Bulundugu hal-i ye's ü hüzne kahkahazen-i istihfaf oluyor gibi gelen bu samatatin arasindan geçerek "Cakomo" yolunu takip etmeye baslayinca manzara-i tabiatin letafet ve ulviyeti, o geceyi geçirmek için bir melce taharrisiyle bikarar olacak her tarafa münatif nazarina sasaapas oldu.

Ahfadımın düşmüş olduğu umutsuzluk, büyük bir terennüm içerisinde vuku bulunan, bir çokları tarafından istiğrab edilip âkiblerine bakmadan, örümcek insanı vaziyetinde her sabah yataklarında uyanıp, cism-u şahanelerine binlerce akilden fikdan hususu getirip kendilerini şımartıp durmaktan başka bir iş eylememektedirler. Bizler ced olarak umutsuzluksuzluğumuzu, aşkın yek-ü pareliğinin fildişi kulesinde ararken sırtımıza yapışmış zeman yükünün altında ezilip dururuz. Küre-i arzın, bir kaldıraçın bir tarafındaki ağırlığı, karşı taraftaki aksi... Bu minvalde umutsuzluk ve umutsuzluksuzluk, hafid ve ced aynı düzlemde birbirlerine yakınlaşmak suretiyle ne zemanki çarpışırlar, işte o zaman hiçin piçi meydana gelir. Lamia hanım'a gelecek olursak kocasının ötekine olan aşkını buğulu gözlerle dinler.
Yaklaşık 350 libre sikletinde olan peder mükerrer defalar kafama kızılcık sopası ile vurmuş olsa da, kendisi medresede tecribi fizik tedris ettiğinden olsa gerek bu davranışı herkes tarafından yerinde bir tutum olarak algılanmakta idi. Kafama mükerrer defalar yemiş olduğum kızılcık sopası; her defasında çizgi halinde kafamın üst tarafındaki acı, kalbimdeki üşüme ve ağlamamak için tamamen dolmuş gözlerim. Yaklaşık 10 senem böyle geçti. Zaten son senelerde kırılan kızılcık sopalarının mesarifi fevkalade külfet oluşturmakta idi ailemize.
(Burda bir geçiş paragrafı, okuyucu tarafından istenildiği gibi oluşturulacak.)
Untouchablezen'in şiirleri
Daha bi sanki Orhan velipostmodern sanki
Vari
Seninkisi pek bir tecahuli cahilani
Şemsi paşa pasajında
Şemsiyesi buzuşesi seni
Sanki bi bok var laflarda
Hani sanki
ve
Saire
buralarda
Laf laf laf
Gir gotume
Al sana
İtimat
Ve al sana
sadakat
Şimdi dur
Dur
da dinle
Hep konuşma Öyle
Ben ağırım dur bir dakka
Ben konuşurken de duşunme oku
Tamam mi?
Yoksa siktin
Armut
Olur kafana pabuç gibi damdan sakan kadın ın letafetine haiz olan cemaati muşkuliyeden her bir ferdin patlıcanının gotune girmesiyle mundemiç olan ahvali meczupane olur sana dersi arifane.
Tilavet, arifane yoktur sözlerimde bahane
Kelimelerim kırmızı bir halı önüne
Sende var koca bir taşak
Bende var ufacık bir bıcak
Bıcak girdi sana oldu ufacık senin taşak
mazur gör beni
Bi izninllahi
mustahdem ki
you re my
Hazleem you re my dostdem….
Sendeki duruhul furuh
Bende ki hüsnul surup
Birleşerek ancak olur
Hasbil gurup… çok mutsuz ve umutsuz
Suya daldım bu gece,
Balıklarla yüzdüm.
Konuştuk saatlerce senden,
Ben anlattım onlar dinledi.
Sonra sazan geldi elinde saz,
O çaldı, biz söyledik.
Bir an unuttum seni,
Sonra bir yengeç takıldı ayağıma,
Canım yandı, geldin aklıma.
Sudan çıkmadım o gece,
Sabah suyun yüzünde; tepemde güneş,
Midemde balıklar,
Tiksinti ve nefretle uyandım.
En çokta senden nefret ettim,
Beni sensiz yapan senden…
2000
Nedense kelimelerin içinde "a" ile "e" arasında bir savaş vardır gibi gelir bana. A genelde savaş galibi olur. Şimdi e siz potkal gelecek birilerinin aklına boşverin onu. "E" harfi sanki böyle enerjili, zeki, "A" ise ağır, ağdalı, abla gibi. Şimdi çift tırnak arasına aldım harfleri doğru mu bilmiyorum. Oldum olası soru işaretlerine de uyuzum. Sanki anlaşılmıyor soru sorduğumuzda, dibine işaret ekleyeceğiz. Belki benim kafam basmıyor da aslında çok işe yarar bir şeydir. Noktalama işaretleriyle aram iyi değil. Sanırım bu yaştan sonra da olması zor gibi. Şimdi hefif'ten bahsedecektim, böyle bir giriş yapayım dedim. Dikkatimi çeken mevzu yazılan yazılarla, peşi sıra girilen ahkamların alakasız olması; enteresan vede esrarengiz bir durumda: yazılardan ziyade yazarların ön planda olması. Mesela adamın biri çok uzun yazmış diğeri ahkam yazıyor "çok uzun okuyamadım ama güzel bir yazıya benziyor"; bu ne büyük bir saygısızlık. Ya ben anlamıyorum bu ahkam, okuma işlerinden yada bir terslik var. Şimdi böyle bir yazı yazdım hefif hefif tartışalım. Ben anlamıyorum mümkünse 5 yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlatmanızı cümlenizden istirham ediyorum. Birde bilmek isterim bu durumdan muzdarip bir tek ben miyim. Bu arada bana kızabilirsiniz daha dilbilgisi kurallarını bilmeyen bir adam gelmiş yazı yazıyor; olabilir; anlatabildiğim kadarıyla meramımı anlatmaya gayret ediyorum. "E" harfiyle çok eşşeğin olması; "A" harfli aptalların galip olmasını sağlıyor savaşta...
