonbahar hüznünü alıp, yerine ilkbaharı müjdeleyeceğim sana. Ama ne olur akmasın gözünden o sinsi yağmurlar. Islatmasın yüreğimi. Yoksa nasıl bırakıp giderim ki seni. Sana söz veriyorum. Gidişimle bütün güz yağmurlarını götüreceğim yanımda. Aslında sensiz gidemiyorum ki hiçbir yere. Bakma, bakma ne olur öyle…
