“Bazen özlüyorum” dedim dün sevgiliye. Ama eksik söyledim. “Bazen öyle çok özlüyorum ki” olacaktı. Nedeni bilinmez.
Hiçbir zaman benim olmayan , olamayacak sevgili o…..uzun zaman önce unuttum ben baharda aşık olmayı, kalbin o deli çarpıntısını…hani derler ya kapattım o sayfayı. Ama zannetmişim ki kapattım. Sen açtın tekrar….Olmaması gereken bir zamanda, olmaması gereken şartlarda. Kalbe söz geçmez ya hani, geçmedi…….
Oysa sevgili , senin hiç suçun yoktu, sen açtığın kapıdan habersizdin….öğrendiğin andan itibaren de , olamaz, şartlar dedin, şartlar!!!!
Nasıl bir yazıdır ki mezar taşıyla ve ölümle başlasın? Bana göre ancak Sylvia Plath'ı anlatan bir yazı mezar taşıyla başlayabilir.

Aslında hayat denilen olgu kısa bir yoldan ibaret değil mi? Doğmak, büyümek, ölmek ya da kimine göre yok olmak...
Sylvia Plath, hayatının sonunu kendi getirmek istedi, eceliyle değil de kendi çizdiği sonla uğurlanmak istedi, belki de eceli o şekildeydi...
27 Ekim 1932, Massachusetts orta sınıf bir ailenin üyesi olarak Alman bir baba ve Amerikalı bir anneden dünyaya geldi. Profesör olan babası Otto Emil Plath 1940 yılında vefat etti. Ölümle belki de ilk olarak bu tarihte tanıştığı düşünülen yazarın ilk şiiri Boston Herald 1940 yılında, sadece sekiz yaşındayken yayınlandı. Anlaşılan 1940 yılı Sylvia Plath için bir dönüm noktası oldu.

Hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla baş etmek zorunda kaldı ve belki çoğu zaman da baş edemedi.
Smith College'da okumak için bir burs kazanır ve bu burs ona ünlü yazar Olive Higgins Prouty tarafından verilir. Olive Higginsle bu dönemde dostlukları başlar ve hayatları boyunca yazışmaları devam eder. Sylvia Plath, Smith College'daki yaşantısı boyunca "hem zeki hem de arkadaş canlısı olmak isterim" der ve ikisini de başarır.
Smith College'daki ilk yıllarında bir gazete çıkartır ve bir süre sonra çıkardığı gazetede vermiş olduğu haberlerle güvenilir olmasının yanı sıra aynı zamanda da beğenilir. Yine buradaki ilk yıllarında çok etkileyici şiirler yazar.
Aman Allah'ım dedim, birkaç gün internet, ev telefonu baglanana kadar ben ne yaparım diye söylendim. Öyle ya konudan ,komşudan, kalabalık cıvıl cıvıl bir semtten uçup yeni yerleşim bölgelerine doğru uçan deli gönül internet ister, isterki arkadaşlarından ayrı kalmasın, mahallesinin bakkalına kadar özleyecek nasılsa.
Ev telefonu, internet bekleyen acılı hayat cep telefonunda bozulmasıyla kuş uçmaz kervan geçmez bir hal alır.Bu arada bir kaç gün olan internet ve ev telefonu hasretligi limitim tam tamına 20 günü buldu. Ne mi oldu? Hiç bir şey olmadı , üzülmeyi bile unuttum olmamalarına, haa açılınca yumuldum o ayrı mesele.

Yüksel bir yandan sigaraya küfrederken öte yandan adamı durdurmak için etraftan yardım istiyordu.
Tam bir mucizeydi bu… En yakın arkadaşı dostu Fatih geliyordu karşıdan.
“Fatih şu adamı yakala!”
Fatih ne olduğunu anlamamıştı ama belli ki arkadaşının başı beladaydı. Adamı yakalamak için üstüne atladı.Adam gerçekten kaçmayı iyi biliyordu ama hiç beklemediği bu hareket onu Fatih’le beraber yere sermişti. Fatih adamı zaptetmeye çalışırken Yüksel hızla onlara yaklaşıyordu. Adam pes edecek gibi görünmüyordu. Yüksel daha yetişemeden Fatih’in elinden kurtuldu ve tekrar kaçmaya başladı.
Yüksel yolda yavaş adımlarla, sakin bir gün geçirmişti ve eve gidiyor olmanın mutluluğuyla dalgın dalgın yürüyordu. Evine yaklaştığının bile farkında değildi. Ama bu dalgınlığı bozan bir şey oldu. Yanında yürüyen adamı fark etti. Adamı fark etti etmesine de adam pek tekin birine benzemiyordu. Adam uzun siyah paltolu, siyah fötr şapkalı, siyah güneş gözlüklü,uzun boylu,iri cüsseli biriydi.Tam filmlerdeki seri katillerin tipinde bir adamdı.
İyice panik olmuştu ve adamdan kurtulmak için evinin olduğu sokaktan değil de bir alt sokaktan yürümeye karar verdi ve adımlarını sıklaştırdı. Yüksel hızlandı paltolu adam hızlandı. Yüksel yavaşladı paltolu adam yavaşladı. Bu böyle olmayacaktı. Adamın onunla bir alıp veremediği olmalıydı. Yoksa hiç tanımadığı biri neden böyle saçma bir şey yapsın ki? Galiba durup adamla konuşmak galiba en iyisi olacaktı. Zaten adamı atlatamayacağı belliydi. Adamla konuşmak için durdu adam da durdu. Ve bir an birbirlerine baktılar. Yüksel konuşmaya çekindi önce ama hemen toparladı ve sordu:

düşlediğim seninle sona erecek bir yaşamaktı
seninle yaşlanmak
kaderimin efeliği mutluluğu ürkütünce yine
hayallerim ansız ve bedbaht bir yitikliğe büründü
bundan sonrası yaşamak ağır ve zor
muhasebesizce yaşamak isterken
hayata bu kadar borçlanmak ve nihayetinde umutsuzluk

Ey yüksek çapkınlık mevkileri! Hiç mi uslu durmazsın/ durdurmazsın şu gönülleri. Yıllar önce ben de öyleydim. Şimdi anlıyorum, benimle olanlar neden güven duymuyorlardı, anlıyorum… şimdi ben görüyorum. Sanki bir çıkışsız yol- da etrafa bakınıp bakınıp duran kurbağadan ötesi değilim. Ne doğru? Bunu görememek ve anlayamamak ne zormuş.
Michael Jackson’un öldüğünü internetten öğrendim. Detayları öğrenmek için sabırsızlıkla siteleri dolaştım. Ama yazık ki, olayın ne zaman ve nasıl olduğundan çok, Jackson’ın müslüman olup olmadığıyla ilgili yazılar vardı çoğu sitede. Bu filmi daha önce çok kez izlediğimi düşündüm... tıpkı anthony queen, tolstoy, robinson cruose ve daha birçok ünlü kişinin müslüman olup olmadığını tartışıp durduğumuz gibi sıra micheal jackson’a gelmişti. Peki merak ediyorum, ne olacak michael jackson müslümansa? Müslümansa ölümüne üzülüp, hristiyansa sevinecek miyiz? Ya da “aaa mıchael jackson bile müslümanmış? Bak işte benim dinim doğru din, koskoca dünya starı bile benım dinime geldı sonunda” mı diyeceğiz? Bunu neden yapıyoruz? Neden hülya avşarın Cuma günleri sabah namazından sonra yasin okuduğunu öğrenince, kalbimiz yerinden fırlayacakmış gibi seviniyoruz? Saba tümerin “kuran okuyorum çünkü kuran evrensel bir kitap” demesi neden bizi heyecanlandırıyor? Neden hala yusuf islamın müslüman oluşuyla övünüyoruz?
En son 12 haziranda karaladım birşeyler, sonrası malum taşınmak,yerleşmek,dogalgaz,telefon bağlantısı beklemek falan fıstık, bir süredir ayrı kaldım pilli ahalisinden.
Yeni yerleşim bölgesi oldugu için ancak dün bağlandı telefonum, kısmetse akşamada internetim açılacak ancak ben dayanamadım biryerlerden gireyim dedim.
Yerleştim sonunda güzel evime, yükseklik korkuma ragmen 7. katta oturmanın manyak psikolojisi, nefes darlıgımın kabusu merdiven çıkma sorunuma çare olan asansörün dayanılmaz rahatlığı derken bayagı özledigimi farkettim burayı. Diyeceksinizki bize ne ne yazıyorsun böyle şeyler, bunları yazma sebebi başka.
Türkiye' de graffiti sanatı, yurtdışını aratmayacak örnekler içeriyor. Yıllar önce yurtdışından ya da "Alamancı" arkadaşlarından gördükleri sokak sonatını ülkemizde uygulamak isterken mahalle sakinlerinden dayak yiyen hatta karakola götürülüp "yasadışı slogan" suçuyla gözaltına alınanların hikayeleri meşhurdu, şimdilerde ise Türk writerlar başta İstanbul olmak üzere, neredeyse tüm şehirlerin sokaklarındaki tablo gibi eserleriyle, dünya çapında adından söz ettiriyor.
Ve Türkiye' de graffiti sanatının doğuşundan bugününe kadar imzası bulunan "marka" isimlerinden S2K' in Turbo' su, 7' den 70' e Türkiye' de Hiphop' a gönül verenlerin "Tunç Abi" si, Tunç Dindaş, mecazi olarak değil, bu defa gerçek anlamıyla "graffitinin kitabını yazdı"...