
babamı görmek için hastaneye gittiğimde gördüğüm manzara beni öyle etkiledi ki;
bir adam vardı hasta olan ve onun eşi her gün geliyormuş hastaneye merhabalaştık.
babama evi yakın mı acaba buraya dedim.
değilmiş iki dolmuşa biniyor ve öyle gelebiliyormuş.
bilinçli izlemedim ama hep gözüm takıldı ve onlarla sohbet ederken bu olaylar yaşanmaya devam etti.
kadın eşinin yemeğini yedirdi,ortalığı toparladı sonra kolonyalı mendille eşinin bütün silinebilecek yerlerini sildi.
sonra ben babamla özel sohbete başladım kadında sandalyesini çekip eşinin hasta yatağına yaklaştırdı ve erkeğinin elini ellerinin arasına almış,sanki masaj yapıyormuş gibi okşuyordu.

Sen bana ne çok yakınsın ne de çok uzak.
Koyduğun tüm mesafelere rağmen yüreğimdeki en önemli yere sahipsin. Seni sığdıramıyorum içimde..
Reflekslerimize hakim olamadığımız o ufak adımlarla daldık hayatına. Bir erkeğin gerçekten büyüdüğü tek an “baba oldunuz” u duyduğu anmış ya, nokta olduk bizden önceki yaşantının bittiği paragrafa ve üç yaprak yeşerdi büyük aşkının arzusunda.
Babasına aşık bir kızın ona benzeyen bir beyefendiden başkasıyla pek mutlu olamayacağını duyardım küçükken, şimdilerde anlıyorum bazı şeyleri. Kimseye ihtiyacım yok, pekala yalnız da yaşlanabilirim, duvarların eskiyişini seyretmesem de kutu gibi evimin kendi zevkimle döşenmiş salonunda koltuğuma gömülüp istediğim müziği dinleyip istediğim kitabı okuyabilirim. Ayakkabılarımı içeriye girip öyle çıkartabilirim hep kızdığınız gibi. Ama hayatımın her aşamasında gizli bir soru zihnimin kapalı kapıları ardında yüzsüzlüğüyle bekledi, bekliyor ve bekleyecek. “acaba o ne düşünürdü”.. Senin düşünce ufkun, senin zekan, senin güvenilirliğin ve affediciliğin tüm kavgalarımızı ve anlaşmazlıklarımızı bir çırpıda süpürüyor zihnimden. Hep sana ters düşüyorum sanma, her tezat lamba sana bir basamak daha .. Evet, yavaş yavaş benimsiyorum ben bir sürgünüm.. Hiçbir gruba, hiçbir genellemeye, hiçbir zümreye, takıma şuna buna ait değilim ve belki de bu tek tabanca, bu muhalefet canavarı seninle yükseltti zihnindeki dalgaları. Artık her şeyle dalga geçebiliyorum. Senin güvenini kaybetme ihtimalini düşündüm de şimdi, korkunç bir kaza gibi yaralardı hayatımı.
Parlak bir ışığın tenimde yarattığı dalgalanma
istemsiz yayılan sıcaklık
tıpkı bir düşmüşçesine
Gerçekten banyodayım
Tıpkı hayat
Bir çocuğun düşleri değil mi?
Yoksa bir başkamıdır yaşanılanlar?
Bu olmadığını, şu olduğunu sandığımız!
Hatırlamak bile geç bazen
Hatırı sayılır yorgunluk
Ve eşsiz bir sukunet
Kendime gelmem zaman aldı
Ne aldı bilemem
Gazetede tarihler değişti
Birde yeni projeler geliyor
Oradan çıkarıyorum…
Değindim
Yerindim
Gücendim
Hikaye böyle
4 kedisi ile yaşıyordu. 5 gün kendisinden haber alınamadı, polis eşliğinde kapıyı açtıklarında, kesif bir koku ile karşılaştılar, içeri giremediler. İtfaiye erleri gaz maskeleriyle içeri girdiklerinde, korkunç bir görüntü ile karşılaştılar. Yerde yatan kadın, yer yer parçalanmıştı. Kediler etrafında idi, biri yanaklarını yemeye çalışıyordu...
Kaldıramadılar, tuttukları yer ellerinde kalıyordu. Ceset torbasına koyabilmek için çok uğraştılar, dayanamayıp dışarı çıkan görevliler, sürekli kusuyorlardı...
*************************************************************************
Bildik sıradan bir gün, yine yalnızım, değilim aslında kedilerim ve ben.. Acıktılar demek ki,
Mamalarını vereyim ve bende birşeyler yesem iyi olacak. Sabahın köründe elimde viski bardağı, oysa birşeyler yemek için açmıştım buzdolabının kapağını... Ne zamandır bu durumdayım, kocamı terk ettiğimden beri mi? Yoksa en son babamı toprağa verdikten sonra mı? Kardeşim yok, sadece kuzenler.. Ve arkadaşlarım, bir gün yok olsam beni ararlar mı acaba??
Bilim ve teknoloji öyle büyük bir hızla ilerliyor ki...
