Florian Henckel von Donnersmarck’ın yönetip senaryosunu da kendisinin yazdığı filmde, Martina Gedeck, Ulrich Mühe, Sebastian Koch, Ulrich Tukur başarılı oyunculuk çıkardılar.
Filme giderken içine kapanık, anlaşılması zor bir film sanırım dedim. İlk sahnesinde aldı beni oysa. Aşk, ihtiras, yalnızlık, sistemin tutsakları olmamızın sorgulanması, kaçış yollarının analizi, bir istihbarat memurunun dinleme cihazıyla başkalarının hayatını dinlerken tüm hayatı ve kendini sorgulaması.

Trafikte herkeselaf ediyorsanız, hiçbir mağaza/dükkandan ufacık da olsa tartışmadan çıkamıyorsanız, aileniz bile bazen size katlanamıyorsa teşhis çok açık: huysuzsunuz.
Şöyle bir geriye bakıp gelişen olayları hatırlamaya çalıştığımızda memleketin bir çok yönden baskı ve tehdit altında kaldığı gibi bir izlenim doğduğu anlaşılıyor. Bu izlenim bizim, ülkenin bu durumunu büyük bir sorun olarak algılamamıza neden oluyor. Genelde ise sorunların üstesinden gelebilmek için durup düşüneceğimize, planlar yapacağımıza daha çok dağınık tepkiler vermekle sorunu geçiştiriyoruz. Bu geçiştirmeci anlayış sürekliliğini korursa torunlarımızın işi var demektir. (Belki de çocuklarımızın…)
Bir sorunu çözebilmenin en iyi yolu, tarafsızlığı kural edinip, sorunu bir bütün olarak ve her yönüyle inceleyerek yapılmak istenen şeyi olabildiğince az yanlışla tespit etmekten geçer. Biz, ülke olarak sorun çözmeyi “bilmiyoruz” . Zor değil, buna ülkenin gündemindeki “herhangi bir konuyu” örnek verebiliriz. Pişirilip önümüze getirilen sorunları “görüldüğü gibi” kabul ediyoruz ama madalyonun arka yüzüne hiç bakmıyoruz.