Günlerdir Hrant Dink'e ağıtlar yakılıyor ve O'nun ölümünün ardından "keşkeler" dillerde...
Bu nedenle 19 Ocak 2007 günü; RTE'nin bir buyruğu duyuruldu ulusalbasının televizyon yansılarından; "20 aydının korunacağı"na ilişkin...
Kim bu aydınlar?...
Türklük'e, Atatürk'e, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne hakaret edenler/aşağılayanlar, ayrılıkçılık/bölücülük yapanlar; özetle 301.maddeden yargılananlar...
Şöyle bir düşündüm; kendimi sorguladım, yargıladım, özüme baktım, sözüme baktım...
Sonuç; bu koşullarda "ben aydın sayılamazdım"...
Şunca yıllık akademik kariyer yapmışlığıma karşın...Yıllardır arasıra ulusal, çoğunlukla Bursa yerel basınında yazarlık yapmışlığıma karşın...Üstüne üstlük bütün bu uğraşlarımın yanısıra, 20 yıl, 9 ay Devlet'e hizmet etmişliğime karşın...Ben "aydın" olarak tanımlanamazdım...Çünkü ben; bunca yaşam yılımda, bunca yaşadıklarımla, hiç 301'lik olmamıştım ki...Bu koşullarda "aydın" sayılabilmem elbetteki olanakdışıydı/olanaksızdı...Ve ne yazık ki bunca uğraş alanıma karşın, "aydın" ünvanını edinebilecek yetenekte, yetide değildim, dolayısıyla RTE tarafından korunmaya değer bulunmayacağım da besbelliydi...
Evet önce aydın olmanın anlamını çözmek sorumluluklarını bilmek ve yeteri kadar iyiliğe inanıp yeteri kadar cesur olmak lazım.
yazınızın sığlığıyla doğru orantılı olarak tavsiyem;
"adınızı aydın yapın, aydın olmuş olursunuz." keşke 20 yıl 9 ay önce yapsaydınız.
ek: aydın unisex bir isimdir.
Başkalarının düşünceleriyle düşüncelerini "link" vererek anlatma yeteneğinden öteye geçemeyenlere; " aydınlığı kendinden menkul " AYDIN adı daha yakışır...
Cesaretiniz kırılmasın,olayların üstüne kararlılıkla gidin, sizi de koruma listelerine alırlar meraklanmayın, ama ne kadar ve ne zamana kadar korurlar bilinmez:)
Hrant Dink'in lehine yada aleyhine yazı yazanlar, yorum yapanlar, kulaktan dolma bilgiler dışında acaba oturmuş araştırmışlar mıdır kim nedir, ne yapmış ne yapmamış?
Ben, tanımıyorum. Kimdir nedir ne yapmıştır bir fikrim yok, ve bunu biraz utanarak da olsa söyleyebiliyorum. Bir olayı anlamak, bir insanı değerlendirmek,ve bunu iki üç kişinin yorumunun etkisinde kalmadan yapabilmek çok zor iştir.
Biraz bilgi sahibi olmak gerekir, asıp kesmeden veya göklere çıkarmadan önce.
Bir insanı öldürme gücünü kudretini insan kendinde nasıl buluyor, her ana haber bülteninde bu şaşkınlığım daha da artıyor. Allah'ın isimlerinin televizyonda kullanılmasına kafayı takan arkadaşlarımız daha iyi bilirler, insan canına kıymak, tanrı rolüne bürünmek değil midir?
aydın olmak gibi bir dürtüm yok, "bana ne, bana ne, ben de aydın olmak istiyorum" diyerek ağlayan küçük çocuklar gibi ayak diretmekte bana göre değil.
ha, yazılarımı araştırmışsınız. ne kadar eskisiniz bilmiyorum, bir zamanlar sadece mim'lerdik, onlardan ibaret. biraz daha ayrıntılı araştırmalısınız.
size sadece şunu söyleyebilirim; kimse "ben aydınım" demez, diyemez. çünkü işin özünde bu yoktur. aydın olmak, kendiniz dışındaki kişiler tarafından verilen bir paye, bir sıfat olarak oluşur.
bence, aydın olmanın ne demek olduğunu biraz daha (oldukça fazla) özümsemeniz gerekiyor. 20 yıl 9 ay'dan bahsetmişsiniz, benim babam da 25 yıl bu devlete hizmet vermiştir. sırf bu onu aydın yapmaz. ya da, her gazete yazarı aydın olarak nitelenemez, her öğretmenin aydın olamayacağı gibi.
kişileri beğenmeyebilir, fikirleri ile 180 derece zıt fikirler taşıyabilirsiniz. ama bu kimi durumlarda karşıt fikirlerin doğru olduğu gerçeğini değiştirmez.
ilk yazdığınızın içini doldurmadığınız sürece, "pis gomonistler" demenizden öteye gidemeyeceğiniz aşikar. bu söylem ile de, ne aydın olabilirsiniz ne de bir şey. köşenizde yazar ve devlet hizmet süresini doldurarak emekli olan bir bireyden öteye geçemezsiniz. aydın olmak için ise tek yapabileceğiniz isminizi değiştirmek.
türkiye konusunda hiç bir bilgisi olmayan yabancı bir aydın sizin yazınıza denk gelse, yazınızın sığlığından türkiye'de aydınların 301. maddeden yargılandığını anlar...
yazısından açıkça anlaşılmasa da iyiniyeti esas alarak okunduğu zaman selmaelma hanımefendinin aslında aydın olma kavramını değil aydın olmanın korunma gerekliliği kavramını sorguladığı sonucuna vardım ben.bu açıdan değerlendirilince yaşadığımız vurgunun iç acıtan yönü ortaya çıkıyor.
aydın olmak ise ulaşılacak değil ancak varmak için uğraşılacak bir hedeftir.hedefe ulaşan insan olmuştur zaten.insan olmayı başaran her insan aydındır,aydınlıktır.
301den yergılananları korumak aydınları korumak anlamına gelmiyor. nasıl bu kadar konu saptırılır anlamıyorum. ülkemizde kim nasıl düşünürse düşünsün yaşama hakkını devlet korumak zorundadır. bu koruma mevzuu da bundan ibarettir. sizi devlet niye korusun? siz toplumun size tepki vereceğini bile bile, dink gibi öldürüleceğinizi göre göre fikirlerinizi korkmadan ifade ettiniz de koruma mı talep ettiniz. bu ne biçim bir yazı, ne biçim bir demogoji. siz yüz yirmi yıl da devlette çalışmış olsanız, mantıklı düşünemedikten, olayları doğru dürüst analiz edemedikten sonra sadece yaşamını sürdürmek için devlet kapısında iş bulmuş biri olursunuz. ne demek istiyorsunuz anlamış değilim. mesela orhan pamuk da göz göre göre öldürülsün, devlet de bunlar olurken ıslık çalıp havaya mı baksın.
Neyse ki Sayın "ada 68" ne demek istediğimi anlamış...
Olaylara/olgulara/oluşumlara; atgözlüğüyle bakanlardan olmadığınız belli Sayın "ada 68"...
*Kuşkusuz bu başlık altında yeralan yorumcuları tanımadan olur mu?...Kim kimdir, usundan yansıya neler yansıtır?...
*absconder; baban 25 yıllıksa, benim de oğlum ABD'de akademisyen...( nasıl yanıt ama?...Anlama özürlülüğünle birebir örtüşecek nitelikte değil mi?...)
*Ve huriki; aydın olmanın ölçütlerini ben belirlemedim, RTE koruma buyruğunu açıklarken, belirledi...Olayları analiz edememe sorunsalıma gelince; hernedenli akredite olsa bile, demekki U.Ü.'de yetişmişliğimizle , sentez-analiz işlerini yeterince beceremiyoruz, umarım "aydın"latırsınız
*Ve NuMB; oysa sizin sezgileriniz, algılamanız daha güçlü olmalıydı...Yazdıklarınızı okudukça bu çıkarsamayı yaptım...
bu samimiyet nerden geliyor? ben size, sen diye hitap edecek kadar samimi olduğumuzu düşünmüyorum. yoksa, o kadar samimi oldukta, ben mi hatırlamıyorum?
anladım ki, ben sizinle sidik yarıştıramayacağım, çünkü benim kızım henüz 1 aylık.*
tartışma çerçevenizi ucuz demogojinin dışına çıkarana kadar, sizinle herhangi bir tartışmayı, kendim açımdan faydalı bulmuyorum.
bakarsınız o zamana kadar benim kızım da büyümüş olur, aydın tanımı değişmiş olur, aydınlar herhangi bir töhmet altında kalmadan -en azından kafasının arkasına bir kurşun yeme riski taşımadan- fikirlerini özgürce ifade edebilirler, hatta ve hatta, siz de -allah uzun ömürler versin- bu aydın tanımı içerisinde yer alabilirsiniz. bunu kim bilebilir ki?
iyi günler dilerim.
.* nedense ironi yapmış olduğumu hatırlatma isteği hissettim.
gerçekten de demogoji had safhada. okuduğunuz okulun bir etiket olduğunu sanıyorsunuz ama danıştay saldırısını yapan ruhsuz da üniversite mezunu bir avukattı. bir ölçüt değil yani bu özellik. ben de çekiliyorum. saçma sapan söyleşilere pek tahammülüm kalmadı şu günlerde.
"absconder" ve "huriki" gibi anlama özürlülerle ( ki Rumeli ağzıyla böylelerine; nato kafa, nato mermer denir) "sanal sözel savaş" yaşayacak değilim kuşkusuz...
