Bir yanda, televizyonlarda hemen hemen her gün para dağıtan yarışmalar, bir yanda yıllarca emek verip üç kuruşa emekli olan insanlar. Birbirinden ne kadar uzak gibi görünse de, göründüğü gibi değildir her şey. Tek bir yarışmada binlerce yeni paraya bir anda sahip olma kolaylığı!!! getiren sistem, yıllar boyunca emeğini çalıştığı işe vakfeden insanlara o kadar anlayışlı davranmaz. Bir parmak bal çalınan ağızlar, bu yarışmalar ve daha pek çok enstrüman, zaten yoksulluğun pençesine bırakılmış topluma bir ur gibi yerleşir, hazırcılık denen kötülüğün yeşermesi için var gücüyle katkısını yapar. İnsan güdüsünün kolaya zayıflığını besleyen bu ruh durumu bir yana, çalışanın haklarından yapılan kısıtlamalar, hak arama çabalarına getirilen baskılar, kayırmacı iş bulma sistemi gibi gerçeklerde yeni sistemi pek güzel beslerler.
Bir çalı dbinde dünyaya geldiysen eğer...
Dağ yoncalarının kokusu dolduysa ilk nefesinle
ciğerlerine...Deve dikenleri arasında emeklediysen...
Ağaç dalından at bindiysen çayırlarda...Ormanı,kuşları, domuzu, ayıyı tanıdıysan. Tavşanı gördüysen ymuşacık.Kuyruk
savuran tilkiyi tanıdıysan.Binbir çeşit çiçeği,böceği ,
karıncayıizlediysen.Ağustos böceğini dinlediysen.
Geceleri ateş böcekleri ışltısında dans ettiysen.
Yarasa gördüysen karanlık mağaralarda.Kartalı
gördüysen yalçın kayalıklardaki yuvasında.Keklik
gördüysen kınalı, kargaları da sevebildiysen.
Kopamadıysan dağlardan, gecesi çekiyorsa seni
aya, yıldızlara.Gündüzleri koyu gölgesinde ıhlamurun, düşlere yolculuk ettiysen.Düşlerin
alabildiğine geniş, alabildiğine uçsuz bucaksızsa.
Düşüncelerine kimseyi sokmuyorsan, karışamıyorlarsa sana.Düşünme yasalarını kendin yaptınsa eğer... Pirinç ayıklar gibi ayıkladıysan
bir, bir...
Hayat bu... Doğarız, yaşarız ve ölürüz. Doğanın belli bir kuralı diyorlar bu döngüye. Kimimiz normal bir biçimde yaşarız bu döngüyü fakat bazılarımız beklenmedik, istenmeyen ya da doğduğumuzda bizimle beraber olan ve asla ama asla ölene kadar bizi terk etmeyecek bir takım sıkıntı/dert/hüzün/zorluk ile yaşamaya çalışırız.

Doğduk fakat bunun farkında değildik, ihtiyacımız olan şeyler olmadı mı oldu tabi ama biz bulmadık bu ihtiyaçlarımızı karşılayacak yolları. Çünkü küçücüktük bir de masumduk... Birileri bir şekilde hep yanımızdaydı. Büyüdük, büyüdük ve büyüdük... Okumayı bile öğrendik. İşte bu anlar bizim farkında olmaya başladığımız anların en başlarıydı belkide. Tabi ondan öncede aklımız fikrimiz vardı ama okullu olmuştuk ve öğreniyorduk, kendimizi geliştiriyorduk. Her gün hayat bizim için bir macera gibiydi belkide. Bazılarımız için belkide farklı bir anlam ifade ediyordu ama herkes için bir şekilde olağandı. Tek bir şey var ortak olan bizler için; hayat hayattır, başlar ve biter.
İçimizdeki çocuk ve biz.
Yaşarız. İçlerimizde çoğalırız. Kendimizden birer iç çocuk çıkarıyoruz.
Yaşamak için geçerli sebepler ve nedensizlikler kuşağı .
içimizdeki bir İZ..bizİZ.
