Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan 22dakika.org'da: "Heroes'tan yeni promolar"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Etiket:

yeraltı edebiyatı hakkındaki yazılar:

geçen cumartesi delirdim. bütün birhan keskin kitaplarını aldım. iki saat sürdü tüm şiirlerini okumak. öyle iyi geldi ki. hatta pazar günü de "birhan keskin suskunluğu" başlıklı bir deneme yazdım. yayımlayabilirim inşallah.
kim bağışlayacak beni'yi, ba'yı, y'ol'u edinin okuyun. size de iyi gelecek. altın portakal şiir ödülünü aldı ya şair ba adlı kitabıyla, metis yayınları, sempozyumu kitaplaştırmış yayımlamış, dayanamadım onu da alıp okudum. birhan keskin şiiri ve ba, su gibi içtim resmen. zihninizi açıyor, bir şiiri esas nasıl okumanız gerektiğini öğreniyorsunuz..
betty blue'nun peşinden ayrıntı'nın yeraltı edebiyatı'na devam..bu kez eşiktekiler'e başladım. yine çok iyi. betty blue'nun bittiği yerin 5 sene sonrasından başlıyor, eşiktekiler.
buket uzuner'in karayel hüznü adında bir öykü kitabını da okuyorum bu arada, bitmek üzere.
bir kitaptan daha bahsedecektim, silindi gitti aklımdan..

0 ahkam var

sabah akşam bu kliple, bu şarkıyla yatıp kalkıyorum. radikal, yaptığım röportajı yayımlamadı, pek keyfim yok. betty blue bitti. fena çarpıldım aslına bakarsanız. ayrıntı'nın yeraltı edebiyatı hoşuma gitti, hatta bu yazardan da devam edilebilir. ama yine de türk edebiyatı! nezihe meriç'in yandırma'sı bitti. yazarın kendini belli ettiği metinleri çok sevemiyorum. yani okuduğumun gerçekliğini sulandıran; bunun bir kurgu, zihin ürünü olduğunu belli etmeseler keşke..haldun taner okuyorum şimdi: yalıda sabah. ne kadar sağlam, sade bir dil. bir öyküsünü arıyorum haldun taner'in, onu bulana kadar öykülerine devam edeceğim. daha tiyatro oyunları var sırada..şiir yazmak çok keyifli. daha başka şeyler de anlatacaktım ama tutamıyorum aklımda. sanırım not almalıyım..

0 ahkam var

Gece evde yalnızdım ve yapacak hiçbir şey bulamayıp Ayla’yı çağırdım. Memur olarak çalışıyordu Ayla. Dört senelik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra, bulabildiği tek iş memurluktu. Bütün gün nüfus kâğıtlarıyla uğraşıyor, bozuk para sayıyor ve iş çıkışı saatinin gelmesini bekleyerek yüzünde sivilceler çıkartıyordu. Beni Ayla’yla tanıştıran arkadaşım Murat da Ayla’nın çalıştığı yerde çalışıyordu ve o da dört senelik felsefe mezunuydu. Kapı çaldı ve açtım. Güldük ve neskafe için su ısıtıcısının düğmesine bastım. “Neskafe’mi? Bira almadın mı Deniz?” diye bağırdı…
Bira olmadan gelmiyordu Ayla, bira yoksa Ayla yoktu. Sadece sevişiyorduk Ayla’yla başka bir şey istemiyorduk ikimizde…
“Tamam” dedim. “Hemen alıp geliyorum”
Son yirmiliğimle dört bira, bir paket sigara ve Ayla için birkaç dandik çikolata aldım. Yatağa oturduk ve birasını açtı, her zamankinden daha üzgün görünüyordu yüzü. “Neyin var?” diye sordum ve sigaranın poşetini bir çırpıda söküverdim.
“Bir şey yok, sadece düzüyorlar bizi, başka bir şey yok!”
“Çok sinirlisin bu gün?”
“Telefon makinesi bozuldu”
“Nerede?”
“Devlet dairesinde nerede olacak?”
“Eee?”
“Parasını bizden kestiler”
“Niye?”
“Bilmem”
“Devlet dairesinde bozulan telefon makinesinin parasını memurlar mı ödedi?”
“Evet, hepimizden ikişer milyon kestiler”
“Çüş”
“Çüş, tabi, devletin telefon makinesinin parasını ödemeye gücü yok sanki”
Soyunmaya başladı Ayla, üstündekileri çıkardı ve yatağa uzandı. Sigaramı kökledim ve biramın kapağını açmak için çakmağı aradım.
“Bizi cezalandırıyorlar, biz bozduk telefon makinesini sanki”
“Bence cezalandırmıyorlar, gerçekten o iki milyonlarla kar ediyorlar.”
“Kendi çalışanına böyle davranan bir devletin yönettiği ülkede yaşıyoruz anladın mı Deniz”
“Anladım, çakmak sende mi?”
Elimde ağzı kapalı bira şişesiyle bekliyordum ve Ayla birasını köpürte köpürte karşımda içiyordu.
“Yani iki milyon ödemek zorunda değilim ki ben! Zaten bütün gün yüzlerce deliyle uğraşıyorum orada”
Battaniyenin altına girdi ve çoraplarını çıkartıp yüzüme fırlattı Ayla. Çekmeceyi açtım, çakmak orada da yoktu.