Oysa burada tartışmaya açılması gereken şuydu; 301'den yargılanan aydınlara koruma vermekten sözeden RTE, bir dönem kendisinin de bu suç kapsamında yargılandığını ve tutukevinde kaldığını anımsayarak, ( üstelik de "tek parti" iktidar, engelleyen mi var?...) ivedilikle şu 301. maddenin gereğini yapmalı, insanları düşüncelerinden dolayı tutsak ( ve de ölüme tutsak) olma olasılıklarını ortadan kaldırmalıdır. Çünkü siz; düşünceleri/düşüncelerini söze döktüğü gerekçesiyle, birileri için soruşturma başlattıkça, onu kamusal alana sürüyorsunuz, dolayısıyla onu saldırıların/silahların hedefine koyuyorsunuz...
Burada 1.dereceden sorumlunun kim olduğunu şimdi siz düşünün, siz bulun!...
Ve bu arada; elbetteki okul etiket değil, (sokak ağzıyla, tv reklamlarındaki gibi;"önce insan olsun" yaklaşımı da pek avam kaçtı ya neyse) ama bir değerlendirme yaparken "affınıza sığınarak belirteyim ki" kamuyönetimi doktoralı biri olarak yorum yapıyorum, izin verin de olaylara/olgulara/oluşumlara çok yönlü yorumlar getirebileyim...
sn. selmaelma,
"kamuyönetimi doktoralı" biri sıfatıyla kendinizi paralamamanızı tavsiye edeceğim haddim olmayarak.
etiketler gelir geçer...
Sn. Elma, yasaksız , korkusuz ,tehditsiz konuşmak,yazmak istiyor...Hepimiz bunu istemiyomuyuz?...O halde " kavga " niye?.Düşünceyi " infaz" etme geleneğini burada da sürdürerek neyi kanıtlamaya çalışıyoruz...Üstelik kariyer yapmak,diploma sahibi olmak gibi değerlere neden saldırı ihtiyacı duyuluyor? Bunun açıklanması bekli burada ters geliyor olabilir, ama insanların zaaflarını ve de sabırsızlıklarını da göz önünde bulundurursak birbirimizi daha kolay anlamış oluruz...
kişisel saldırılarla ve etiketlere sığınarak bir yere varamayacağınız aşikar. kendinizi açıkça ifade edemediğiniz sürece, içi boş, karman çorman, ne dediği anlaşılmayan yazılardan öteye gidemezsiniz.
yoksa biz burda -en azından artık ve kendi adıma-, "aydınlığı kendinden menkul", "anlama özürlü" ve "nato kafa nato mermer"lere "kamuyönetimi doktoralı" diyoruz.
en başından benim neleri açıklığa kavuşturmanızı yazdığımı biraz dikkatlice -ve önyargısız- okusaydınız, zaten, kısmen son mesajınızda yadığınız açıklığa gelirdiniz.
neyse, umarım dilekleriniz en kısa sürede yerine gelir. bundan dolayı en çok sevineceklerden biri de benim.
kendimi tutamadan şunu söylüyorumkoza68i muhattap alarak. kariyer yapmak ve diploma sahibi olmak zaten iyi bir şeydir ve bunu belirtme gereği bu yüzden duyulmaz zaten. bunun böyle olduğu ön kabulüyle diploma sahibi herkesin doğru düşünceği yargısının geçerli olmadığını söylemek neden saldırı olsun? ben de iyi bir üniversiteden mezunum ve kariyer yapıyorum ama benim sözlerimin fikirlerimin doğruluğunun ispatı olarak alnımda bu etiketi taşımıyorum. ayrıca yazarın yaptığı kıvrak dönüş de takdire şayan olmuş. hakaretlerinizi aynen iade ediyorum.
selmaelma hanım; yazdıklarımı okudukça çıkarsamalarımın, algılarımın daha güçlü olması gerektiği hissine kapılmışsınız. iltifat kabul ediyorum, teşekkürler. yukarıda kurduğum tek kısa cümlede ben de sizin için tersini vurgulamak istedim. tırnak içinde söyleyeyim "algınız çok geniş olabilir ama bu blogda yazdığınız çok dar görünüyor".
yazınızı bütünüyle bile değerlendirdiğimde
"Kim bu aydınlar?...
Türklük'e, Atatürk'e, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne hakaret edenler/aşağılayanlar, ayrılıkçılık/bölücülük yapanlar; özetle 301.maddeden yargılananlar..."
cümlenizden çıkacak anlam 301'den yargılananların gerçekten sözü geçen eylemleri yapmış olduklarına sizin de inandığınız. bu bağlamda yazınızı sığ buldum...
sonrasında yazınızı açıklama, anlamlandırma ve ben aslında şunu diyordum tavrınızdan siz de anlamış olmalısınız ki, algınız ne kadar açık olsa da yazınız sizin algınızı yansıtmamış...
yoksa ben de elbette biliyorum kimin kimi korumadığını ve açık hedef haline getirdiğini, kerinçtirdiğini. bırakın şimdi geç de olsa korusunlar, yoksa türkiye'de aydın denildiğinde gelecek nesillerin aklına sadece ege'de bir il gelecek...
bu arada tartışmaya fütursuz girdim üzgünüm, onu da benim ilkokul mezunluğuma verin...
sn.Huriki, size saldırdığımı da nereden çıkarttınız,ben ılımlı bir mesaj vermeye çalışmıştım...Bu diploma meselesini gündeme ben getirmedim!...Şimdi burada benim üniversitem daha iyidir dersem bunun sonu nereye varır...Bence yaşananları daha net göreblmek için, biraz geriliyerek uzaktan bakmak gerekir...İnanıyorum ki siz de değişeceksiniz,belki biraz ağır ağır olacak, ama olacak meraklanmayın!...
bana saldırdığınızı söylemedim. siz diploma sahibi olmak kariyer yapmak gibi değerlere niye saldırıyorsunuz demiştiniz. ona cevap verdim. ben burda hala 301den yargılananların bu tatsız günlerde yargılanmasına tepkiliyim. elbette ki herkes düşüncesini ifade etmekte özgürdür. ben de bahsi geçen kişiler hakkında çeşitli olumlu olumsuz fikirlere sahibim ancak yukarıdaki yazının hrant dink suikastinden sonra bu şekilde yazılması beni çok rahatsız ediyor. ben de rahatsızlığımı dile getiriyorum. ama ne oluyor? aydınmaya çalışan biri bana anlama özürlü, nato kafa nato mermer diyor. ben yine de anlamaya çalışıyorum. niyetim kimseyi yargılamak değil ama bir yargı olmaksızın fikirler kelimelere dökülemiyor maalesef.
devlet vatandaşını elinden geldiğince korumakla hükümlüdür. bu kuşum aydın da olsa olmasa da. aydın kelimesinin taşıdığı anlam üzerinde düşünmek gerekir gibi geliyor bana. birilerine aydınlık gelen başka birilerine karanlık gelebilir. belki de sadece aydın kelimesi vermesi gereken anlamı tam anlamıyla veremiyordur. belki biraz düşünüp bu tanım için daha iyi bir kelime bulunabilir. ama şunu biliyorum ki herhangi biri başka kimsenin farkında olmadan da aydın olabilir. aydın olmak için ardından bir çok insanı sürüklemek gerekmiyor kanımca. fikri hür iradesi hür kendi çapında belirli bazı fikirlere sahip olan kişi aydındır unutmamalıdır ki burada olması gereken olmazsa olmaz tek şey özgür fikir ve özgür iradedir. başka bir açıdan da bakarsak içinde bulunduğu toplumun büyük bir kısmının baştan beri bilinen fikirlerini alıp o fikirlerin kendi şahsi çıkarlarına hizmet etmesine izin verenler bunu bir çıkar haline getirenlere ne kadar aydın denilebilir. demek istediğim şu; toplumun çoğunun veya kendisine yakın duran ve belirli güçlere sahip kısmının fikirlerini hiç irdelemeden sorgulamadan; ben bu yoldan gidersem sırtım yere gelmez düşüncesiyle neredeyse bir anlamda sömüren, gördüğü yanlışlarla hiç ilgilenmeyen biri, diğer yine o yanlışlara hiç ilgilenmeyen veya yanlışları doğru kabul etmiş kişiler tarafından da aydın olarak kabul edilebilir. sonuçta ortadadır ki aydın olmanın fikirle düşünceyle ilgisi büyük. bence en önemlisi de gördüğü yanlışlara karşı durmak, suya sabuna dokunumadan yaşamayı seçmeyip o uğurda bir şeylere çabalamaktır. işte bundan sonrası kime neyin ne kadar yanlış veya olması gereken gibi gelmesiyle ilgili. bu yorumların yazılmasına sebep olan yazı bence de gerçekten demogojik bir safsatadır. yada bence hafif üyeleri aramızda para toplayalım selmaelma kendine birkaç bodyguard tutsun belki o zaman kendini aydın olarak görüp rahatlayacaktır. 301.i savunanlar kendilerine ve değerlerine özgüveni kalmamış insanlardır. şimdi biri çıkıp atatürke hakaret etse atatürkün kafanızdaki yeri sarsılır mı? hakaretle atatürkün yeri sarsılacak sananlar zaten demektir ki yeteri kadar bazı şeyleri farkedememiştir. herkes herşeyi farketmek zorunda da değildir. herkes aynı şeyleri aynı oranda özümsemiş ve inanmış olmak zorunda da değildir. herhangi bazı değerlere inanıp savunmak; o güne kadar size gösterilenler ve edindiğiniz bilgi ve kültürün sonucudur. hiçbir şekilde atatürkçülüğün aksi bir düşünceyle karşılaşmadan veya öyle bir düşüncenin varlığından bile haberdar olmayan bir atatürkçünün atatürkçülüğü savunması ve atatürkçülüğü tartışılır. burada atatürkçülük bir örnek olarak kullanılmıştır. bir insanın kendi fikrine sahip olabilmesi, olabildiğince çeşitli fikirleri görüp anlayıp sonrasında onların arasından kendi özgür iradesiyle yapacağı seçimle gerçek olabilir. 301 yeri geldiğinde buna bir engel teşkil etmektedir ve bir çok kısa yoldan ortalıkta fink atmayı amaçlayan kurnazlara da fırsat vermektedir. bir anda büyük bir kesimin dikkatini mi çekmek istiyorsunuz hemen 301lik olursunuz bütün tepkilerden sonra da dilediğiniz anda hemen fikirlerinizin değiştiğini veya konuyu anında değiştirip başka taraflara yönelirsiniz artık 301lik olmadan önceki kimsenin ilgilenmediği bilmediği bir şahıs değil tanınmış biri olmuşsunuzdur.