Bir yerde su sesi korkutucu olur sadece. Sanki büyük bir kavga varmış gibi gelir insana. İcin titrer hava soğuktur. Rüzgar denize gaz verir o da Allah ne verdiyse... Kayalar isyan etmiştir artık yeter dercesine yalvardığını zannedersin. Kumların başı dönmüş bu çılgınlıkta onlarda heyecanlı, canlı ve aynı zmanda asi olmuşlar. Tıpkı insanları gibi kumlarda asi hırçın... Niye biliyor musunuz? Karadeniz öyle hızlı çarparki kıyıya damlacıklarıyla yıkar seni maşaallah. Karadeniz ismi gibi dibi kara deniz, sonu kara deniz... İklim şartarı yaşam kosullarını belirler, yaşam koşullarıda insanların karakter ve özelliklerini. Herkes bilir farklı coğrafyalarda farklı insanlar yetişir. Ahhh Karadeniz! İnsanını bu kadar mı benzetirsin kendine... Herkes derya karadeniz erkeğinden uzak duracasun... Asi olurlar ve hırçın... Üzerine fazla gidilmez tıpkı karadeniz gibi yani hafif costuysa hafiften dövüyorsa kıyıları varmayın üzerine. Kendini yerken sizide yer bitirir. Karadenizliler hırçın olur demiştim ya bu özelliklerini denizin rüzgarın yanında dağlarından tepelerinden de almışlardır. Yemyeşildir dağları sanki diğer renklere küfreder gibi yok sayar gibi alabildiğine yeşil insnanın midesi bulanır oksijenden... Bu dağlarda yaşamak için yüksekliğe karşı çıkmak lazım bu yerde nefes almak için gerçekten hayatta olmak lazım ve isyan etmek lazım seni rahatsız eden herşeye isyan... Kim kurtulabilir bu dalgaların isyanından ve yüce dağların dumanından ikiside alır içine hapseder seni tıpkı kendi insanı gibi ve kurtul ordan kurtula bilirsen...


Süresiz aşkların süreli birliktelikleri gibi ışıl ışıl çağlayan, içinden huzur geçen rüzgarların tadı gibi temizlenıyorum şimdi yavaş yavaş.
Düşüncerler değil düşüncesizliklerle kirlenen ruhumu yağmurlara vurdukça bütün kızıl bulutlar ruhuma iniyor gibi ürperiyorum.
Tanrıya dönüşü yaşıyorken sessiz sessiz dökülüyor kaşlarımın üntüne saçlarım.
Nan kokusundaki bereketlilik gibi düşündükçe o’na gidişimi hayal edebiliyorum sık sık.
Ben soyunuyorum sana dıyorum. Tüm lekelerimi çıkarmış ilahinin tınısını bekliyorum
Bir ses versen de gelsem diyorum. Etime sardığın ruh anlamını yitirdiği günden bu yana
Sesinin hasreti ile geceyi gündüz gündüzü gece ediyorum.
Bir yanda sarı siyah bir film şeridinden geçen et kokan bir hayat, bir yanda ahrimi ve ahrilerimi bütünleştirecek olan olan sen ebedi ışık.
bil ki.. bekliyorum sesini..
Her geçen gün birileri bu yaşadığımız dünyadan ayrılıyor. Kimi büyük bir devlet adamı, kimileri emekli, bazen sevdiğimiz bir sanatçıyı kaybederiz bazen de evcil hayvanımızı. Bu dünyadan giden bütün sevdiğimiz dostlarımız, ağabeylerimiz, yakınlarımız için göz yaşı dökeriz. En fazla 1 hafta ağlarız gidenlerin arkasından ve sadece aklımıza getirmek istediğimizde hatırlarız bir resme bakarken mesela… Etrafımızda ne çınarlar yitip gidiyor ve bazen farkına bile varamıyoruz. Her geçen saniyede yüzlerce aileden feryatlar kopuyor dünyada ama kulaklarımızı tıkıyoruz.