20 ahkam var

Şişkin ve ıslak Arnavut kaldırımın taşlarını selamladık dışarı çıkarken. Sonbaharın kirli mavisi her tarafı kaplamış ve kalplerimize tuhaf bir efkâr bulaştırmıştı. Yağmur az önce sessiz şarkısını sokakların buğusuna fısıldamıştı. Çöp ateşi etrafında ayyaşlar birikmişti, karanlığın güvenilir elleri sarhoşların şarkılarına eşlik ediyorlardı. Yavaşça çöküyorlardı onlara sarılır gibi, onları koruyacaklar ve muhafaza edecekler gibi… Güvenilir karanlık eller, muhafazakar, sessiz…
Binalar üstümüze eğiliyor, sonrada bize yol veriyorlardı. Mırıldanıyor ve ağaçlarla muhabbet ediyorlardı. Ağaçlar birbirine sarılıp bize gülüyor, çimenler üstlerine bastığımızda bizi azarlıyorlardı. Tatlı sert bir tavırla, içten ve her zamankinden daha cana yakın görünüyorlardı. Yokuşun başında nefeslendik ve direklere sarıldık. Asfalt nefes aldı ve kabarttı göğsünü. Derin bir iç çekişten sonra tuhaf uykusuna geri döndü. Arkadaşım bir vardı bir yoktu. Arkadaşım masal oldu…
Oturuyor veya ayaktaydık, uçuyor veya yüzüyorduk, koşuyor veya uyuyorduk direklere sarıldık.
Birden koştum yokuş aşağı ayaklarım yere değmeden. Yeterli hıza ulaşıldığında ayaklarını yere değdirmene gerek yoktu. Belirli bir hıza ulaştığında yükselmen serbestti. Uçuyorduk ayrı köşelerde.
“Hey buraya bakın, İstanbul t.şaklarımın arasında.” Bağırıyorduk ve bakıyorlardı insanlar gökyüzüne… Bizi görüp görmezden geldiler her seferinde.
Şişkin ve ıslak Arnavut kaldırımın taşlarına erik ağaçlarının yaprakları dökülmüştü son baharda… Erikler de hemen arkalarından yeşilden sarıya binlerce renk tonuyla yuvarlandılar… Süzülerek, iz bırakarak ve su birikintilerinde dibe batarak canlandılar.
Korkuluklar korkuttu bizi sonra, sokaklarda binlerce korkuluk, ellerini kollarını sallayarak dolaşan ve kemikleri tahtadan…
Evlerden işlere giden, kapılardan aniden fırlayıp çıkan… Bekleyen gülüşen korkan, ağlayan ve konuşan korkuluklar. Dilekleri tahtadan…
Birbirimize bakıp anlaştık konuşmadan. Sessiz ve hareketsiz bir şekilde söyledim o cümleyi: “uçuşa devam dostum, uçuşa devam.”
Başıyla onayladı ve havalandık birer kuş gibi yeniden. Deniz kıyısına, dev bir nefes alış verişinin tam ortasına… Yaladı bizi dalgalar ve okşadılar dev keskin pençeleriyle her yerimizi… Islandık ve parladık Arnavut kaldırımın taşları gibi. Üstümüze basıldı ve ses çıkardık tıkırtılar şeklinde. Hapsolduk ve özgür kaldık istediğimiz her yerde. Erik ağaçlarının fıkralarına konu olduk son bir defa… Acıktık ve çorba içtik gecenin sonunda, lezzetli ve komik bir akşam ziyafetinin tam ortasında. Ülkenin dışında, başı ve sonu olmayan bu küçük tuhaf dünyanın arkasında... Gölgede, yeraltında.