Anlayanlara, anlamak isteyenlere...
CUMARTESİ ANNELERİ'NE
Ben Boşnakım, sen Kürtsün
O Laz, diğeri Çerkes
Kimlik peşine düşdükçe herkes
Hergün biryerlerde
Oğullar verilir toprağa
Analar gözyaşı döker
Ardından paylaşırlar günleri
Türkler Cuma Anaları
Kürtler Cumartesi
Yurdun herköşesinde birileri dalaşır
Çarşamba'yla, Perşembe'yi de
Başka analar paylaşır
Bu gidişle;
Anadolu'nun Anaları,
Bölündükçe haftanın günlerine
Korkarım Anadolum da bölünür
Yeniden yedi düvele...
Selma Erdal; Bursa, 13.Mart.1999
Ve günümüzde;
Filistin'de savaşın pençesinde kan gövdeyi götürürken, oğullar yitirilmekte, analar gözyaşı dökmekte...
YURTDA BARIŞ, DÜNYA'DA BARIŞ ilkesiyle temeli atılan ülkemizde; tezden ANALAR barışmalı, yokyere yitirilmesin oğullar diye...28 Temmuz 2006
*Kaynak: Selma Erdal'dan Yansıya Düşenler
http://blogselmaerdal.blogspot.com/2006/07/cumartesi-annelerine_28.html
Ve bugün;Hrant Dink'in ölümünün ardından yazılanlar, daha da yazılacak olanlar...
Ve 24 Ocak günü de; Uğur MUMCU için yazılacak yazılar...
Ya O'nun ardından AYDINLIK GÜNLER İÇİN yaktığımız mumlar...
*Doktoralı oluşumu açıklama zorunda kalışım ( huriki'dir buna neden olan) nedeniyle, "çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı" özür dilerim...Ve demogojik safsatalı yazımı, yansıya düşürmeme neden olan RTE de sanırım benden özür dilemeli...O televizyon yansılarında; "301'den yargılanan aydınların korunacağını ve de onların hangi nedenlerle 301'lik olduklarını açıkladı, ben de yansıya taşıdım, sanki bu kriterleri ben belirlemişim gibi saldırıya geçtiniz...
Demek istediğim öz olarak şuydu; "aydın olmak, aydın sayılmak için, eğitiminizin/birikimlerinizin ( elbetteki varolmak anlamında, varlıklı olmak anlamında değil)/ ürettiklerinizin/belli bir amaç uğruna gerçekleştirdiğiniz eylemlerinizin hiçbir anlamı,hiçbir önemi yokmuş ülkemizde...Aydın olmak için; kriterler belli, RTE'nin söylemiyle en yukarıda sıralanmış...Sahi bu kriterlere göre; sizlerin "aydın"lık olasılığınız nedir?...
Ve bizler de düşünce sıçramaları yaparak;bu kriterlere göre "aydın" olunuyorsa, bu kriterlerin karşıtlığıyla da "katil" olunabileceği, dolayısıyla daha pekçok kanın dökülebileceği çıkarsamasına ulaşabiliriz, değil mi?...
Adamları 301'lik diye damgalarsan, işaret edersen; birileri de gelir o adamları vurur...Atalarımızın deyişiyle; hem eğ, hem de dökme!...Nasıl olacak bu iş, daha açık bir anlatımla "barış içinde yaşamak"?...
bazı bazı ortak fikirlerimiz olsa da hiç birşey ancak bazı kompleksler dışında hiçbir şey birilerinin gelip burada doktoralı olduğunu açıklamasını haklı gösteremez bu aynı zamanında viyk viyk bana öyle diyorsunuz ama ben hacettepe mezunuyum diyen ilk önce yazıp sonra kendi yazdıklarını tutan bir başka komplekslinin yediği naneden farksızdır doktoralıymış vaaaay beeeeeeeeeeeeeeeeee
İsmail Cem bu sabah 09:50 de yaşama veda etmiş.
Toprağı bol osun.
''Boşa geçmedi hayatım
Daha fazlası olabilirdi ama
'Buna da şükür' demeliyim
İşte sevgili dostlar
Ben böyle veda etmeliyim''
"atalarımız" değil, ö. hayyam'ın rübaisinde yer alır, düzelteyim:
"dolu tası eğri tut ama içindekini dökme"
keşke, her ne şart altında olursa olsun, mezun olduğunuz okulu yazmasaydınız, keşke...
çünkü, buraya yazı yazanların yazıları mezun oldukları yüksek ilkokul itibarıyla değil, yazdıkları yazının "ağırlığıyla" değerlendirilmektedir.
hürmetler...
Sayın "huriki"nin; sentez-analiz yapamadığıma ilşikin vurgusuna karşılıkdı bu açıklamam...Çünkü "kamuyönetimi"; yönetim+hukuk+siyaset+kentleşme ve çevre sorunları anabilim dallarından oluşmaktadır. Üstelik de bu alanda ( ki 27 yaşında, iki çocuk annesi ve de devlet memurluğunun yanısıra) 12. Eylük 1980 sonrası başlayan bir akademik kariyerin yanısıra, 12 Eylül 1980 öncesindeki olaylarda bir yaşanmışlık da varsa; Türkiye'nin dününü ve bugününü değerlendirip, geleceğe de ilişkin yorum ve de sentez-analiz yapabilme birikimi vardır kişide kuşkusuz...Ve bu bağlamda, size "sığlık", "demogogluk" yaftaları yapıştırılmaya kalkışılırsa, sizler başka bir söylem mi geliştirirdiniz?...Hani "teşbihte hata olmazmış ya"; Hülya Avşar'ın akademik titri olan bilim insanlarını küçümsemeye kalkışması gibi bir durum karşısında...
Bu arada Ömer Hayyam'ın "rübailer"ini elbetteki okudum, ama bu sözü onun söyleyip, söylememesinin ötesinde, Anadolu halkının dilinine, sözüne yerleşmiş olmasıdır burada bizi bağlayan...Yoksa onun ya da pekçok düşünürün ( üstelik de başka uluslardan) özdeyişi dilimize yerleşmiş, sözümüze girmiş, halkımızca özümsenmişdir...Ve bir sava göre de; Ömer Hayyam'ın Pers/Fars değil, Türk olduğu ileri sürülmektedir...Atalarımız olayına gelince; Türk ya da Fars, hangi ırktan olursa olsun, bir bakıma haklısınız, benim atam olmadığı kesin ( Slav ırkından olduğuma göre)...
Ve Sayın "be_goodie"; doktoralı olan kişilerin, bu sanal ortamda harcandıklarını mı düşünüyorsunuz yoksa?...Sanal ortam; özgür bir ortam değil mi yoksa bazıları gibi sanal ortamın bir çöplük olduğu kanısında mısınız?...
Doğadostu "yeşil düşünce" iletişim gurubumda; doktoralısından, profesörüne pekçok değerli bilim insanı, düşüncelerini son derece iyiniyetli bir anlayışla paylaşmaktadır ve kuşkusuz başka sanal ortamlarda da böylesi örnekler çoğunluktadır...
Bilişimin öncelikli amacı; bilgiye ulaşmak, bilgiyi paylaşmak değil midir?...Yoksa "sanal sözel savaşlar"ın yaşandığı bir ortam mıdır, bir başka deyişle televole kültürünün bir yansıması olarak mı değerlendirilmelidir sanal ortam?...
İlgilenenlere YEŞİLDÜŞÜNCE için link:
http://tech.groups.yahoo.com/group/yesildusunce/
vallahi, sürmekte olan "polemik"in doğrudan müdahili
olmadığım için bu yazımla kenara çekilmek arzusundayım.
selmaelma hanım'ın her sözcüğe cevap verme azmi
karşısında şapkamı çıkarıyorum.
nüktedanlığı ve ezici mezuniyet silindirini detaylandırarak
nakletmesi aleyhine kullanılmaya devam edecektir zannımca.
sanırım kendisi bunu göze almıştır.
buraya karınca kararınca ve de "okul" mokul belirtmeden
yazı gönderen herkesi de sigaya çekecektir anlaşılan.
bana yönelttiği "rübai-yazarı" hususundaki itirazını kabul edemiyorum. kazın yanması bu şekilde önlenemez!
bir "eser"in "yaratıcısı" varsa, bunu genellemelerle geçiştirmek o eserin yaratıcısına ayıp olur en azından.
o anda hatırlamak mümkün değilse de, alelacele cevap yazma hırsına bir gem vurup, arama motorlarını devreye sokmalıyız/sokmalıydık. keyfiyet budur benim açımdan.
allah selamet versin!
Pekçok özdeyişi kullanırken altında kaynak mı gösteriyorsunuz sayın "naylon vicdan", şu ünlünün sözüdür diye...
Sizin özel bir ilginiz varsa bir düşünüre, yazara; elbetteki onun sözlerini söylerken , patentin kimde olduğunu belirtirsiniz...Kuşkusuz benim için de aynı sav geçerli...
Hem okul-mokul, doktora durumumla dalga geçiyorsunuz; hem de master-doktora tezlerimde yazdığım gibi üstelik de halk diline pelesenk olmuş bir söze kaynakça yazmamı istiyorsunuz?...Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu (Bu deyim de nereden gelmiş, kim demiş, şimdi de siz buna kaynakça gösterin bakalım?) ?...
