
Hepimiz zaman zaman kendimizi mutsuz hissediyoruzdur,böyle hissetmek içinde kendimizce önemli nedenlerimiz vardır.Mesela bir erkek ne zaman tam olarak mutluyum der,sırtını koltuğuna yaslayıp işim var iyi de kazanıyorum,aşkım da var seviyorum dediğinde mi? Yeterli mi acaba aileler de mutlu mu peki ya eşin ya da sevgilin o da mutlu mu acaba? Peki ya kadınlar niye mutsuz aynı nedenlerle mi olabilir mi,onların sırtında yeterince yük yok diyenlerinizi duyar gibiyim,neden olmasın?
Yeni mezunlara iş dünyası ne sağlıyor ? Kariyer siteleri ? Danışmanlık şirketleri? Deneyim aslında herşeyin kapısını açıyor,eğer daha okurken gerekli stajlarımı yapsaydım hayatım başka bi yöne gidiyor da olabilirdi.Bir kamu yöneticisi için kpss ve devlet şıklarını eledikten sonra koskoca bir deniz kalıyor:özel sektör.Bir kısmımız hala kendisini yetiştiriyor,değim yerindeyse ufaktan başlamaktansa üstten başlarım sonradan yıllarca tırmalayıp zorlanacağıma şimdi yardırırım.Yurtdışına giderim,yüksek lisans yaparım,peki yine yeterli olacak mı,gözler doyacak mı?...Valla ben ufaktan başlayıp yavaşça tırmanmayı seçtim kendimce,baktımda öyle bir konuşuyorum ki ooo işe başlamışım baklava börek...Hayır hala iş görüşmelerine gidip geliyorum kendimce tartıp biçiyorum en yakın zamanda holley para kazanıyorum,ana baba parası yemekten kurtuldum diyebilmeyi umuyorum,ha yanlış anlaşılmasın bu durumdan ailem şikayetçi falan değil isteğim sadece ayaklarım üzerinde durabilmek...
Geçmişi unutmaya çabalamak o kadar zor ki,hele de unutamayacağını hep kalbinin,aklının bir köşesinde anılarının yer edeceğini bilerek...Size birşey sormak istiyorum 2 sevgilinin ellerinde olmayan nedenlerle(isteyerek ayrılma durumlarında cevaplar daha net oluyor) istemeden,ayrılmak zorunda kalmaları durumunda,geriye dönüş kapıları sonuna kadar kapandığında fakat hala birbirlerini sevmeleri durumunda ne yapardınız?Hayat devam ediyor 'show must go on 'mı derdiniz yoksa imkansız diye birşey yoktur beni ben yapan kararlarımdır sevgimin arkasında sonuna kadar dururum diyerek olmicak duaya amin mi dersiniz?Duruma göre değişir diyorsunuz sanırım...
Ne yapmalıyım hal hatır sormak dahil hertürlü iletişimi kesmeli miyim,kendime sorduğumda kendimi unutturmak için başka bir çözüm bulamıyorum,peki karşımdaki?Birden kaybetmiş olma duygusuyla intaharın eşiğinde dibe vurmuş bulursa kendini?
Ne kadar da güçlüyüm diyorum bazen kendime çünkü hayat benim için devam ediyor,zaman olacak herşeyin ilacı biliyorum bu yüzden sabırsız değilim.Şuan içimdekileri kusmak istiyorum ama yapamıyorum,yapmıyorum.Yaşıtım gençliğin sevda sorunsalının üzerine eklenen hayat kaygısı bunalıma itiyor ister istemez,işsizler bir el kaldırsın!
Aslında en zoru evde oturmak galiba,elimin altında onca yapılacak iş var,hali hatrı sorulası dostlar ama istemiyorum içimden gelmiyor bir türlü...
Winamp ta sürekli Scorpions 'Maybe i maybe you','stilll loving you','Lonely nights' çalıyor,çalıyor,çalıyor burdan uzaklara çok uzaklara yolluyorum,saygılar...
Uzaklar bizim içimizdedir...
Dünyanın en ulaşılmaz noktası içimizdeki yıkık şehirdir. İnemeyiz içimizdeki şehre. Caddelerinde gezindikçe bir masalın parçası olduğumuza inandıran şehri saadet artık gittikçe genişleyen bir düşler mezarlığıdır. O sisli mezarlıkta göreceğimiz her kıpırtı, işiteceğimiz her ses ürkütür bizi.
Hiçbir açıklama aydınlatamaz, şahit olacaklarımızı. Mantığımızda küçük bir gedik açılır. Bir boşluk doğar, etrafındaki yıkıntıları yutarak büyür.
Hiçbir şey o boşluğa direnemez.
O boşluğa giren hiçbir şeyde girdiği gibi çıkamaz.
O boşluk ki arkadaşları, tanıdıkları, gökte dilek tuttuğumuz yıldızları, tüm yaşamı ve umudu içine doğru çeken bir kara delik gibi, korkutucu bir uğultuyla uğuldar göğsümüzün içinde.
Boşluktan yuvarlana yuvarlana derinlere düşer yıkık şehir. Yedi kat derine, kızgın korlardan, lav havuzlarından bambaşka bir aleme geçer: Orası cehennemimizdir!
Hikayesini arayan içten bir cümleye rastlamaktan, bedenine kavuşmak isteyen acemi bir hayaletle karşılaşacakmışız gibi ölesiye korkarız!
Yerle bir olmuş mütevazı bir ev hayalinin penceresinde bekleyen bir yüzün canımızı yakmasından, bir köşeden yolumuza çıkacak küçük anı parçalarından, çocukluk alışkanlıklarımızı hatırlatan birinden uzaklaşır gibi utançla uzaklaşırız…
İnemeyiz içimizdeki şehre. Yakalanmaktan, elleri kelepçelenecek bir suçlu gibi alıkonulmaktan ve bir daha oradan çıkamamaktan korkarız...
Sırtımızı döner gideriz, ta en baştan. Denize karışan ihtiyar bir geminin güvertesinde, kendi kendimizden sürgüne gönderiliriz...
Yeni bir şehir kuracak gücü kendimizde bulana kadar savrulur dururuz yabancı sularda.
Acının güçlü kolları bir zaman sonra bırakır kendini.
Sıcağa alışır gibi alışırız acıya, sürgüne alışır gibi alışırız kendi kalbimizden kaçmaya.
Bir zaman olur, milyarlarca an bir araya gelir de bir saniyeyi tüketmez. Ama bir an olur ve işte o anda geçiveririz eşiği. İşte o an, tevekkülle kabul ederiz yenilgiyi. Bir bakışıyla bin bir anlama bürünen o yüzler, o düşler siliniver ömrümüzden.
İşte o bizim kırılma anımızdır.
Hiç bu kadar cesur olmamışızdır. Hiç bu kadar çaresiz.
Hiç bu kadar yabancı ve hiç bu kadar hissiz.
Kimilerimiz ise kaçamaz içindeki harabelerden. Kaçmaz. O yıkık şehir cennetidir. Kopamaz. Çam kokan bir kartpostal tepesinin eteklerine oturmuş, uzakları hatırlatan o resme bakarken aslında oradadır.
Bütün dünyanın beyaza kestiği karlı kış gecelerinde gittikçe eksilen insan kalabalığının arasında ilerlerken, önünde uzayıp giden kaldırımlarda değil, içindeki şehrin sokaklarında yürür.
İhtiyarlar acıklı acıklı gülümserken, hikayesini bilen aşina gözler bir çeşit küçümsemeyle bakışlarını üzerine dikerken, onlardan kaçar ve vahşi yaratıklarla dolu bir ormandan medeniyete kavuşmuş gibi minnetle sığınır içindeki şehrin harabelerine…
Yağmurlu bir akşam vakti dudaklarından dökülen içten bir cümlenin boynuna kollarını dolar, iki kişilik dinlediği şarkıların ateşten notalarıyla dans eder onunla.
Ve ışıl ışıl canlanır yıkık şehir...
Tam 13 yıl önce...
Eylül 1994...
Kazandığım üniversitede fakültemde ilk günüm. Çok kalabalık. Çömezler grubu olan biz yeniler etrafımıza bakıyoruz şaşkın şaşkın.
Kantindeyim. Kahvemi aldım, oturdum, sigara yaktım bir tane. Aslında kendimi tuhaf hissediyorum. Tuvaletlerde gizli gizli içilen sigaralardan sonra okulun kantininde kahveyle tüttürmek...Of, ne güzel bişeymiş üniversiteli olmak!
Derse gitmem gerek. Yavaş hareketlerle toparlanıyorum. Kapıya geldim...Heyecanlı mıyım ne? Başım dönüyor sanki.
İçeri girmek için adım atıyorum, ve tam o sırada kapıda kocaman bir çocuk beliriyor. Arkadaşlarıyla saçmasapan şakalaşarak dersten çıkıyorlar. Önüne bakmak zahmetinde bulunamayacak kadar kaptırmış kendini geyik muhabbetine. Çarpıyor bana! Hem kocaman, hem dikkatsiz, hem gürültülü!!!Çok sinir oluyorum! Suratıma bakıyor, gülümsüyor, "Özür dilerim..." . Ben biraz fazla yansıtmışım suratıma ne kadar sinir olduğumu...Birden toparlanıyor ve "Kızdırdık sanırım güzel bayan?" diyor, o an bana sırnaşık ve küstahça gelen, ama tanıdıkça dünyanın en sevimli gülüşü olduğunu anlayacağım bir tebessümle...
