Köy enstitüleri öldü, nasıl bilirdiniz?
A) Türkiye’nin kaybettiği en büyük değerlerden biri,
B) Ülkemizin kaçırdığı trenlerden en önemlisi,
C) Eğer hala yaşasaydı bizi, dünyaya yön veren bir ülke konumuna getirecek olan projeydi,
D) Bütün gelişmekte olan ülkelere örnek olacak bir eğitim sistemi
E) Komünist yuvasıydı
E şıkkını seçen zat! Bu yazı sana göre değil, tek etmende fayda var.

“En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir”.
Başlamam gerekiyordu, ilk adımı atmıştım çoktan. Kendimi seviyordum, ama bu değildi burada bahsedilen. Ya da anneannemin yatmadan önce kulağıma fısıldadığı masallarda olanlar.
İlk olarak onlarca post-it’e bunu yazmam gerekti. Yerleştirme planı ise şu şekilde idi: Odamın duvarlarına 7, mutfağa 6, bilgisayar monitörüne 2, banyoya 5, koridora 5, ve evin değişik yerlerine olmak üzere toplam 39.
Seviyordum. Hani “her insanın karşısına bir kez çıkar” savsatası var ya ona inanmamı sağlayabilecek bir insandı. Memleketine gitmişti bir haftalığına. Özlemiş miydin sorusu ne saçmaydı. İlk saat değil de bekli de ikinci saatten itibarendi özlemim.
Liseye başladıktan bir sene sonra evimizi değiştirdik. Karşı komşumuz şansımızdan olsa gerek çok iyi ve dünya tatlısı bir amcaydı. Haliyle tontondu.

Uykumda bir düş gördüm, bir suç düşü. İnsani bir suç değil de küçük bir tahta kutunun ya da geometrik kübün, eğer bu tür nesnelerin bilinci varsa, hissedebileceği ümitsiz, çaresiz bir mutsuzluk gibi; mutlak varoluş suçu.
—Beni seviyor musun?
—canım benim, sevemem, sen çok gençsin ve bir gün bana bir bakacaksın, cildim kurumuş, kırışmış, beni fazlasıyla iğrenç bulmaya başlayacaksın; ama o vakit gelene kadar, sana ne kadar düşkün olduğumu senden gizlemek için elimden gelen her şeyi yapacağım.
Düşümde 11 yaşındaydım.
Sabah uyandığımda, gece ki seslerin beynimin bana oynadığı bir oyun olduğunu düşünüp hatta unutup kahvaltı hazırladım kendime. Mantarlı omlet, nane dere otu ve nar ekşisiyle süslenmiş domates ve kızarmış ekmek kafiydi. Kahvaltının keyfini çıkarıp kahvemi de alıp odama geçtim montaj için.
Düşün etkisi vardı hala üzerimde, hala 11 yaşındaydım belki de.
Dokunulmazlar diyince aklınıza şunlar gelebilir:
Ya Untouchables filmi ya dokunulmazlığın arkasına sığınan milletvekilleri ya da az da olsa Hindistan’da ki kast sistemi.

Uyarı: Bu yazı çocuk bünyelere ait küfürleri barındırır. Bazen tebessüm, bazen sinir, çoğu zaman da mide bulantısı yaratabilir. Hatırlamak istemeyeceğiniz anıların kapılarını açabilir.

Takip ettiğiniz üzere küfür üzerine çok konuşuldu belki daha çok konuşulacak. Konuşulsun, ne olursa olsun boş geçtim bunları. Gelin eskilere dönelim. İlkokul bahçelerinden, lise sıralarına koşalım, kullandığımız ve duyduğumuz küfürleri yaşlara göre ve gerektiğin de örneklerle destekleyerek enikonu hatırlayalım.
Kadın ya da erkek, cinsiyetimiz her ne olursa olsun kozmetik ürünlerini az veya çok hepimiz kullanıyoruz.
Kimisi hoş kokmak için, kimi terlememek için, bazısı görüntü adına, kimisi de hepsi için…
Bunlar değişebilir elbet ama aldığımız ürünlerin, içeriklerinde bulunan terimlerin ne ölçüde bilinçli kullanıcılarıyız.
Ortamı keyiflendirmek adına ilk olarak alkolle başlayalım. Efendim kokteyllerinizi alıp takip edin beni…

Akşamları balkona çıkıp şehir ışıklarına bakmayı seviyorum; cadde boyunca, tepelerin orada mavi mavi parlayan ateş böcekleri, çocukların oynaştığı ve dinlendiği, kadınların makarna salatası yaptığı kahverengi çatılı evler, köpeğiyle sonbahar yaprakları arasında sopa atıp yakalama oyunu oynayan aileler, binlerce, binlerce, birbirinin tıpkısı, sıcak günler.
Kapı çaldı. Delikten bakma gereği duymadan kilidi boşaltıp açtım evimin kapısını sonuna kadar. Karşımdaydı, bana bakıyordu, tebessümdeydi. Şaşırdığımı belli etmemeye çalışsam da yetenekli olduğumu sanmıyorum.
- iyi günler. Nasılsın?
Selin, ayrıntıları tam olarak bilmesem de bizim apartmanda oturuyordu. Bilmediğim kısımlar çok olsa da ilk sırada olanlar apartmanda ne durumda bulunduğuyla ilgili idi; binada ev sahibi mi yoksa misafir mi, ev arkadaşı annesi mi yoksa sevgilisi mi?
Geçen hafta ilk defa apartmanın ikinci katında rastlamıştım ona. Asansörün kapısı açıldığında gün ışığı ile birlikte göğüs uçlarımda çimdik etkisi yaratmıştı. Siyah saçları, anlamlı, hüzünlü kahverengi gözleri vardı. Genç ve güzeldi. Ruhu var gibi görünüyordu ayrıca. Geçen gün verdiğim penseyi mi getirdi acaba, onun için mi çaldı bu saatte kapı mı?
- “normal” dedim
Sol elinde, kulpu hiç de ellerine yakışmayan bir çanta vardı. Diğerinde ise üstü, siyahın şimdiye kadar gördüğüm en koyu tonlarından birine sahip bir bezle örtülmüş, kafesi andıran köşesiz bir nesne vardı. Anlayamıyordum. Tamam, kapımda onu görmek, büyüleyici gözlerine, fondan gelen müzik eşliğinde gözlerimle vuruşlar yapmak, teninde gezinen kokunun hangi parfüme ait olduğunu tahmin etmek güzeldi, hoştu. Ama ellerindeki çanta ve o köşesiz nesne de neyin nesiydi.
- Bu saatte rahatsız ediyorum ama senden bir ricam olacak.
Korkuyor da bende kalmayı mı teklif edecekti, yoksa “çamaşır makinem bozuldu şunları yıkar mısın” mı olacaktı ricası. Yoksa en olabilme ihtimali yüksek olan “anahtarımı içerde unutmuşum yarın çilingir gelene kadar misafir olarak kabul eder misin beni” mi diyecekti.
- Dinliyorum.
Saniyeler sonra söyleyecek olmasına rağmen hala benden beklediği ricayı düşünüyordum. Fazla makyajı yoktu suratında, saçları da öyle zaman ayrılarak yapılmış değildi, öylece tek bir yerde toplanmıştı. Ne yemek yapsam acaba karnı da acıkmış olabilir. Hemen orada menüyü oluşturdum; körili tavuk ve pilav.
- Teyzem. Bursa da ki teyzem yoğun bakıma kaldırılmış. Zaman kaybetmeden yanında olmam gerek, kalacağım süre belli değil o yüzden senden ricam; gelene kadar bu sende durabilir mi?
Apartmanın ara ışığı sönmüş sadece evin girişindeki lambanın ışığı vuruyordu suratına şimdi. Elindeki kafesi andıran siyah örtülü köşesiz nesneyi çoktan kaldırmıştı bile. Tereddütteydim aslında, çok da tanımıyordum. Ama paranoya yapmanın zamanı değildi şimdi. “Saniyeler geçiyor xerre. Biran önce bir şeyler söyle, istemediğini ya da çekindiğini düşünecek. Bu düşüncelere kapılmasını engelleyecek bir şeyler söyle.”
- Olumlu.
Şimdi loş ışığın vurduğu yüzü tebessümdeydi. Elleri boş olsa sarılacaktı belki de. Ya da ben öyle hissettim. Menüyü çoktan değiştirmiştim; pilav.
- Çok teşekkür ederim, büyük bir dertten kurtardın beni. İhtiyaçlarını karşılamana gerek yok ben hallettim, iki gün idare ederler. Bir köşede dursun öylece. Örtüyü de kaldırma, kaldıracak olursan da bir şey yapmadan önce benim gelmemi bekle. En geç iki gün sonra gelirim.
Rahatlamış gibi görünüyordu, üstündeki ağırlıktan kurtulmuş gibi. Ama tebessümünü bilinçli kullanıyordu. Yükünü paylaşmıştım, mutluydu. Genç ve güzel.
- Anlaştık. Seni beklerim.
Kısa bir minnet ritüelini sunduktan sonra vedalaştık. Kapıyı arkasından bakmamaya gayret göstererek kapattım. Yemek yemeden önce, Selin’in ben de kalan son nesnesini odamın köşesinde, gözüme kestirdiğim uygun bir yere indirdim.
Yatağa girdiğimde Selin’in en son giderken ki görüntüsünü hatırlamaya çalıştım. Olmadı, bir sonrakine daha iyi hafızalamam gerektiğini düşündüm. Uyumam gerekiyor.
Bulimia kısaca, kişinin çok kısa zaman aralıklarıyla aşırı miktarda gıda tüketip daha sonra kilo vermek için uygun olmayan yöntemlere başvurması olarak tanımlanıyor. Yeme güdüsünü kontrol altına alamayan kişiler, aldıkları fazla gıdadan kurtulmak için çeşitli yöntemler kullanıyorlar. Bunlardan en sık kullanılanı ise kusma yöntemi.

