Annem arkamdan sesleniyor; “kahvaltı yapmadın yine!”. Evet kahvaltı yapmadım. Okula gitmeliyim biran önce bizim kızları bulup her şeyi bir solukla anlatmalıyım. Bahçeden koşar adımlarla çıkıyorum. Gözüm onun penceresini şöyle bir yalayıp geçiyor. Dün ne yaptım ben? Yine ikilem içindeyim. Okula doğru hızlı adımlarla yöneliyorum. Bahçede tanıdık yüzler arasında bizimkileri arıyorum. Emel orada işte! Diğerleri gelince mi anlatsam yoksa hemen çıtlatsam mı dün olanları? En iyisi beklemek. Biraz da gizemli bir ifadem olmalı. Günaydınlaşıyoruz Emel’le. Ne haber, ne yaptın, nasılsın faslı. Yüzünden düşen bin parça. "Ne oldu bir sorun mu var?" diye soruyorum "yok" deyip geçiştiriyor. Umur etmiyorum. Benim hikayem daha orijinal. Diğer kızlar geliyor. Fatma ve Nursel arka sıradan dürtüklüyorlar hafta sonu çalıştın mı diye. "Ya evet bir çalıştım ki sormayın" diyorum. Offf… Sabrım kalmadı, hoca sınıfa gelmeden iki satır olsun konuşmalıyım. Anlatacaklarım yarım kalırsa daha iyi olur, acayip merak ederler…
Yağmur ince ince yağmaya devam ediyor. Bahçeden koşar adımlarla çıkıyorum. Sanki az önce işaretle beraber yürümeyi teklif eden ben değilim. Göz ucuyla bakıyorum ama sanki gözlerime perde inmiş. Bu o mu? Emin miyim? İyice hızlanıyorum. Meyilli yoldan aşağı doğru koşturmak daha kolay. Arkama bakamıyorum geliyor mu acaba? Ama çok büyük bir kabalık bu yaptığın diyorum kendime. Ne yaptım ben? Ah Nemci ah! Senin yüzünden bütün bunlar…
Gideceğim yer birkaç mahalle uzakta. Ancak kanat takmam lazım gözden kaybolmak için. Yaklaşıyor sanırım. Evet! “Merhaba” deyip beni durduruyor. Arkamı dönüyorum. “Ben Yüksel” deyip elini uzatıyor sıcacık bir gülüşle. Dikkatli bakamıyorum yüzüne, gözlerimi kaçırıp elimi uzatıyorum. “Merhaba, ben de Seda” diyorum ama karşıdan gelen tepki kanımı donduruyor. “Ebru değil miydi?” diyor. Kulaklarım tıkanıyor, nefesim kesiliyor birden. “iki ismim var diyorum. Yüzüm kızardı mı acaba? Allah kahretsin! Yalanın sonu bu işte. “Hiç tecrübem yok ama kurnazlık yapıp adımı değiştirecek kadar cin takılıyorum akıllıyım ya” diye düşünüyorum. Kendime küfrediyorum. Durumu toparlamak lazım. Camdan cama işaretleşme bir oyunmuş meğer, şimdi daha bir gerçekle karşı karşıyayım. Benim amacım bu muydu? Göçmen kızını beğenenlere inat. Flörtmüş. Ne flörtü.? Korkuyorum. Sanki bütün mahalle camlara üşüşmüş beni izliyor.
Yaşamımda dönüm noktası, sisli puslu mart ayında bir Pazar günü. Günümüzden 28 yıl önce. O gün annem canciğer
kuzu sarması arkadaşı Nemide teyzeye ev oturmasına giderken bana “sen de akşamüzeri dört gibi gel, geç kalma. Akşam ağabeyin de oraya gelecek beraber döneriz. Yağmur yağarsa bahçedeki çamaşırları içeri al. Oyalanma derslerini bitir” diye sesleniyor.
Oh!.. evde yalnızım. Sigara?.. Sigara yaksam bir tane... ağzım kokar mı acaba anneme? Yok canım... niye koksun? Hem bak kaç saat var daha dörde.
Yakıyorum... İlk koku muhteşem. Kibritte mi keramet bilemiyorum. Şöyle elimi ileri doğru uzatıp yanan sigaranın ucundan çıkan büyülü dumanı izliyorum. Bu sefer içime çekiyorum dumanı tedirgin oluyorum aynı zamanda. İki nefes daha... Pişman oluyorum. Çünkü geçen sefer Leyla ile denemiştik bu dumanı içimize çekmeyi. Sonuç berbattı. Ne yaptım diye hayıflanıyorum.