18 ahkam var

Bulutların arasında, martılarla koyun koyuna, sevişerek ve uçarak yaşarken, yumuşak kalplerimizi ve solgun yüzlerimizi neşenin göbeğine çevirmişken, çocuk değil miydi her şey bizimle birlikte? Şimdi ayakkabılarımızı bağlarken işe gitmeden hemen önce, aklımıza gelmiyor nedense hiçbir eski güzel saniye…
“Bana geri dön!” diye yalvarırken, şarjı bitmek üzere olan cep telefonundan en çok sevilmiş olan sevgiliye veya bağıra bağıra ağlarken kimsenin duymayacağı güvenli yatak odasındaki son iki taksiti ödenmemiş yatağın üzerinde… Çöreklenmiş, kollarımızın arasına gömülmüşken. Aklımıza gelmesi imkânsız mı, bunca kavramın ve çorba olmuş binlerce kelimenin anlamsız dünyasının içinde? Ağlarken veya gülerken geçmişe, geçmiş nerede?
Gökyüzünün mavisinde veya çimenlerin yeşilinde, karıncaya takılmış dikkatimiz veya pembecik ellerimizle ararken geleceği, duyduğumuz umut ve kıvanç nerede? Cevapsız aşklarımızın ve sessiz sevişmelerimizin hesabını ödeyecek mor kanatlı melek garsonlarımız nerede?

26 ahkam var

—Sakın şaşırmayın bir gün yaşlanmış bulursanız kendinizi çocuk parkından geçerken ve öksürürken ve pineklerken. O gün bastonunuzu her değdirişinizde yere, bilmediğiniz bir şeye lanet ederken… Bastonunuzun ucu sarı kavrulmuş yaprağı çatırdatırken. Satın almak uğruna yaşadığınız ve ömür boyu çalıştığınız yazlık ev bir şekilde elinizden gitmiş olduğunda veya başka herhangi moral bozucu bir olayla karşılaştığınızda, kalpten gitme tehlikenizi yanınızda ağır bir yük gibi taşırken. Sakın şaşırmayın o gün, gözleriniz yuvalarınızda sızlarken ve nikotin dolmuş damarlarınız nefes alıp verişinizi ağır bir ıstıraba çevirirken. O gün şaşırmayın, kazandığınız her şeyin bir küle dönüşmesini izlerken, sinsi ölüm çok yakındayken ve siz kendinizi hala tanımaya fırsat bulamamışken.
Yaşadığınız olayları birer tatsız fıkra gibi geçirirken aklınızdan ve aslında hiç de değerli olmadığını hissettiğinizde hayatınızın, sadece beslenip büyümüş bir hayvan gibi hissettiğinizde kendinizi şaşırmayın sakın. O gün ambulansın sesini duyduğunuzda ve sizin için artık her şeyin bitmiş olduğunu duyumsadığınızda, sararmış dişlerinizin arasından yavru serçe gibi süzülen sessiz fısıltıda küfürleriniz karşılık bulamazsa şaşırmayın.
Bir ilkokul çocuğu gibi sıraya dizilişinizi hatırladığınızda hayatın her alanında, yönetildiğinizi ve sürüldüğünüzü bir yerlerden bir yerlere… Şaşırmayın! Bir gün hiçbir şekilde özgürlüğünüzü kovalamadığınıza pişman olur gibi olurken.