Son yolculuğuna uğurladığımızda, görevimizi yapmış olmanın verdiği huzurla evlerimize dönüyoruz ve bir daha açmamak üzere bir defteri kapatıyoruz. Yeni bir tanesi konuyor önümüze ve biz ona yazmaya devam ediyoruz. İyisiyle kötüsüyle mutlaka hatıralarda bir şeyler kalıyor ve diyoruz ki “o bunu başardı” ya da “o bize bu eseri kazandırdı”. Bu cümleleri söylediğimizde içimize bir buruk kıskançlık dalgası giriyor neden o bunu yaptı da ben yapmadım diye. “O heykel benim heykelim olabilirdi.”, “Yüz yıllar boyunca insanlar heykele bakıp benden konuşa bilirdi.” ya da “Neden o neden ben değilim?”
Neden o?
Çok basit bir cevabı var bu sorunun. Çünkü o öldü. Sen hala yaşıyorsun. Bir kitap yazabilecek kadar ömrün var hala. Birisine bir iyilik yapacak kadar nefesin var. O olamamanın sebebi; o arkasında insanlığa bir sürü armağan bıraktı. Ya sen?
Sen ne yaptın insanlık için? Senden sonra gelecek nesil için hangi taşın altına elini soktun da, şimdi gelmiş “Neden o?” diye soruyorsun?
Bir gün yolumuz mutlaka ölüler diyarına düşecek. Bundan şüphemiz yok ama biliyorum ki o diyara gidene kadar bizler bu dünyada yaşıyoruz ve çekip gittiğimizde kendimizden bir parça bir şey bırakırız. Belki bi’ kitap, belki bi’ film, belki bi’ şarkı, bir şiir, bir dize…
Bizler tarihin derinliklerinde kaybolmuş, diğerlerinden çok ama çok uzakta bu dünyada bıraktıklarımızla yaşıyor olacağız.
Ben bu gün size dün gece okuduğum kitap hakkında neler hissettiğimi aktarmak istiyorum. Kitap okumak yazmaktan daha kolay ve keyifli bence. Gece 03:00 'a kadar elimden bırkamadığım zaman zaman da gözlerimden yaşlar inmesine engel olamadığım bu kitap. Helede kitabın içeriği hakkında bilgiye (yaşayarak yada çokça duyarak) sahipseniz. Nihat BEHRAM'ın ''DAR AĞACINDA ÜÇ FİDAN''. Bu arada bu kitabın belgesel anlatı olduğunu da belirtmek isterim. Ben 68'ler kuşağını birebir yaşamadım ama çocukluk yıllarımda 75-80 arasını hiç unutamadım. 80'lerde çocuk sayılacak yaşda idim. Buna rağmen abimin üniversitede (İ:T:Ü:) okuması nedeni ile belkide pek çok olaydan haberim var. Bir kaç yıl boyunca radyo ve televizyonlardan haberleri anne ve babamın pür dikkat korku içinde dinledikleri günleri (İst.dışında idik o zamanlar), ( aman evladımız hakkında ne duyacağız diyerek ) unutmam tabiki mümkün değil. Şükürler olsun biz kötü bir haber duymadık. Ama ya duyup yürekleri halen yananlar için ne diyebilirim ki. Neyse ben aktarımıma döneyim.
Kitabı bırakamadım an be an içinde yaşadığımı hissedip çok etkilendim. Daha öncede bu kitabın içerdikleri kişiler ve konular hakkında kitaplar okumuştum. Fakat bu çok başka. Çünkü anlatılanlarla bu gününü karşılaştırdığımızda çok da haksız olmadıklarının görebiliyorum.
Yazık ne diyebilirim. Bildiğim en önemli şey bu ülkenin bu güne gelebilmek için Başta Mustafa Kemal ATATÜRK ve onun silah arkadaşları vede milyonlarca şehitimizin haklarının nasıl ödenebileceğidir. Bize bırakılan Ay,Yıldızlı bayrağı (hürriyetimizi,cumhuriyetimizi, hatta varlığımızı temsil eden) bizde bizden sonraki kuşaklara aynı temizliği içeriğinin bize getirdiklerini kirletmeden sonraki nesillerimize aktarmakdır isteğim. Şahsım adına elimden geleni yapacağım.