"Biraz dikkat etseniz! Bir tek siz mi varsınız koridorda? Cık cık cık!" diye gereksiz asabi bir tepki verip sınıfa giriyorum. O adamın hayatımın geri kalanını ne kadar çok etkileyeceğini bilemeyerek...
Birkaç hafta geçiyor. Artık arkadaş grubum var. Civcivler gibi her yere beraber gidiyoruz. Çömeziz ya:) Okulu daha iyi tanıyoruz artık. Hatta hepimizin gözümüze kestirdiği yakışıklıların ya da güzel kızların nerelere takıldığını da biliyoruz. Halen sürmekte olan liseli kızlar ve erkekler halimizle dolanıyoruz ortalıkta. Kapıda üstüme çıkan kocaman çocuk da heryerde çıkıyor karşıma. Off! Sinir şey! Bir de gözünü dikip bakıyor utanmadan!
İlk vizelerimiz...Heyecanlıyız yine. Sınavlarda daralan bir öğrenci olduğumdan, yine çabucak bitirip sınavı kendimi kantine atıyorum. Bir kahve, bir sigara...Bizimkiler de illa ki süreyi sonuna kadar kullanacaklar, belli. Canım sıkılacak onları beklerken...Ne yapsam ki?
Arkamda bir ses: "Nasıl geçti?". Aaa, kocaman çocuk? Bana mı soruyor? Etrafıma bakıyorum...E burda bir tek ben varım...Üstelik sırıtıyor yüzüme bakarak...Hımm...Evet, demek ki bana bu soru..."İyi.." diyorum sadece. Hoop, karşımdaki sandalyeye oturuyor! Hey Allahım! Hem kocaman, hem küstah, hem sırnaşık, hem yüzsüz!!!
...
gerisi mi?
gerisi hayatıma kazındı zaten...
konuşuyoruz saatlerce...
Heryerde karşılaşıyoruz. Tesadüf bu ya!...
Söz verdiriyor bana. Maçını izlemeye gideceğim. Uyuyakalıyorum o gün...maçın son dakikalarına yetişebiliyorum ancak. El sallıyorum beni görsün diye. Görüyor! Ve "Bir sonraki sayım senin içiiiin!!!" diye bağırıyor sahadan tribüne! Aman Allahım! Herkes bana mı bakıyor? Yanaklarım mı kızardı? İçim kıpırdıyor:)
ve atıyor bir sonraki sayıyı! Alkışlıyorum ellerim acıyana kadar!
Maçtan çıkıyoruz ve yürüyoruz bizim eve doğru. Bize yemek yapacak...Alışverişimizi yapıp eve geliyoruz. Diğerleri de geliyor ve hep beraber yemeği hazırlıyoruz. İçki içeceğiz...Rakı! Büyüdük ya!
Sofra hazır...
Kocaman çocuk yanımda. İçki içmeyi beceremeyen kocaman çocuk:) "Ya arkadaşlar, gülmeyin ama ben 1 kadehte sarhoş olurum! Ben yavaş gideyim, tamam mı?" diyor. Çok sevimli!!!
"Peki" diyoruz. Biz çok sıkı içeriz ya sanki! 2. dubleden sonra herkes zurna:)
Şarkılar söylüyoruz...
Dedikodu yapıyoruz...
Gülüyoruz...
gece ilerliyor...
Elimi tutuyor korkarak, masanın altında... Bakıyor sesim çıkmıyor, alıyor elimi iki kocaman elinin içine, masanın üstüne koyuyor. "Oh be!" diyor! "Oh be! İyi ki içirdiniz bana! Hayatta tutamayacaktım yoksa bu eli!" :)))
...
Sonraki 7 ay boyunca çok şey öğretiyor bana kocaman çocuk...Artık benim için "kocaman adam" oluyor...
Bağırmadan kavga etmeyi öğretiyor. Pilav yapmayı bir de, tane tane...Sarılıp uyumayı...Kimseyi yargılamamayı...
"Çocuğumuz olsun bizim bir sürü!" diyor durup durup..."Hatta hemen gidip evlenelim, hemen olsun çocuğumuz!" diyor...Gülümsüyorum...
...
sonra bir gün gidiyor, ve başkasının teninde yaşıyor geceyi...
Çok pişman, anlatıyor karşıma geçmiş..."Bilirsin içemem ben..İçkiliydim..." diyor...İçim çok acıyor benim...Çok acıyor. Düşündükçe, şimdi bile...
Affetmek istiyorum, deniyorum...Olmuyor...
Gidiyoruz birbirimizin hayatından...Ağlayarak.
"Saçını kestirme sakın" diyor kapıdan son kez çıkarken.
Kestirmiyorum hala...
...