32 ahkam var

Evdeydik, çorabının biri delinmiş ve ayak başparmağı o delikten dışarı fırlamıştı arkadaşımın. Ayakları kokuyordu ve yüzü terlemişti.
“Bir filmden bahsedeceğim” dedi. Ayı pornosu'yla ilgili bir şey hatırlatmak istiyordu bana. Önce güldü, sonra salyalarını saçtı ve en sonunda kıkırdama ile konuşma sesi birbirine girdi. “Eyice sok” demiş kadın, eğilirken. Tarlabaşı’ndan, yaşlanmış ve memeleri sarkmış hayat kadınlarından birini oynatmışlar parasızlık yüzünden. Sonra da plajda çekilen bir sahneden bahsetti bağıra çağıra. Kadın çıplak, adam çıplak, kadın kıllı göbekli, adam kıllı göbekli ve her şey çok iğrençken adam demiş ki: “Vııyy baban da mı zurnacıydı yavrum.” Bunun üzerine oral seks yapmaya başlamışlar. Bir çıplak göbekli çift daha katılmış bunlara. Dört kişi eve geçmeden önce yanlarına başka bir genç yanaşmış, “abi bir kere de düzebilir miyim sizin avratları” diye sormuş. “De get, de get” diye bağırıp iletiştikten sonra gülümsemeye başlamış aktörler. Sonunda “Baban da mı zurnacıydı yavrum” diyen adamın pezevenklik yapası gelmiş ve köyün delisi gibi görünen, sonradan yanlarına katılan gence kadınlardan birini pazarlamış. Daha sonra filmde genç, çıplak şişko kadınlardan birinin bacaklarını oracıkta okşarken “ sevişmek serbest de sokmak da dâhil mi?” diye sormuş. (Amelenin dünyasında sevişmeye sokmak dâhil değilmiş.) Filmin bir sahnesinde de sevişmeye gitmeden hemen önce salona toplanmışlar üç dört kişi. Kadının elinde iki litre kola ve plastik bardaklar varmış. Plastik tabure üzerine muşamba seriliymiş ve Maltepe sigarası içiliyormuş sahnede. Kadın yarımşar kolaları servis etmiş ve küfürleşmeli muhabbet başlamış yine. “İşte” dedi “bir komedi filminde olması gereken şeyler bunlar”
Bunları anlattıktan sonra gazozunu içti ve çubuk krakerinden bir ısırık aldı. “Evet” dedim ayı pornosu dedikleri buymuş demek, ayıların izlediği ve tahrik olduğu porno filme verilen ad. Gülmesi bir türlü kesilmiyordu arkadaşımın. Motosikletlerden bahsetmeye bayılırdı motosikleti olduğu için. Böceklerin dünyasıyla ilgili bir belgesel izliyorduk ve kurbağa yavrularının yüzüş sahnesinde ikimizde ekrana kilitlendik. Birden dedi ki “kurbağaların çiftleşmesini biliyor musun hocam?” Merak ettim “Nasıl?” dedim. Dişilerin bir bölgeye gelip yumurtaları fışkırtması ve arkasından erkeklerin aynı bölgeye gelip spermleri fışkırtması ve sonunda ortada denk gelen karışımları döllemek içinde ayaklarıyla suyu dalgalandırdıklarını anlattı. “Ohara!” dedim. Ama yine de devam etti. “Sonra da dişi kurbağalar gidip yumurtaları yaprakların aralarına saklıyorlar ve herkes dağılıp işine gidiyor.” Dedi. Ekrandaki kurbağa o sırada, dişiyi etkilemek için kulağının yanından sümük kıvamında bir balon şişiriyordu. Sırıttık ve dedi ki: “ Sevişmek serbest de sokmak dâhil mi?” bence sadece kurbağalar için söylenmiş. Yine güldük, yine gözlerimiz yaşardı ve yine gazozlarımızı yudumlamaya ve çubuk krakerlerimizin uçlarını birbirimize göstere göstere çıtlatmaya devam ettik. Ekrandaki görüntü devamlı değişiyordu, bir bok böceğinin sevgilisi için bir bok yumağı oluşturduğunu izledik. Çığ gibi büyütüyordu onu. Oradan oraya taşıyordu ama nereye taşıdığını bilmiyor gibi önce sağa, sonra birden vazgeçip sola götürdüğü de oluyordu. Böceğe ve yuvarlanan boka uzunca bir süre baktıktan sonra motosikletten bahsetmek için bir fırsat yarattı kendine. “Motosikletle gelirken ne gördüm biliyor musun?” Sordum “ne gördün?” Amelenin birini gördüğünü anlattı. Dandik bir yerli marka motosikleti Chopper gibi göstermek için yüksek direksiyon taktırmış ama motor zaten yüksek olduğu için iğrenç bir görünüm almış. Aynalar çapraz kaldırılmış ve yeni bir tarz yaratılmış. Ceketli pantolonlu bir adam motorun üstündeymiş ve kafasında beysbol şapkası varmış. Motorun göbeğine teyp yapıştırılmış ve sesi sonuna kadar açılmış, tekno müzik çalıyormuş ve egzoz borusu değiştirilip daha çok gürültü çıkaranından takılmış. “Düşünebiliyor musun” dedi. “ Bu kadar karışım hepsi bir arada” Kıroları oluşturan şey buydu ona göre. Komik geliyordu ama bir karışımdı onlar. Doğu batı karışımı gibi ya da özentiliğin, içi boşluğun ve karşılığında bilincin karışması gibi… Gazozum çok ferahlattı beni, bir yudum daha içtim. Kirlenmiş monitörün göbekli ekranında, bok böceği yuvarladığı küçük çığcığını istemeden sivri bir dikene saplamıştı. Bir türlü kurtaramıyordu boktan hediyesini. Arkadaşım kalktı ve montunu giydi. “Gidiyor musun lan?” diye sordum. Kapıdan çıkarken “Eyice sok!” dedi ve sırıtarak kapattı kapıyı. Gitmişti, beni “güle güle” demek zorunda bırakmadan.