Yazılarınızla bu başlığı bilgi yarışmasına mı dönüştürmeyi düşünüyorsunuz ( "ben daha çok bilirim" yarışması mı açtınız?...Yalnız bunu yaparken asıl konudan uzaklaştınız, sapmalar oldu; bu gibi durumlarda, tez danışmanı kişiyi uyarır, bilginiz olsun) ?...O zaman ben size baştan açıklıyayım; ben herşey hakkında az şey bilen değil, az şey hakkında çok şey bilen( ve bilme sürecini de sürdüren bir kişiyim)...
Ve şimdi de bunu bilin bakalaım:
Bildiğim bir tek şey var, o da herşeyi bilmediğimdir...
Kim söylemiş bu sözü?...
"kopanisti"; yaşamımı boşa geçirmedim, gerekmiş olsaydı Çince de öğrenirdim...Başkalarının karşısında ezginlik, kompleks duygularıyla, yarım yamalak bilmişlikle alay etme girişimlerinde bulunmak yerine, siz de boş durmasanız...
Unutmayın ki;
21.yüzyıl bilişim çağıdır...
21.yüzyıl yeni Dünya Düzeni olarak tanımlanan küreselleşme çağıdır...
21.yüzyıl risk toplumu çağıdır...
21.yüzyıl daha pek çok biçimde adlandırılan bir çağdır ama,
herşeyden önce;21. yüzyıl KARİYER ÇAĞIDIR...Benimle dalga geçme uğraşı içinde olacağınıza, sürdürülebilir gelişiminizi tamamlayın, 21. yüzyıl kariyer yarışlarını/savaşlarını kazanın, çünkü rakipleriniz çok güçlü, çok donanımlı...Ve bu yüzyılda da Ömer Hayyam'ın rübailerini bilmek de pek karın doyurmuyor ( ola ki edebiyat/yazın öğretmeniyseniz,durum değişir elbetteki) ; doyurmuş olsaydı, Hayyam'ın günümüz halkı Ortaçağ karanlığında yaşamazdı, bunun tersini söylemek için de "nükleer gücü ellerinde bulunduruşları"ndan söz etmeyin bana...Hrant Dink için gözyaşı dökenlere; yakışmaz "nükleer güç" için övgüler düzmek...
Oysa ben Uğur MUMCU'dan söz açacağınızı düşünmüşdüm; günlerden 24 Ocak olduğu için... Ve gerçekten de AYDINLANMA uğruna, demokrasi uğruna can veren gerçek bir AYDINIMIZ olduğu için...

sanırım bir takdir edilememe durumu yaşıyorsunuz. bütün eğitim öğretim hayatınızı gözümüze gözümüze soktunuz ve garip bir biçimde insanların bundan etkileneceğini düşündünüz. ha bir de motorlu fotograf yollayayım da tam olsun dediniz. benim anlayamadığım nokta şu: bir kişinin fikirlerini ifade ederken, o fikirlerinin altını sağlamca doldurmak üzere çabalaması yerine ben şunu bunu okudum diye listelemesi nedendir? ambalajın içindeki nitelikleriyle yetmiyor mu? burada pek çok okur yazar, ya da sizin ulu manitu seviyenizde insan var ama sanırım sizin yüce eğitim durumunuza ulaşamamış insanlar da vardır. baştan itibaren bu tip bir ayrım yapmak pek yakışık almadığı gibi etiketle fikir satmak da olmadı. resmen yazınız boş kelimelerle doluydu siz onu doldurmak için de diplomalarınızı kullandınız. neyse bu konu sürdükçe sertifikalarınız da ortaya dökülür diye burda kesiyorum.
Kişiliğim, kişiliğinize model oluştursun diyedir bu resim...
53 yaşında bir kadın kişi nasıl olurmuş gibisinden...
Belki o zaman beni takdir edersiniz!!!...
Ve benimle bu denli didiştiğinize göre de; olsa olsa 35'den yukarı değilsinizdir, kuşkusuz henüz evlenmemişsinizdir..
Bu arada sertifikalar ne ki; daha yazarlık, ozanlık ödüllerime sıra gelmedi... Siz istersiniz de ben onları da sunmaz mıyım derin eleştirilerinize?...
Neyse dalga geçmek amacıyla koyduğum fotoğraf ve bu yazdıklarım bir yana; siz benim söylediklerimi anlama özürlüyseniz ya da anlamak istemiyorsanız derdiniz nedir?...Neden yorum yapma gereği duyuyorsunuz?...Örneğin ben sizin yazılarınızı okuduğumda hiç de yorumlamaya değer bulmadım, siz neden yazdıklarımın doluluğu ya da boşluğu üzerine ille de söz söyleme gereğini duyuyorsunuz?...Siz de ilgilenmeyin yazdıklarımla, yorumlarınıza verdiğim yanıtlar karşısında da "ille de sonsözü ben söyleyeceğim/son yumruğu ben atacağım" kompleksine girmeyin...
Yazdıklarımı anlamanızı/algılamanızı beklemek gibi bir safdillik içinde olmam; belli ki Dünya görüşleriniz, değer yargılarınız buna izin vermiyordur...Ne diye kendinizi zorluyorsunuz?...Herkes sizin gibi düşünmek/değerlendirmek zorunda mıdır?...Ne oldu çok renklilik/çok seslilik/çok kültürlülük?...
Ne boş yazılar var ( kuşkusuz sizin yazdıklarınız arasında da)...Ben onları okumuyorum...
Siz de benim yazdıklarımı BOŞ buluyorsanız OKUMAYIN/YORUMLAMAYIN...
kariyer, liderlik, maddi zenginlik dertleri olmadan insanca yaşamayı tercih eden biri olmaya çalışıyorum. Sade, temiz, başkalarına zararı dokunmayan, basit bir insan,
Bazen daha da ileri giderim dini, milliyeti, ırkı, dili, ülkesi olmayan bir insan olurum.
Yok olmayı seçerim bazan, bakalım bensiz dünya nasıl olacak diye düşünürüm.
Yaşamımı da boşa geçiriyorum.
Topluma bıralacağım kitaplarım, köşeyazılarım yok.
Hiçbirşey de bilmiyorum. tuhaftır bunu bildiğimi bile bilmiyorum.
benim için ne söyleseniz az.
selmaelma hanım, bana sataşmasaydınız size cevap mevap
vermeyecektim ama "fotomotormodel"liğinizin hatırına
iki çift laf edeceğim. sataşılana cevap hakkı doğdu çünkü.
cevap verdikçe de iyice batıyorsunuz ve bu haliniz inanın ki, göz yaşartıcı bir hal almakta. hele hele, james dean ruhuyla dolu easyrider "foto"nuz...
bunlara ne cihetle olursa olsun, tevessül etmenize gerek yok! sadece yazı yazın, sadece yazı. hadise budur.
evet, sayın bayan selmaelma...
"özdeyiş" söz konusu ise; bu söz, şu kişiye aittir demeyi ihmal etmeme gibi bir prensibim vardır.
bir sözün söyleyeni belliyse, bunun yazılması ihmal edilmemelidir. garip mi geldi size?! gelmemeliydi. konu bu kadar yalın.
sanal alemdeki atışmalardan memnun olmuşa benziyorsunuz sanki...
madem bu kadar kariyer dolusunuz, ne diye harıl harıl cevap verme hırsıyla geriyorsunuz kendinizi.
alt tarafı, bir sözü söyleyen belliyse bunu belirtin, dedim gayet usturuplu bir şekilde.
akademik kariyerinizin içinde dostane, masumane uyarılara tolerans yoksa vay benim köse sakalım!
bakın, şimdi bir sözcüğünüzü de düzelteceğim: pelesenk, denmez ona. "persenk"tir doğrusu.
terazi gözüne konulan taş parçası anlamındaki "seng-i pele"nin değişikliğe uğramış halidir.
feraizcizade mehmet şakir ise şöyle buyurmaktadır:
"Hamd-i Haktır dilimdeki persenk
Öyle Hak'tır ki yok ana bir denk"
"az şey hakkında çok şey bilme süreci"nizi takdirle karşılamakla birlikte bu sürecin akamete uğrama ihtimalini
oldukça yüksek gördüğümü de eklemeliyim haddim olmayarak.
sokrates'ın sözünü de yanlış biliyor olmanız ne trajik!
"bildiğim tek şey, hiçbir şeyi bilmediğimdir".
ne var canııım, ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu, demeniz de ihtimal dahilinde tabii!
eli kızılcık sopalı, gözlüğü burnuna düşmüş ve "öğrencileri"
hizaya getirme azmiyle yanıp tutuşan bir haliniz olduğunu
göremiyor musunuz?
bilgi yarışması meraklısı değilim. kime, neyi ve niçin ispat edeceğim ki!
yazdıklarım herkesin okumasına açıktır. sağ olsunlar, beğenen lütfediyor beğendiğini yazıyor, beğenmeyen de bazen galiz küfür ediyor (aynı paralelde cevabını alıyor muhakkak!), bazen de adam gibi eleştirisini yazıyor...
keyfiyet budur.
buradaki hiçkimsenin "en" olma aşkıyla yanıp tutuştuğunu sanmıyorum kendi adıma.
ama aynı ruhu sizde göremedim şu cevap salvonuz esnasında ne yazık ki.
selmaelma hanım, o kadar cılız ve o kadar zavallı bir
debelenme içindesiniz ki... acınası...
laf mı bu allah aşkına! "bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" deyimi için nereden gelmiş, kim söylemiş diye alaycı bir efelenmeniz hiç yakışık almamış.
zaten benim meramımla da en ufak bir bağlantısı yok!
özdeyiş ayrıdır deyim ayrıdır. ben, sizden deyimlere kaynak gösterin, bunun arka planı nedir, gibisinden bir cümle sarf ettim mi? çarpıtma, laf ebeliği hakkınızı mı kullandınız?