Amerikalılar'ın birçoğu hayatlarını at gözlükleriyle sürdürüyorlar. Niye mi? Şöyle ki; Amerikalılar'a göre ya onlardansınız ya değilsiniz. Etraflarını görmemek için bu gözlüğü tercih etmişler. 11 Eylül saldırılarından sonra, hükümetleri müslüman ülkelerin çocuğu terörist olarak gördüler. Hatta bırakın müslüman ülkeleri diğer hristiyan ülkeleri bile neredeyse öyle itham ettiler. BM konferansalrında ya bizdensiniz ya da değilsiniz gibisinden tehditleriyle başka ülkelere saldırma kapısını araladılar. Birçok Amerikalı, Türkler'i halen kafalarında fesle hayal ediyor. Karikatüristleri halen öyle çiziyor. Adamlara ben Türk'üm dediğinizde "Ha, Arap yani hı?" gibisinden saçma sorularla yanıt veriyorlar. Tarihten bir haber milletler kendileri. Onlara göre bir tek kendi bildikleri doğrular doğru.
Şimdi kardeşim sen Amerikan düşmanı mısın derseniz şöyle yanıt veririm: Düşmanım kimse ben de onun düşmanıyım. Bu Arap da olur, Japon da olur, Amerikalı da olur. Irk ayrımı yok. Dost olanla da dost olurum. Peki nedir bu milletin bize karşı olan bu tutumu? Bence bu adamlar bizden halen korkuyorlar. Neden mi? İşte yanıtı. Amerika, tarihinde sadece Türk milletine vergi vermiş bir millet. Doğal olarak bu da onlara çok koyuyor. Amerika gibi bir süper güç tarihindeki bu lekeden bir türlü kurtulamadığı için Türk milletini sürekli olarak uyutmaya ve tekrar canlanmamasını sağlamaya çalışıyor. Bunu nasıl yapıyor derseniz: İşte at gözlüğü, dağıtıyorlar yıllardır kendi eğitim kurumlarında ve halklarının bazı şeyleri öğrenmelerini istemiyorlar. Bizim ülkenin ekonomisinde onların pazar payı var olduğu için ellerini eteklerini çekmekle tehdit etmeleri de yeterli. Ülke batar mı böyle bir şey olsa. Bence batmaz. Zorlanırız ama batmaz diye düşünüyorum. Belini kısa sürede doğrultur. Şimdi bir de şöyle bir hırs var adamlarda ki 3 kıtaya resmi yollardan harita üzerinde bir türlü yayılamıyorlar. Bunu bizim ecdadımızın yapması da onlara bayağı bir koyuyor. Nasıl oluyor da kılıçla savaşan adam makineli tüfekle savaşan adamdan daha çok toprak sahibi olmuş diye dövünüyorlar. Şu aralar bir Ermeni Tasarısı tutturulmuş gidiyor. Tasarı geçerse Türkiye'de halkın birçoğu Amerika'yı istemez hale gelecek biliyorlar. Zaten şu an bile halkın birçoğu Amerikan karşıtı olmuş durumda verilen sözlerin tutulmamasından ötürü. Terörle mücadele adı altında işgal ettiği topraklardaki terörü durdurmaması zaten yetiyor. Bu vergiye bağlama olayı o kadar koymuş ki hınçlarını çuval geçirerek gidermeye çalışıyorlar ki bu zaten onların eline pek bir şey geçirmiyor. Esasında halen hırslarını alabilmiş değiller. Bu yüzden de Türkler ne yapsa bizim haberimiz olmalı diyorlar. Esasında çekiniyorlar. İşte tüm sıkıntıları bu. Aynı şeyleri bir kez daha yaşarlarsa tarihten silinmekten çekiniyorlar. Çünkü karma milletler topluluğu olunca öyle oluyorsun. Sağlıcakla kal Amerika. Geçmişini unutma. Çünkü, buradakiler yapılanları unutmuyor.
Nasıl bir kazmayım ben ya, bu kadar haketmeyen bir adama aşığım ya! Unutamıyorum. Arıyorum. Kimseyle uyuyamıyorum. Kimseye niye yemek yapmıyorum onun dışında, hizmet etmiyorum.
Bu kazma sanki anlıyor? Odun! Ya hak ediyorum ben. Yapma o zaman. Hayvan. Ne var. Hani bi laf var ya, deveye diken insanı siken aynen öyle..
Adam nasıl ya, hasta ediyor beni, hiç kaile almıyor, bu kadar mı odun olunur onca güzel lafa bir şey demiyor. Ama sorun onda değil ben de. Ben arızalıyım. Kazmalık ben de. Dünyada adam kalmadı.
Böyle çıldırtan bir adamı niye özlüyorsun ya! Kazma. Nerde benim karizmam ya. Bakma yüzüne köpeğin. Arama, görüşme.