Geçen gün elime bir kitap geçti bir yerden, Kashna felsefesi-Uyku üzerine yazılmış. Kitabın kapağında büyük puntolarla ‘SADECE APTALLAR 8 SAAT UYUR’ gibi iddialı ve sinir bozucu bir başlık görünce ilgimi çekti tabi. Kitabın yazarının isminin altında yazan açıklamayı okuyunca tıpkı kitabın ismi gibi yazarının da hafif ukala bir insan olduğu kanısına vardım. Kitabın yazarı olarak tahmin ettiğim ismin altında ‘DÜNYANIN EN AKILLI İNSANI’ yazıyordu. Bu aşırı iddialı ve gereksiz bir tanımlamaydı bence zira bunu, kitabının altına yazdıran birinin ne kadar akıllı olduğunu düşündüm bir süre.
Kitapta yazılan şeylerin birçoğuna katılsam da yazarın okuyucusuna gösterdiği bu tavır çokta hoşuma gitmemişti doğrusu. Günde 8 saat yerine 4 saat uyuyan bir insanın ikinci bir hayat kazandığına,8 saatin zamanımızın büyük bir kısmını bizden çaldığına dair sağlamalar, hesaplar yapılıyordu kitapta. Hatta birçok bilim adamı, fizikçi, matematik dâhisinin bu şekilde yaşadığı ve en önemli buluşlarını bu zamanlarda yaptıkları söylenmiş. Kitapta yer yer hak verdiğim ve katıldığım ince noktalar vardı tabi ama gelelim benim uyku üzerine düşüncelerime. Uyku üzerine yazmadan önce bu konuda bana katılacak birkaç kişi olduğunu hayal etmek, benim bu yazıyı yazmama ilham verdi doğrusu.
Günde dört saat uyuduğumuz zaman bu uykunun bize yeterli olacağı kanısındayım fakat dört saatin üzerinde uyuduğum her gün benim seçimim ve insiyatifimdedir. Uyku benim için çok özel bir yere sahip. Yatağım, yastığım, başucumdaki kitaplar ve yatak odamın kendine has dinginliği ve sessizliği benim için günün en anlamlı zamanını geçirdiğim bir dünya. Bu dünyadan kapımı aralayıp çıktığımda bir yaşam mücadelesi, savaş alıp başını gidiyor hayatımda. İstediğim saatte yatmak mutlu ederken beni, sistemin istediği saatte kalkmak canımı sıkıyor çoğu zaman. Önce yüzümü yıkayıp traş olmak zorunda kalıyorum, malum dışarıya saçı başı dağınık çıkarsam hemen kötü çocuk oluyorum bu yerde. Sonra ütülü, güzel kıyafetlerimi geçiriyorum sırtıma, onlar benim etiketim oluyormuş toplum içinde. Kısacası yapmak zorunluluğuna girdiğim binlerce işi binlerce duygu içerisinde yerine getirip kendi dünyama çekildiğim yer, sistemin beni yönlendirdiği kumandanın kırıldığı zaman, yatak odamdır benim için.24 saatin ortalama 16 saatini uyanık geçirdiğim bu sisteme 4saat daha bağışlamak hiçte işime gelmiyor açıkçası. Yatağıma uzandığımda, vücudumun yavaş yavaş gevşediğini, kafamdaki düşüncelerin yerini huzura bıraktığını hissetmek çok güzel bir duygu benim için. Hepimiz günün en dingin zamanını şüphesiz yatağımıza uzanıp uyku moduna geçtiğimiz dakikalarda yaşarız. Ben hep kendi içimde o gün yaptıklarımın ve gelecekte yapacaklarımın muhasebesini yaparım o zamanlarda. Gün içerisinde aldığım kararların en sağlıklısını da o zaman alırım. Nefes alış verişimdeki dinginlik ve huzur düşüncelerime yansır. İnsanın yaşam süresinin ortalama 60 yıl olduğunu var sayarsak, hangimiz bu kovalamaca ve amansız yarışın hüküm sürdüğü sistemde bir 60 yıl daha ömrümüzü uzatmak isteriz.
Hiçbir zaman, adını saat koyduğumuz 24 eşit zaman dilimini daha ne kadar uzatırım gibi bir düşüncem olmadı açıkçası. Saat ve zaman kavramının, sistemin gereği olduğu için bulunduğu ve kullanıldığı bir olgu olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde baktığımda pazar ile pazartesi, sekiz ile on arasında bir fark olmadığını ve bunun insanın doğasında olmadığını düşünüyorum. Konuyu daha fazla uzatmadan ve dağıtmadan şunu söylemek isterim ki; bana göre insanın uykusundan kalkması gereken en iyi zaman kendi istediği zamandır. Herkese günaydın!

Günlerdir uykusuzum. Çalışıyorum. Deli gibi. Durmadan. Koşarcasına. Başka hiçbir şey yok....
Suyun şıpırtılarını duyamıyorum...
Günde ortalama on beş saat çalıştığım oluyor, sırf isim yapmak için... Opsesifçe.. Görülmesi umuduyla.
Ayrıca her an aşağıya inip eczaneden, bir Lustral almamak için kendimi zor tuttuğum zamanlar yaşıyorum. Bilirim çünkü, bir yılda 15 kilo aldım, bulaşmak istemiyorum bir yandan. İradeli davrandım son dört ayda toplam 12 kilo verdim.
Zor. Sadece iş olsa? O zaman daha kolay olacak.
Bulunduğum iş yerinde, dayanamayıp sekreterin msnini sildim.
Herkesin dosdoğru önüne baktığı o yerler var ya, salıveriyordun gözyaşını umarsızca.
Vapur beklemek bu yüzden güzeldi, sanki beklediğin vapurdu tam da kalbinin orta yerindeki hüznüne kan ter içinde dört bir yana koşturarak kahkahalarla karışık çığlıklar atarak kovalamaca oynayan bir grup çocuğun tasasızlığını, mutluluğunu ve özgürlüğünü yapıştıran.
Hele bir de yıllara sanki senin kulağında meydan okuyan o ezgiler de sızıverdi mi ortakulağından içerilere doğru… Değmesindi kimsecikler sana değil mi?... Keyif sandın bunu ve bir ömürdür bozmadın…bozmadın…
Seviyordum. Hani “her insanın karşısına bir kez çıkar” savsatası var ya ona inanmamı sağlayabilecek bir insandı. Memleketine gitmişti bir haftalığına. Özlemiş miydin sorusu ne saçmaydı. İlk saat değil de bekli de ikinci saatten itibarendi özlemim.
Ankara’dayım. Su yok. Var ama yok.

“Burası önceden senin bildiğin güzellikte iken bir kısım görevliler! gelip bizden mekanlarımızı 4’te biri fiyatına almak istedi. Haliyle karşı çıktık. Karşı çıktıkça engellerle karşılaştık, içki ruhsatımız olmasına karşı içki satışımız yasaklandı ilk olarak. En kötüsü ve en son olarak gördüğümüz Çubuk-1 barajı artık kanalizasyon kokuyordu. Tertemiz olan çevre artık bok gibi kokuyor. Ama dayanıyoruz, satmayacağız. “
Dünkü yapılan açıklama, çubuk1 barajının millenme nedeniyle tamamen boşaltıldıktan sonra kullanılabilir olacağı yönündeydi. Kanalizasyon deposu yapacağınıza, temizleseydiniz zamanında diyesi geliyor insanın.
Bunlar aslında küçük bir parça, dün de 60 günlük olan suyun aslında 200 günlük olduğu söylentileri ortaya çıktı.
Neyse sadede geleyim. Yapılan aşikâr. Kuraklık ve su krizleri bahaneleri ile yakında su kaynaklarımız, nehirlerimiz, barajlarımız özelleştirilip satılırsa şaşırmayın. Nasıl elektrik kesintileri dayatılarak nükleer santral kurulmaya çalışıldığı gibi. Sakın şaşırmayın. En iyisi biz şaşırmamak için şimdi bir güzel uyuyalım. Kıçımızı açıkta da bırakmayalım. Neme lazım.