özdeyişlerin/dizelerin "söyleyeni"ni/şairini analım, ad verelim
dedim sadece. ama siz çok çirkin ve çok çocukça bir
çarpıtmanın motorunu köklemişsiniz düz yolda; yakıştıramadım sizin gibi "kariyer" dolu bir insana.
ama isterseniz... hatırınız kalmasın...
vaktiyle çok şişman mı şişman bir cariye yaşarmış harem'de... padişah III. selim...
ama o kadar boğazına düşkünmüş ki... bumbar dolmaları, kuzu kapamalar, ayva tatlıları... stefanos yerasimos beyefendinin sultan sofraları kitabında ne yer alıyorsa, hepsini götürüyormuş midesine... öyle böyle değil yani!
padişahın da gözdesi olmak, efendisinin kollarında sabahlamak da tek arzusu bir yandan...
tatlıyı da, tuzluyu da kesmek, servi endamında bir cariye olup, "en gözde" olmak için sıkı bir perhize girmiş...
sabah ve akşam yosun yiyormuş. ölmeyecek kadar da su...
padişah ise bu ceylan gözlü değirmen göbekli cariyeye yanaşmak şöyle dursun, göz ucuyla bile bakmıyormuş.
cariye azimli. yosun da yosun... su da su... süt beyazı tenli, al yanaklı ama baseni ve göbeği kalyonlar kadar bu cariye, yosun ve sudan müteşekkil diyetine birkaç çeşit daha eklemek istemiş.
envai çeşit turşular, boy boy kavanozlarda... cariye bu albenili, rengarenk turşu kavanozlarının çağrısına icabet edivermiş bir akşam.
harem ağası da basmış narayı: bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.
acemi bülbül bu kadar şakır "hocam". azsa, çok görün.
etiketlerden uzakta, sadece yazı yazmayı deneyin.
o zaman daha çok kaale alınacağınızdan şüpheniz olmasın.
bezm-i safaya sagar-ı sahba gelir gider
guya ki cezr ü medd ile derya gelir gider
unutmadan... Nabi'nindir dizeler.
Selma Hanımcım, anlatmak istediklerinizle yazdıklarınız belki apayrıydı. Ancak yetersiz anlatım gücünüzle yazınızdan çıkan anlam ne yazık ki arkadaşların anladıkları gibi. İsterseniz yazdıklarınızın üzerinde duralım biraz da.
Günlerdir Hrant Dink'e ağıtlar yakılıyor ve O'nun ölümünün ardından "keşkeler" dillerde...Bu nedenle 19 Ocak 2007 günü; RTE'nin bir buyruğu duyuruldu ulusalbasının televizyon yansılarından; "20 aydının korunacağı"na ilişkin..Kim bu aydınlar?...Türklük'e, Atatürk'e, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne hakaret edenler/aşağılayanlar, ayrılıkçılık/bölücülük yapanlar; özetle 301.maddeden yargılananlar...
301. maddenin tam metni şu;
Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz
Peki koruma altına alınanlar yani 301. maddeden yargılananlar bu suçu işlememiş olabilirler mi. Sizin cümlenize göre olamazlar. Çünkü cümleniz "yapanlar" diyerek bir kesinlik içeriyor. Oysa bir maddeden yargılanmış olmak o suçu işlemiş olmayı gerektirmiyor. Hatta Hrant Dink örneğinde olduğu gibi bu madden ceza almış olmanız da suçu işlediğinizi göstermiyor.
Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamada bilirkişilerin yazıda suç unsuru olmadığı görüşüne rağmen mahkeme Dink'i cezalandırdı. Sadece cezalandırmakla kalmadı, yargılama sürecinde de korumadı aşağılanmasıne neden oldu ve bir takım çevrelerin "işte bu vurulacak adam" işaretlemelerinin en önemli sorumlusu da bu yargılamaydı. Cenazesinde yürüyen onbinlerce kişinin çok değil yüzde biri orada yargılama sırasında yanında olsaydı belki o ceza verilmeyecekti. Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları onu yuhalar, pis Ermeni'nin gitmesini dilerken bozuk paralar atarken bir avuç kişi olmasaydık yargılama sonucunda ceza çıkacağından şüpheliyim. Temyiz aşamasında yargıtay cumhuriyet başsavcısı kararı suçun oluşmadığı yönünde temyiz etmesine ve kararı ceza genel kuruluna yollamasına karşın burada da sonuç değişmedi. Ceza genel kurulu kararı 2 basit ayrıntı dışında suçun oluştuğu yönüyle değerlendirdi ve onadı. Genel kurul kararına muhalif kalan Osman Şirin ve diğer 5 üyenin ortak gerekçesinden bir bölümü :
Ortak gerekçede, Türkiye'de karşı fikrin serbestçe ve korkusuz biçimde söylenmesinden hala korkulduğu, söylemine izin verildiğinde o görüşlerin kabullenilmiş sayılacağı ve yandaş toplayacağının düşünüldüğü ifade edilerek, şöyle devam edildi:
“Bu, büyük bir yanılgıdır. Demokrasi, hakaret ve kavgaya davet gibi çok zorunlu kısıtlamaların dışında her görüşün serbestçe dile getirilmesini olanaklı kılmasıyla da diğer yönetim biçimlerine üstün hale gelen rejimin adıdır. Düşünce özgürce dile getirildiğinde, karşı fikirlerin acımasız testine tabi bir açıklığa kavuşmaktadır. Bu açıklıkta ya kendini kabul ettirip yandaş bulabilecek ve böylece ayakta kalabilecek ya da kabul edilmezliği saptanacak, tükenip silinecektir. Tarih boyunca bu hep böyle olagelmiştir.
Altı çizilmeli ve zihinlere öylece kaydedilmelidir ki; yargılanan ve cezaevi yolculuğuna çıkarılan hiçbir düşünce ölmemiştir. Aksine mağdur duruma düşmüş, ya yandaş bulmuş ya da söyletilmesi yasaklanınca karanlıklara inmiştir. Karanlıklar kontrol edilemez alanlardır. Burada düşünceyi karşı düşünceyle ezmek, etkisiz hale getirmek ve yok etmek olgusu yoktur. O zeminde denetlenemez bir büyüme söz konusudur.
Bu nedenlerdir ki uygar dünya, fikirleri, hep aydınlıkta tutmak ve ifade edilebilirliğini özgür bırakmak kararlılığındadır. Her düşünce ve ifadenin karşıtının mihenk taşı olduğu, karşıtıyla mukayese edilmediğinde doğrunun ortaya çıkamayacağı, karşı düşünceyi yendiği ve etkisiz kıldığı durumda düşüncelerin güç kazanıp benimsenebilir etkinliğe ulaşabileceği uygar alemin asla göz ardı etmediği doğrulardandır. Bu doğrular uygarlık yarışına çıkanlarca da gözetilmek zorundadır.”
“RESMİ TEZLE BAĞDAŞMADIĞI AÇIK”
Ortak gerekçede, Dink'in görüşlerinin resmi Türk tezi ile bağdaşmadığının tartışmasız olduğu da vurgulandı ve geçen yıl bazı sorunlardan sonra yapılan ”1915 olayları ve Türk-Ermeni İlişkileri” konferansında Türk tarafının açılımlarının, resmi Türk görüşünü güçlendirici sonuçlar yarattığı belirtildi.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasının, genelde milli, manevi, sosyal ve dini üst değerlere ilişkin görüş açıklamalarıyla ortaya çıktığına dikkat çekilen ortak gerekçede, genelde yargıcın da aynı değerlerin sahibi ve benimseyeni durumuna düşmesi nedeniyle tarafsızlığını yitirme riskiyle karşı karşıya kaldığı belirtildi.
-“MAĞDURUN YARGIÇLIĞI”-
Ortak gerekçede, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin de bu eğilimle yargılama hatası yaptığı ve yasa ve içtihatlara aykırı biçimde kişileri müdahil kabul ettiğine yer verildi. Ortak gerekçede, “Yargıç olarak kendisinin de zarar görenlerden olduğunu ve hatta potansiyel müdahil adayları safında bulunduğunu kabule elverişli tavır ve değerlendirmelerle kararını gerekçelere bağlamış, mahkumiyet hükmünü 'mağdurun yargıçlığı' görüntüsüyle kurmuştur” denildi. (Agos'tan alıntılanmıştır)
Göreceğiniz üzere yargılama uzun, yorucu, bezdirici ve yargılananı psikolojik olarak yıkıcı bir süreç. Şimdi Tanrı aşkına diyebilirmisiniz ki; ben 301. maddenen yargılananlar yani bu suçu işleyenler derken sığ davranmadım, üstünkörü yazmadım. Daha sanık olma ile suçu işmiş olma arasındaki ayırımı algılayamamış olduğunuz açık değil mi?
"yargıladım, özüme baktım, sözüme baktım. Sonuç; bu koşullarda "ben aydın sayılamazdım. Şunca yıllık akademik kariyer yapmışlığıma karşın...Yıllardır arasıra ulusal, çoğunlukla Bursa yerel basınında yazarlık yapmışlığıma karşın...Üstüne üstlük bütün bu uğraşlarımın yanısıra, 20 yıl, 9 ay Devlet'e hizmet etmişliğime karşın...Ben "aydın" olarak tanımlanamazdım...Çünkü ben; bunca yaşam yılımda, bunca yaşadıklarımla, hiç 301'lik olmamıştım ki...Bu koşullarda "aydın" sayılabilmem elbetteki olanakdışıydı/olanaksızdı...Ve ne yazık ki bunca uğraş alanıma karşın, "aydın" ünvanını edinebilecek yetenekte, yetide değildim, dolayısıyla RTE tarafından korunmaya değer bulunmayacağım da "
Yazınızın yukardaki bölümünde de 301 den yargılananları küçümsediğiniz aydın olmanın şartını 301. maddeden yargılanmış olmaya bağlayan zihniyete karşı duyduğunuz tepki ve aslında sizin çok daha aydın olduğunuz ama bunun gözardı edildiği sonucu çıkmıyor mu?
Diyebilirsiniz -ki demişsiniz- ben bunu kastetmedim. Ama ne yazık ki çıkan anlam bu. O zaman gelin kafamızdaki aydın tanımını biraz açalım. Sadece okumuş yazmış öğrenmiş olmak, teoriyi yalayıp yutmak yiyip bitirmek yetmiyor. Aydın olmak için bunu bedeli ne olursa olsun dile getirmek, herhangi bir bedel ödeyebileceği hesaplaşmasına girmeden söyleyebilmek gerekiyor. Aksi taktirde belki entellektüel olabilirsiniz ama aydın olarak adlandırılabilineceğini ben sanmıyorum. Aydın muhaliftir. "Aman ne güzel olmuş"u herkes söylerken aydın doğru olmayanı söylemek zorundadır. Ve tarih boyunca aydınlar ne yazık ki kendi halkları tarafından cezalandırılır. Derisi yüzülenler asılanlar yakılanlar hep aydınlardır. Akademisyen olmanız veya yerel basında yazıyor olmanız entelektüel birikiminizi gösterir. 20 yıl 9 ay devlet hizmetinizin de emeklilik işlemlerinizde değerlendirilmesinden yanayım. 53 yaşınızla birlikte değerlendirilince emekli olabilirsiniz. Ben sizin adınıza inceledim. Tıklarsanız hizmet hesabınız çıkıyor
sn . naylon vicdan,Sizi "Şeyh-ül muharrir" gördüm bugün:)...Refii Cevad Ulunay,Burhan Felek,Ahmet Kabaklı...Toprakları bol olsun...Onları aratmadınız...
"suziQ"; önce size yanıt vereyim, kaygılanmayın emekliliğim için...17 kasım 1997'de emekli oldum, 1.dereceden yönetici yanödemeli, yeşil pasaportlu...Ve sonrasında başladım doktoraya...
Ve gelelim sizlerin deyimiyle "fotmodelliğim" konusuna...
Neden bu fotoğrafım?...Çünkü ben resimde görüldüğü gibi; sarışın bir Boşnak'ım Slav ırkından, sonradan olma müslüman...
Ve sondan başa doğru örneklerle anlatayım söylemek istediklerimi, elbetteki anlamak isteyenlere...
Henüz 2003 yılında yazıldı gazetelerde; "sarışından Türk olmaz" ve Türk'ün tanımı yapıldı kafatası yapısıyla, tüyünün-saçının rengiyle...Gerçi burada öncelikli amaç; Kurtuluş Savaşı'nda Amerikan basınında bile "Bir sarışın Eşkiya, sarı saçlı çetebaşı" olarak tanımlanan Kemal ATATÜRK'e saldırmaktı, ama bu saldırının ardında tüm gerçek sarışınlar da vardı ( işte; ırkıma yönelik saldırılardan bir örnek)...
Şimdi sırada biz Boşnaklar'a ilişkin dışlanma örneklerim var; elbetteki anlayanlara, anlamak isteyenlere...
Üstelik biz Boşnaklar; Osmanlı'dan günümüze, kesinlikle ayrıştırıcı/bölücü olmamamıza karşın, tam bir asimilasyon/uyumlandırma göstermemize karşın bu saldırılar...
İşte 1. Örneğim ve bu ayrımcılığın ilk ayırdına varışıma neden olan olay:
Antalya'da Çetin Yetkin'in çıkardığı; MÜDAFAA-İ HUKUK Dergisi'nde yazılarım, şiirrlerim yayınlanıyor. ( Yine de ben Sayın diyeyim) Sayın YETKİN; Derginin Bursa temsilciliğini üstlenmemi önerdi, ben de "olur" dedim, buna karşın derginin ilk sayısından başlayarak, yazmaya başladığım sayıya değin eski sayılar gönderildi. Başladım okumaya; 1. sayı, 2. sayı derken, Osmanlı'nın devşirme Boşnaklar'ı çok şımarttığına, Türkler'i ezerken, onlara değer verdiğine ilişkin saldırganca bir başyazıyla karşılaştım, YETKİN imzalı...Üstelik Sayın YETKİN bir de HUKUK adamı, Profesör ünvanlısından...Bu durum karşısında; ne temsilcilik, ne yazarlık...İlişkimi orada sonlandırdım; çünkü ırkıma düşmanca duyguların olduğu bir oluşumda elbetteki yeralamazdım...
2. Örnek; yine 2000 yılından, Fatih Altaylı'nın TEKE TEK programından...ALTAYLI o günlerde Kanal D televizyonunda...O geceki konuğu; Albdülhaluk ÇAY...Ve ÇAY diyor ki; Bu ülkede Arnavutlar'ın, Boşnaklar'ın söz hakları yoktur, olamaz...Onlar bu ülkeye kendileri geldiler...(Biz çocukları bir yana, 1926 Bursa doğumlu bir babam var; bu ülkede üretmiş, çalışmış, vergisini ödemiş, ama yine de söz hakkımız yokmuş, olamazmış...)
3.Örnek;1989 yılında, Bulgaristan'dan göçe zorlanan Türkler'in ençok Bursa'ya gelmesinin ardından, TÖ'nün de yönlendirmesiyle Bursa Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan da pekçok göç aldı o yıllarda (ve bu göç henüz durmamıştır, Yeşil Bursa talana uğramışdır)...İşte o günlerde; yukarıda gördüğünüz fotomodelin , 53 değil de 37 yaşındaki görüntüsüne, yanında 19 yaşındaki oğlu varken bile "Nataşa" diye sözlü sataşmaların olması ( ki bu kadın Devlet kuruluşunda görevli)...Bu sataşmalar; nasıl da eski İstanbul sokaklarında "Ermeni, istemeden vermeli" sözlü sataşmasıyla örtüşmektedir...
Ve AB -STK ilişkileri bağlamında; Boşnaklar'ı kışkırtmak adına başlatılan girişimler ( ki Boşnaklar bu oyunlara henüz gelmediler), TRT'den Kürtçe'nin yanısıra, Boşnakça yayın yapılması...Mübadil Dernekleri'ne paralar akıtılması...İnternetde gezen, Rumeli topraklarında öngörülen; Osmanlı -Amerikan Devleti haritaları...
Ve yine internette Boşnak kızlarına ilişkin ekşi sözlükte yeralan bazı " Nataşa" göndermeleri yapılan tanımlamalar...
Ve yıllarca devlet kurumlarında; hemşehricilik, aşiretçilik yapanlarla yaşanan kavgalar/kavgalarım...
Sorun yalnızca Ermeni için, Rum için değil; Boşnak için de, Arnavut için de ( Bakın Bulgaristan'dan gelenler için sorun yok; çünkü onlar Konya-Karaman'dan gitmeymişler)...
Oynanan oyunsa, sanırım herkes için...
Dün Yasin Hayal'e Orhan PAMUK'u tehdit eden sözleri nedeniyle, Fatih'in Bosna'yı fethettiğinde Hıristiyanlara özgürlük veren fermanı okutulmuş ya...İşte o ferman; günümüzde çoğaltılıp, yurdun her köşesine, her kişisine, her kurumuna, her yetkilisine/yetkisizine okutulmalı, bilincine özümsetilmeli...Sayın Çetin YETKİN'e de, sayın Abdülhaluk ÇAY'a da, "sarışından Türk olmaz" düşüncesini savunanlara da...
Bu başlık altında iki yanlış var:
1. yanlış; AYDIN kavramının dayandırıldığı tanım...
2. yanlış; ırkçılığın/kafatasçılığın yalnızca, Kürtlere'e, Ermeniler'e değil, Arnavutlar'a, Boşnaklar'a da yönelik olduğu, ne var ki sıranın ne zaman, kimlere geleceğinin henüz tam belirgin olmadığının gözardı edilmesi...
Kuşkusuz bu saldırların; NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemini ilke edinenlerden değil ama , NE MUTLU TÜRK OLANA diyenlerden geleceği kuşku götürmez bir gerçektir.
Siz yine de benim okul-mokul, doktora-moktora sözlerimle dalganızı geçmeye bakın; birileri bizlerle öyle bir dalga geçiyor ki, ayırdına vardığınızda ne yazık ki iş işten geçmiş olacak...
Buyrun saldırılarınızı bekliyorum...
"naylon vicdan"; sizi sataşmaya da atışmaya da değer bulmuyorum ama; "pelesenk"i bir öğreteyim dedim...
pelesenk: Türlü bitkilerden çıkarılan kokulu bir reçine
( Farsça'dan gelen bir sözcük)
Kaynak:Osmanlıca-Türkçe sözlük ( Biz kamuyönetimcileri, Osmanlıca sözlüksüz gezmeyiz de)...
Siz de edinseniz iyi olur...
Siz kesin edebiyat öğretmeni olmalısınız; kesin...
Diğer sataşmalarınızı kal'e bile almıyorum... *Kal'e almamak için bir açıklama: Osmanlıca bildiğinizi sandığınız için, sizin için özellikle kullanımı uygun görülmüş bir deyimdir...
Yoksa İmam-Hatipli misiniz; Osmanlıca yanlışlarımı düzeltme eğiliminiz bundan mıdır?...
"suzi Q" Ne yazık ki pekçok kişi gibi siz de, RTE'nin Televizyon yansılarından yaptığı tanımlamayı, benim yaptığım yanılsamasını sürdürmektesiniz...RTE; TGRT Ana haberler'de yaptı bu tanımlamayı, dolayısıyla ben de buraya taşıdım, sorular sorarak tartışmak istedim...
Daha başka ne açıklaması bekliyorsunuz?...
Belki hukukçusunuz ya da benim gibi hukuk eğitimi alımışsınızdır; 301. maddeyi benim için yazmanıza hiç gerek yoktu...
Siz önce önyargılarınızdan kurtulup, nesnel değerlendirmeye bakın yazdıklarımı...