Son yıllarda ivmesini de artırdı. Her gün yeni bir icat yapılıyor,
daha öncekiler geliştiriliyor. Daha birkaç on yıl öncesinin teknoloji
harikaları bugünün antikaları haline geldi neredeyse.
Teknolojinin gelişiminde bir ilginç nokta daha var.
Bazı şeyler ilk kullanılmaya başladığında lüks sınıfına girer. Çoğu zengin için itibar sembolü olur. Daha sonra, ortalama gelir düzeyindaki insanların da alabileceği zorunlu ihtiyaç sınıfına girer. Daha sonrasında ise eğlenmek ve hava atmak için kullanılan bir aksesuara dönüşür.
bir ağaç bilmediğim ismi
misk- i amber çiçekleri
kokusu bana gerçek
gerçek benim için
sırf sıfıra sevmekten
el çekmek mi
sanki gibi ve belki de
fark edilen gerçekten geçerken
bugün bildiğim kadar
düşünmek yine tekrarda
yeniden eskiyi
anılarla baş başa olan anlar
akıl der gönlümden şifa dualar
kollayıp koklayıp öpen kalabalıkları
yalnızlığındayım rüzgarın
nasılda güç bu
güçlü müyüm gerçekten
Küçücük ömrümün öğrettiği en temel iki gerçek;
1.) Aitlik
2.) Sahiplik
dünyada gerçekten ama gerçekten bu iki kavram kötü hiçbirşey yok. İnsanı durup düşündüren bütün yaşanmışlıklar (ve dahi yaşaNAMAmışlıklar) bu iki kavram üzerine kurulu ( bana göre tabikide)
Elbette 10 sene farklı düşünüyor olacağım, belki birçok madde daha ekleyeceğim bunlara, belkide gözardı edeceğim bunlar dahil herşeyi.
Kendini bir şeye ait hissetmeye çalışmak, ya da bir şeyin sahibi hissetmeye çalışmak.. ikisinin sonucuda hüsran. Asla hiçbirşeye/hiçkimseye sahip olunamaz ve asla biryerlere/birilerine ait olunamaz. Olunmamalı!. insan kendine yapmamalı bu kötülüğü..
İnsanları anlamak zor.
Küçük şeylerle mutlu olabileceğimizi bildiğimiz halde neden mutlu olmuyoruz. Ufak şeylere çok çabuk sinirlenebiliyor fakat küçük şeylerden mutlu olamıyoruz. Devamlı bir mücadele. Öyle bir mücadele ki gırtlak gırtlağa. Bir adım çıkabilmek için gerekirse 10 başı eziyoruz. Küfür ediyor, aşağılıyor ya da susuyoruz. Paylaşmak için değil, bir şeyler koparmak için uğraşıyoruz.
Böyle davranıyoruz çünkü hayat gerçekten zor ve pis. Böyle davranıyoruz çünkü ezilen taraf biz olmak istemiyoruz. Onlara kızarken onlar gibi oluyoruz. Çarkın dişlilerine katılıp yağlanıyoruz, yağlıyoruz. Zamanla aynadakinin kim olduğunu kendimize sormaya cesaret edemiyoruz. Aynaya bakmaktan korkuyoruz. Ama hala pis değilmiş gibi davranmaya devam ediyoruz. Aslında bunu düşünecek zamanımız bile olmuyor. Çünkü hızla dönen bu çarkın dişlilerinden biriyizdir artık. Nereye gittiğimizin, ne hale geldiğimizin farkında bile olmuyoruz. Hayattan keyif almayı, eğlenmeyi, sevmeyi ve sevilmeyi unutuyoruz. Yaşamayı sadece hayatta kalmak sanıyoruz. İşte o zaman aslında yaşayan cesetler oluyoruz. Gömülü olanlardan tek farkımız nefes alıyor oluşumuz. Belki de yatacak mezarımız olmadığı için hala nefes alıyoruz.

Yaşamımın neresinde gerçekten ben varım?
Okuyup vatana millete hayırlı biri olmak lazım denmese, okuyup bu çaba içine girer miydim? Evlenip çoluk çocuğa karışmak lazım diye öğretilmese, sultanlar gibi mi yaşardım? Reklamlarda, kataloglarda görüp beğendiğim eşyalar bana sunulmasa, evimi yine böyle mi döşerdim? Kadın dediğin şöyle olmalı böyle olmalı diye kesilip atılmasa, olamadığımla mı kalırdım? Para şuraya buraya harcanmalı, şunlar bunlar alınmalı diye zannetmesem, zengin mi olurdum? İyi evliliğin kuralları belirlenmese, daha iyi bir eş mi olurdum? Çocuğu iyi yetiştirmenin kilosuyla doğru orantılı olduğu varsayımından bir kurtulabilsem, kızımın her yemek yemeyişinde daha mı sakin olurdum? "Kaç yaşında olduğumu bilmesem kaç yaşında olurdum?"* Bir vatandaş, bir eş, bir anne olarak hiçbir şey bilmeseydim yine böyle biri mi olurdum?