Biz Kolombio'da iken günde 15 saat tarlalarda çalışır, bir göz oda evde kalırdık. O zemanlar en büyük eğlencemiz bir çay demleyip, sigara yapıştırıp iki kelam edip uyumaktı. Hayallerimiz vardı o zemanlar. Bir çiftlik evi alıp sebze meyve yetiştirmek, hayvanlarla uğraşmak. Sonra amerika'ya inandık ve amerika'ya taşındık. Şimdi tek hayalimiz taksitlerimiz bittiğinde arabamızı değiştirip yeni bir eve geçmek; ve koltuk takımlarını değiştirmek.
Not: Bu yazı alabildiğine anlaşılır yazılmıştır. Kolombio; kolombiya demektir. Kolombiya'ya kolombiyalılar kolombio dediklerinden öyle yazdım. Sigara yapıştırma deyimi; tütün sarmak manasında kullanıldı. Amerika'ya inanmak ise Godfather filminin ilk 10 dakkasında geçmektedir ve anlam olarak taşı toprağı altın istanbul'a göçen köylülerle bizi eş tuttum.
Sanki tüm düşüncelerim bir fanusun içinde
Dışta olanların farkındayım ama çıkamıyorum içinden
Size sorarım ne zaman çıkar düşünceler fanustan
İyiliksever bir adam bizi bıraktığında mı denize…

Sarsak gülümsemesiyle bana elini uzattı en sevdiğim 114. arkadaşım. "Nasılsın", "iyi misin?" gibi soruları peşpeşe yöneltmeye başladı. Hayatta en nefret ettiğim şey bir sorunun sırf sorulmak için sorulmasıydı. Kendisine en kısa şekilde cevap verip rita'yı gözlemeye koyuldum. "Birini mi bekliyorsun?" diye sordu bana o pişkin tavrıyla. Tamam dedim içimden, sakin olmam gerekiyor; yoksa biraz sonra en sevdiğim 114. arkadaşımın katili olmak zorunda kalacağım diye düşünürken Rita geldi. En sevdiğim siyah elbisesini ve üstüne yeşil renk babaannesinden kalma hırkasını giymişti. En sevdiğim 114. arkadaşımın gözleri açıldı; rita'yı görünce. Rita o güzel tebessümü ve üzerindeki nar ve vişne karışımı kokuyla tek yanağıma bir öpücük kondurarak bana sarıldı. O piç kurusu ise Rita'nın arka tarafında kalmış ve kızı süzmekteydi. Hemen en sevdiğim 114. arkadaşım sizi yeni açılmış bir yere götüreyim dedi. Ben gerek yok dedim; tabi rita "neden olmasın Matyus" dedi, "değişiklik olur" dedi. Eğer lanet olası bir değişiklik yapmak isteseydim bu değişiklik; şu siik kafalı japon askeriyle olmazdı dedim içimden. Unutmadan aynı sarsak soruları-şu tanışma faslında sorulan- rita'ya da sormuştu bizim japon askeri. Rita nerden bilsin böyle insanların sarsak sarsak niyetlerle sarsak sarsak işlere kalkışabileceğini. Neyse gittik japonun dediği yere; bize portakal soslu ördek rostosu ile chianti söyledi. Herhangi lanet olası ortalama bir şarap içmişliği olan birine sorsanız chinatinin sadece kaşar peynir ve dana rostosu ile içileceğini bilirdi. İroni yaptığını düşünerek üstünde pek durmadım; zaten spor gazetelerindeki ironilerden alışmıştım bu duruma. Bizim japon güle oynaya bir şeyler anlatıyor ve bizim ritaya yaklaşmaya çalışıyordu. Rita wc'ye gittiği vakit; japona, "ritaya yanlışlıkla bile dokunursan seni öldürürüm" dedim.Rita o güzel kokusuyla masaya geldi, japonla konuşmaya devam etti, bizim japonda rita'ya dokundu. Bende 7.65 firebird parabellum marka gümüş kaplama silahımla japonu öldürdüm. Bütün yemek yeme yerindeki siyah beyaz giyimli insanlar korku içinde bana bakıyorlardı. Garsona polisi aramasını ve bir bardak john daniels getirmesini söyledim. Ördeğimi bitirdim. Rita'nın gözlerine baktım. Peçeteyle dudağımı silip Rita'yı alnından öptüm. Başıma bir iş geleceğini zaten o amerikan tebessümünden anlamalıydım.