5 ahkam var
tuttum
12

Bazen

Bazen sabaha kadar bir sürü saçma sapan yazı yazarım ve o zamanlarda genellikle ayakta duramayacak kadar zil zurna ve hatta kör kütük sarhoş olurum. Şimdiki gibi…
Sabah olunca yazdıklarımı nereye kaydettiğime bakmak için bilgisayarı açarım ve bazılarını kaydetmediğimi bazılarını da rasgele bir yerlere kaydettiğimi fark ederim. Fotoğraf albümü klasöründe, mp3lerin yanında veya porno filmlerin içinde… Didik didik aradıktan sonra bulduğum yazıları okurum ve çoğunu hiç şüphe etmeden silerim. Silerken “Shift” ve “Delete” tuşlarının ikisine birden basarım ki çöpe bile gitmeden yok olsunlar! Çoğu berbat, okunmaya değmez yazılardır…

25 ahkam var

Bara girdim ve yırtık pırtık pantolonumla dikkat çekip nefret edildikten kısa bir süre sonra güzel bir köşe bulup oraya oturdum. Turuncu saçlı bir garson kız servis yapmaktaydı. Müzik güzeldi, ışık loştu. Barın eski tip kiremitle kaplanmış duvarlarını kırmızılı morlu ışıklar daha da sanatsal hale getirmişlerdi. İçeride insanları karanlığıyla kucaklayan bir romantizm dalgası hissediliyordu. Turuncu saçlı yanıma geldi, “bu defa asılmayacağım” dedim içimden. “farklı bir hikâye yaratmalı gelecek için.”
— Bir şey içer misiniz?
— Değişik bir şey istiyorum, biradan sıkıldım, değişik ama ucuz, ucuz ama kaliteli, kaliteli ama beni sarhoş edebilecek kadar alkollü…
Şaşkınlık ve gülümsemesini birleştirdi suratında, kalemini ve not defterini andıran hesap fişini kurcaladı, sağa baktı, sola baktı ve “hemen getiriyorum”. dedi, bir daha güldü, beni tepeden tırnağa süzdü ve arkasını dönüp bara doğru koştu. Çantamı kurcaladım. Kâğıdım kalemim ve diş macunum vardı çantamda. Benim olan şeylerin azlığı değersiz şeyleri daha çok “benim” yapıyordu. Üç tane genç kız yan masada oturmuştu, bağıra - çağıra ve gülüşe - kıkırdaşa konuşuyorlardı. Onlara dönüp bakmak için kendimi haklı gördüm ve baktım. Biri esmer biri sarışın ve biri de kızıldı, fıkra ya da porno film gibi. Esmer olan ayaklandı, tuvalete gitmek için çantasını kaptı diğer sandalyeden. Dört sandalyenin biri çanta koyma aracı ilan edilmişti. En büyük çanta ayaklanan esmer kızınkiydi. Siyah deriydi ve sapı metal halkalardan oluşuyordu, şişkin, damızlık ve zor taşınan çantalardandı. İçinde orkid, hırka, ayna, mendil, kolonya, diş fırçası, tarak, ruj, oje, defter, günlük, kalem, silgi, kalemtıraş, ince çorap, tırnak makası, ayna, kalem pil ve yine ayna olan bir çantayı andırıyordu. Sırıttı ve gitti, diğerleri kulaktan kulağa bağrışmaya başladılar ve önüme döndüm. Çantama baktım ve kadınların hayata daha çok hazırlıklı olduklarını düşündüm. Garip bir içkiyle geldi portakala benzeyen kafasıyla garson. Beyaz tişört üzerine mor bir hırka giymişti Ayaklarında mavi bez ayakkabılar vardı, pembemsi bir sıvısı ve beyaz bir köpüğü olan garip içkimi vermek için masaya eğildiğinde gözlerim refleks olarak tişörtünün boğazına bol geldiği bombe yapan yerlerinden göğüslerini görmeye çalıştı. Bir şey göremedim ama göğüsleri küçüktü. Teşekkür ettim ve gitti. Garip içkimden bir yudum aldıktan sonra kâğıt ve kalemi çıkartıp bir şeyler yazmaya başladım:

11 ahkam var

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

etiket menüsü

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu