Gecenin bir yarısı… Bir şarkı düşüyor aklıma. Ve sensiz... Ve kimsesiz... Yalnızlığım başucumda sayıklıyor, “dememiş miydim?” diye. "Ben hep buradayım ama o gidecek... Dememiş miydim? Bir gün yine döneceksin bana ve ben açacağım kollarımı sana". İşte o anda anlıyorum asıl yalnızlığın sensiz kalmak olduğunu ve asıl yalnızlığımın senin gidişinle çıktığını saklandığı yerden. Yaşadığımız anlık mutluluklar geliyor aklıma ve yaşayabileceğimiz sonsuz güzellikler dikiliyor karşıma. Bakışları bile yakıyor içimi... Koruyamadınız diyorlar bir bir, bizi saklayamadınız kendinize ve ben hesap veremiyorum sensizliğin orta yerinde onlara... Sen olsaydın diyorum içimden, sen olsaydın susturabilirdim onları. Sen olsaydın hiç konuşamaz, hiç üzemezlerdi oysa... Yâda biz onları hiç üzmezdik sen olsaydın...
Sessizliğe bürünmeliyim belki, belki yine yeniden çıkmalıyım uzun yürüyüşlere. Uyumak sadece vakit kaybı artık, uyurken bile durmuyor düşüncelerim susturamıyorum onları. Sadece sükûnet, sadece sakinlik, sadece dinginlik ihtiyacım.
Yine bu denizin kıyısındayım. Yine ay’ın deniz üzerinde oluşturduğu yakamoz tarlalarını seyrediyorum. Sessizce hareket eden ve her hareketinde ne kadar canlı olduğunu yüzüme su damlalarıyla vuran kapkara camdan kelebeğin ışıkla dansını izliyorum.
Sadece seyrede biliyorum onu. O içimi deniz tuzuyla kavuran yakamoz kelebeğini. Bulunduğum yer çok uzak ona ulaşamıyorum. Ben ne kadar yaklaşsam da, o benden o kadar uzaklaşıyor. Işığıma olan hasretimi bu kahreden mesafeler yüzünden bitiremiyorum. Doğru gülersiniz tabi. Şu küçücük dünyada, bu denizin kıyısın da, uzaklık nedir ki yakamoz tarlasına. Boğulma korkusu mu yoksa? Yoksa boğulmayı göze aldım da başka korkular mı engelleyen?
Haddinden fazla gürültücü bir kilidin çıkardığı sesin ardandan evindeydi adam. Onu girişte bağdaş kurmuş yaşlı bir heykelin düşlerinin kokusu karşıladı her akşamki gibi. Çiçeklerini öldürüp kurutan; soluk renkli yastıklarla dolu yatağının üzerinde unutulmuş gibi atılmış; müzik aletine bakarken buldu kendini... D minör adagio presto... Parmakları istemsiz birer uzantıydı sanki isteksizce ama kesin vuruşlarla dolaşıyordu... Birkaç tekrardan sonra kendine geldi. Çoğu geceler uyuyakaldığı, sert zemininin yüzünde iz bıraktığı mutfak masasına geçti… Hani şu elmaları durmadan ikiye ayırıp yiyemediği masanın başına… Tam ortada dimdik duran muma dokundu parmağının ucuyla… Cebinden ateşini çıkarıp yaktı mumu… Yalnızca mum ışığı aydınlatıyor şimdi odasını…
Evet, kabul ediyorum. Benden daha büyüktü bu hayat. Sen bunu okuyorsun ama BEN olmadığını bilmelisin. Gitmem gereken yolu biliyorum. Gözlerindeki o korkunç mesafe kadar daha yol almalıyım. Böylece belki ulaşabilirim sana. Kendimi bile kandırabilirim bu yüksek dozdaki düşlerle.
İnancımı çoktan kaybettim, yâda benden çaldılar. Artık tabularımı bile kendim yazıyorum. Öyle ki bu spot ışıklarının
altındaki fareler yâda köşelere saklanmış aç köpek gölgeleri bile durmadan aynı mısraları fısıldıyorlar kulaklarıma. Kaybedeceksin onu diyorlar. Yeteri kadar konuşamadım biliyorum. Ama duydum bu tıkalı kulaklarımla güldüğünü.