öncelikle, @suzi Q'ya "bir fikrin altı nasıl doldurulur"u gösterdiği için tebrik etmek lazım.
sayın @selmaelma; kimse sizin devlet görevinizle, kamuyönetimi doktoranızla, motorsikletinizle uğraşmak istemez. ki, siz bu etiketlerinizi ortaya saçasaydınız kimsenin haberi -sizi tanımayanlar çerçevesinde- olmayacaktı. kimsenin sizinle özel uğraşı içinde olduğunu da sanmıyorum. siz kendinizi anlattıkça, ki kimsenin buna ihtiyacı yok, bu etiketlerinizle -en azından açmış olduğunuz bu konu içerisinde, affınıza sığınarak- dalga geçilirsiniz.
yazmış olduğunuz ilk mesaja dönecek olursak, yazdığınız doğru yada yanlış, konu size yönelmez, konunun kendisi tartışılır, elbet bir noktaya ulaşırdı. sizin yazmış olduğunuz mesaja yönelik eleştirilerinizi kişisel olarak algıladıkça, ne bu konu sonuca ulaşır, ne de kimseye fayda getirir.
beni -ve birkaç kişiyi daha- anlama özürlü olarak fişlediniz, ancak benim kendi adıma burdan anlayacağım birşey yok, çünkü anlattığınız bişey yok-tu-.
bu sizin kişiliğinize ve etiketlerinize yapılan bir saldırı değil, yazdıklarınızın içi doldurulmamış şeyler olduğuna yönelik bir eleştiri idi o kadar.
artık kendinizi anlatmayı bırakıp, ne anlatmak istediğinizi anltmanız dileğiyle.
iyi günler dilerim.
"Hem okul-mokul, doktora durumumla dalga geçiyorsunuz; hem de master-doktora tezlerimde yazdığım gibi üstelik de halk diline pelesenk olmuş bir söze kaynakça yazmamı istiyorsunuz?..."
bu cümle anlam bağlamı açısından okunursa; ["hem okul-mokul, doktora durumumla dalga geçiyorsunuz; hem de master-doktora tezlerimde yazdığım gibi üstelik de halk diline "türlü bitkilerden çıkarılan reçine" olmuş bir söze kaynakça yazmamı istiyorsunuz?...]
gibi bir garabet ortaya çıkıyor.
oysa, zat-ı şahanenizin anlatmaya çalışıp da beceremediği şekilde "persenk" şudur: konuyla ilgisi olsun olmasın konuşurken tekrarı adet haline gelmiş söz.
zatınız bunu kasdetmeye çalıştıysa da, osmanlı-türkçe sözlüğünün hacmi ve kapsamı sınırlı olduğu ve de "kamuyönetimci"miz de elindekiyle yetinme tembelliğinden
kurtulmayı düşünmediği için baltayı taşa vurmuş olmaktadır.
valla, selmaelma hanımcım, sizin bana hiçbir şey öğretecek
nosyonunuz yok!
önce öğretmeye kalkıştığınız konuya bihakkın vakıf olun da, sonra bilmişlik taslayın!
sıfır tolerans, sıfır dilbilgisi, sıfır analiz, sıfır terbiye...
sıfıra sıfır, elde var sıfır!
kesbsiz ta o kadar cehl olmaz
cehlin ol mertebesi sehl olmaz
"kamuyönetimcisi" olarak buyrunuz osmanlıca-türkçe sözlüğünüze...
o kadar sığsınız ki... asıl sizinle tartışmaya, yazışmaya
ben değer görmüyorum şu andan itibaren zatınızı.
cama çıkmış da, başındaki başörtüsü ensesine kaymış,
ağzında cigara çan çan çene yapan mahalle sakinlerine benziyorsunuz maalesef...
ha babam "kariyer" balyozlarınızla taciz ediyorsunuz
zatınıza cevap verenleri.
bu kadar da saçmalık olmaz artık!
eee, ben de boğaziçiliyim diye şişim şişim şişineyim o zaman sizin gibi acz içinde, ha?!?
master da yaptım, ata da binerim, iyi epe sallarım diye
oramı buramı mı yırtayım yani!!! ayıp denen bir şey var artık!
seviyeyi iyice yerlere düşürdünüz, bir de utanmadan dalga
geçmeye çalışıyorsunuz sözümona sakil tahlillerinizle...
sığlığın bu kadarına da pes!
sizin bana öğretecek tek şeyiniz olabilirdi: bunca yıl mürekkep yalamışlığın getirdiği "olgunluk" ve "tolerans"...
hamsınız. üniversite diploması insandaki eğitimsizliği bir nebze alır ama görgü, olgunluk, adab okul bitirmekle
olmuyor; bunu öğrettiniz buradaki arkadaşlara...
bu da bir şeydir.
kime, neyi öğretiyorsunuz siz kuzum, kime!!!
önceki yazdıklarınızda onlarca imla ve ifade bozukluğu
el ele kol kola... neden bahsediyorsunuz siz!!!
alıntı yaparak uğraşamayacağım. yaşdönümü travması mıdır bu huysuzluğunuz onu da bilemiyorum.
ama tek otorite olma sığlınız sizdeki bütün unvanları
sıfırlıyor. acıyorum bu kompleksli halinize.
haa, sadece "kal'e"de isabet var. o kadar kusur da olsun artık. "kal"ın, söz olduğundan haberdarım bittabii selmaelma hanımefendi. mal bulmuş mağribi misali saldırı düzenlemenizi yadırgamadım doğrusu.
beyhude etme gayr için kal ü kıyl-i ham
hal-i ruh-i nigara ne dersin sözün nedir
hemcinsinizden bir beyit. güle güle kullanın, e mi?
gelelim zurnanın zırt dediği hususa... sığlık üzerine bir nobel kategorisi olsaydı zatınızı aday göstermekten alamazdım kendimi.
o kadar kariyer de kariyer diye tepinmenizden ortaya
çıkan "tahlil" bu mudur yani?! ayıp. pes!
bu ne sığlık, bu ne kısır bir zihniyettir böyle!
aydınlığı, münevverliği kim kaybetmiş ki siz bulasınız!
haa, demek ki osmanlıca yanlışlarınızı düzeltiyorsa biri,
o olsa olsa imam hatipli olur!
bunu yazma basiretsizliğini, ferasetsizliğini, bu acınası
çıkarımı yazan birini kal'e alan da kabahat...
türkçeye meftun birinin şu yüzyılda yaşıyor oluşu,
ece ayhan'ı da fuzuli'yi de, diamanda galas'ı da bach'ı da,
hafız post'u da natasha atlas'ı da, necip fazıl'ı da rilke'yi de
sevmesine engel mi?
divan edebiyatını sevmek, ondaki şiirselliğe, ondaki ruhaniliğe ve insaniliğe sevdalı olmak için ille de
imam hatipli mi olmak gerekir???
yazık sizin gibi okumuşlara! zaten bu memleketin başına hep şu sözde okumuşlardan gelmiştir her tür musibet!
naylon vicdan bence boşuna zahmet edip böyle uzun uzun yazı yamışsınız. hanımefendinin dediği gibi: anlayana. karşıdaki sağır olduktan sonra istediğin kadar bağır, nafile.
"naylon vicdan"; ister edebiyat ( ki Türkçesi'yle yazın) öğretmeni olun, ister Osmanlıca, divan şiiri diye göklere çıkın, ya da Amerikan temelli Boğaziçi'li olun...Bu ne kompleks, bu ne kendini kanıtlama ( ki "huriki" ile bu konuda atbaşı gitmektesiniz) savaşı, bu ne söz dalaşı?...
Daha önce de yazdım; yazdıklarıma, düşüncelerime katılırsınız katılmazsınız...Herkes ; olayları, oluşumları,olguları kendi özgür istenciyle değerlendirir, yorumlar...Siz benim gibi düşünmek, benimle aynı değerleri paylaşmak zorunda değilsiniz ve kuşkusuz ben de sizinkileri...Bu ülkede benim gibi düşünen, benim gibi algılayan, benim gibi yorumlayan pek çok yurttaş bulunmakta, kuşkusuz sizin gibiler de..."Çok seslilik" dediler ya bütün Dünya'da buna...Neden zorla; düşüncelerinizi, kendi algılarınızı, kendi bilgilerinizi benim yazdıklarımla çarpıştırmak/yarıştırmak zorunluluğunu duyumsuyorsunuz?...Çok neofobik bir kişilik özelliği sergilemektesiniz; bu yorumlarınızla...
Ve dilimi kullanışım, dilbilgisi kurallarına uyuşum/uymayışım; Sayın "naylon vicdan",naylon"un çevre kirliliği yaptığı gibi siz de dil kirliliği oluşturmaktasınız, Öztürkçe sözcüklerimin karşısında...
Osmanlı İmparatorluğu'nda değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde yaşıyoruz ( yoksa sizin özlemleriniz/usunuz orada mı kaldı?); Türkçemiz'in yabancı sözcüklerden arındırılması için günümüzde ne denli özverili çabalar var, ayırdında mısınız?...
Yoksa sizin amacınız; üzüm yemek değil de, bağcıyı mı dövmek?...Sizinle ters düşen, örtüşmeyen yazıları, yorumları nedeniyle "yaşdönümü"nde olduğunu ileri sürdüğünüz bir kadın kişiye mi saldırmak amacınız?...
Yoksa şu geleneksel ilkel benlik aşamasında kalmış, güdülerinin tutsağı olmuş erkekler gibi ( kadın olsanız çünkü böyle bir durumu gündeme getirmezsiniz; kadın olup da getirmiş olduğunuzda da kuşkusuz daha başka yanıt alırsınız ) beyin gücü yetmediğinde/zorlandığında/tıkandığında; kaba güce ya da kaba söze sığınanlardan mısınız?...
"naylon" olunca adınız, yoksa kişiliğiniz/dişiliğiniz ya da erkekliğniz de mi "naylon", tüm sözcükleriniz tükendi de sıraya "yaşdönümü" sözcüğünü aldınız?...
Beni "boş" niteliğiyle tanımlamakla; yoksa kişiliğinize mi göndermede bulunuyorsunuz?...( "Kişiyi nasıl bilirsin; kendim gibi" bağlamında...)
Ve "huriki"; gölgenize sığınmış saldırılarıyla, düşünsel gücü, sözcük dağarcığı ancak buna yetiyor anlaşılan...
"kenarın dilberi "olarak yetişmedim, ama onları çok iyi tanıdığınız belli...Dişiyseniz demek ki onlardan birisiniz, erkek ya da erkeklikten fire verenlerdenseniz demek ki onlardan biri tarafından bu Dünya'ya sunuldunuz...Onların nasıl eylemde ve söylemde bulunduklarına ilişkin bir canlandırmayı buraya böylesine iyi yansıtabilmek; ancak böylesi bir yaşam deneyimi edinmiş kişilerce başarılabilinir..
Sizler benimle sözel savaş yapmaktansa; o beyin gücünüzün yaratıcılığıyla, o sözcük dağarcığınızın varsıllığıyla yazılar üretseniz de, AYDINlansak, "yazı nasıl yazılırmış, düşünceler nasıl yansıtılırmış" bilgeliğinizden yararlansak...
Haydi boş konuşmayın da, dolu dolu yazın; yazın da okuyalım...
burada öyle çözülemeyecek bir sorun falan yok.gerçekten gereğinden fazla iyiniyetli davranmışım.amaç üzüm yemek değil bağcı dövmek,tartışmak değil polemik yaratmakmış.diline aydın,hak,hukuk dolayan herkesi onaylamak zorunluluğumuz var ya,ille "aman efendim ne güzel yazmışsınız sizin gibi bir kaç kişi daha olsa bize karada ölüm yok" diye methiyeler düzmemiz gerekiyor ya.aksini söylersen vay haline.
demek ki neymiş ne olursan ol,kaç yaşında olursan ol doğru düşünemezsen doğru ifade edemezsin yani düşüncelerinin temelini sağlam oturtamazsan arada durup "yahu ben ne yapıyorum" diye açılıp kendine bakamazsan çoluğun çocuğun maskarası olurmuşsun.akım derken bokum der kendini "beyaz berelilerin" arasında buluverirmişsin.
hamsınız. sığsınız. anlama ve analiz özürlüsünüz.
tartışma adabından yoksunsunuz. boşuna okumuşsunuz.
boş yere buruşturmuşsunuz dirseklerinizi.
uzun yazımda söz konusu ettiğim ve yalan yanlış, oradan buradan devşirme bilgilerle (!) bana ders vermeye yeltenmenize yönelik verdiğim küçük derse (bkz. persenk)
niye değinemediniz? niye??? elektrikler mi kesikti?
yazdıklarımın hiçbirine cevap verecek haliniz yok da ondan!
bir de, utanıp sıkılmadan, kendinizi ve haddinizi bilmeden
mahalle sakini ekolünün azılı temsilcisi sıfatıyla bana "kompleks", "kanıtlama" gibi saçmasapan laflarla
saldırmaya çalışıyorsunuz. gülünçsünüz.
(öztürkçedir, hoşunuza gider diye...)
bunca kariyeri çan çan çan çene yarıştırmak için mi yaptınız allah aşkına siz kuzum?!
sadece ucuz, sığ laf (ah, pardon, "söz" diyecektim!) dalaşı içinde olmanız ülkenin "okumuş" profiline el feneri tutuyor
en azından.
analiz beceriniz sıfırın altında. sağcılar muhafazakar olur, "gomonisler" de karısını kızını peşkeş çeker
derecesinden kurtulamamış bir hamsınız.
analizlerinizin tamamı bu denli kısır çünkü.
aydın olmanın en temel nosyonlarının kıyısından geçmeniz mümkün değil bu acınası çalçene teyze halinizle.
hasbelkader üniversite bitirmiş bir türk vatandaşı olarak ömrünüzü idame ettirirsiniz, arada sırada motosiklete binerek, hepsi bu.
bana ne sizin hangi üniversiteyi bitirdiğinizden, bana ne okul dışında ne yaptığınızdan, bana ne hangi gazeteye, dergiye yazı yolladığınızdan, bana ne, bana ne, bana ne!!!
ben ve birçok kişi de aynı fikirdedir sanırım, yazdığınız yazının "içeriğine" bakarız. ANLADINIZ MI?
SADECE YAZIYI OKUR VE ONU DEĞERLENDİRİRİZ.
anlarsınız inşallah!
"söz dalaşı" yaptığım yok! yazdıklarınızı ve yalan yanlış bildikleriniz teeek tek cevapladım. atlamadan.
işime geleni cevaplayıp, işime gelmeyeni görmezden gelmeden.
yani, zatınızın yaptığı gibi değil.
her satırınıza cevap verdim ama siz maşallah işinize gelmeyeni görmemişsiniz.
münevverliğin ön koşulu kaçak güreşmek olmalı!
dilinize persenk (pelesenk, değil; öğrendiniz mi arasındaki farkı canım teyzem?) ettiğiniz cümleleri sıralayıp durmuşsunuz, hepsi bu.
kimseyi kendi çizgime çekmeye çalışmıyorum.
sadece yanlış bildiklerinizi öğrettim size.
her ne kadar bunu hazmedemeseniz de...
bir de, özdeyişlerin sahibini/söyleyenini unutmayın, dedim.
bunlara tahammül gösteremeyen biri allame-i cihan
olsa ne yazar selmaelma teyze!
huriki de, ada68 de çok doğru demişler.
tam bir "akım-bokum" hadisesi. anlamadıktan sonra, bir hisse kapma kaygısı olmadıktan sonra, kime yazıyoruz... geçelim.
" bütün Dünya'da buna" denmez, bilmediğini bilmeyen
selmaelma teyzecim!
astronomi söz konusu olunca "Dünya" yazılır ama yaşadığımız gezegen söz konusu olunca "apostrof" kullanılmaz ve "dünya" olarak yazılır!
misal: Dünyada olmaz, bu akşam bizdesin... denir de;
Dünya'da olmaz bu akşam bizdesin, denmez!!!
bunu da öğrenin. öğrenmenin yaşı yok.
utanmayın bu yaşa kadar öğrenememiş olmaktan ötürü.
mesela bizler de, üniversite bitirerek, kariyer yaparak
tolerans sahibi olunamayacağını, olgunluğun vizelerden geçmediğini, güngörmüşlüğün uzantısı sakince ve bilgece
yazışmanın ulusal ve yerel basına yazı göndermekle elde
edilemediğini öğrendik sayenizde.
artık bir kendinize gelin de, susun ve nerede ne yaptığınızı bir sorgulayın.
burayı da, vaktinde benim yaptığım gibi, aşırı bir ciddiyetle
ceviz kabuğu formatında değerlendirmeyin.
sadece söyleyeceğiniz söz kaldıysa, yazı yazın, onay kuyruğuna sunun.
ne demişler; edebsize, edep göstermek edebtendir.
kifayetsiz muhteris bir gözüdönmüşlükle klavyenin başına çökerek oradan buradan cımbızlama yaparak güya cevap
vereceğim, şunlara haddini bildireceğim diye yormayın bünyenizi.
"yaşdönümü" ayıp bir şey de değildir antr parantez.
hayatın, kadın cinsi üzerindeki bir gerçeğidir. andropoz da biz erkekleri yakalayacaktır yaşımız kemale erince.
"neofobik"? aman allahım! neofobik olmuşum a dostlar!
yeni olarak ortaya koyduğunuz ne var, söylesenize!
kendinizden menkul bir "memur-aydın"lık aşkıyla
enletelektüel bir "sınıf" atlama sevdasıyla yanıp
tutuşmaktan öte bir hususiyetinizi göremedik maalesef.
f. terim'in de buyurduğu gibi: bana bunlarla gelmeyin!
sizi bu kadar ciddiye almakta hata ettim/ettik aslında.
Türkçe militanlığınız da tam içler acısı... musiki ile müzik, hayat ile yaşam, hatıra ile anı, cevap ile yanıt...
akika ne biliyor musunuz, yanından osmanlıca sözlük ayırmayan pek sayın "kamuyönetimci" selmaelma?
dilde "ırkçılık" yapanlarla işim olmaz. her sözcük bizimdir.
içselleştirebiliyorsan kullanırsın. "radyo"ya ne diyeceğiz?
bırakın bu öztürkçecilik pozörlüğünü!
memleket ahalisi 250 kelimelik bir yazma-konuşma kapasitesine sahip değilken, "orunluk"u mu kullanacak yani?
elif şafak'ın "politik" duruşunu tasvip etmesem de, anadilimizi kullanma ve geliştirme hususunda ileri sürdüğü dil tembelliği ve zorba dil faşizanlığı için söylediklerine her zaman katılırım. bulun, okuyun. internet denen bir nimet var.
kullandığım "naylon vicdan" rumuzu yaşadığımız çağın
sosyolojik, ahlaki çürümüşlüğüne gönderme/kinaye
amacıyla seçilmiştir. anlamazsınız. anlamamışsınız.
ha bire, rumuzumun yan anlamları üzerine aklınızca
nükteler patlatmaya çalışmışsınız ama berbat bir espri anlayışına sahipsiniz, üslubunuzda da olduğu gibi...
velhasılı kelam da deriz selmaelma teyzecim,
sözün kısası da...
alma yer, elma yazarız, meraklanmayın!
dilde polisiye tedbir olmaz.
ters teper. dil üzerine de çok şey öğrenmelisiniz.
hayatınız boşa geçmiş. ne diyorduk, evet...
sözün kısası; hayatınızı bir kifayetsiz muhteris olarak sürdürmeniz kuvvetle muhtemel.
arzuladığınız konuma ulaşamamış olmaktan kaynaklanan
bir saldırganlık var ve süreceğe benziyor.
tipik bir az okumuş formatı içinde ama bilmediğini
bilmemek gibi en felaket hastalığın kalın lastikleri altında
ezilen ruhunuzu serinletmek için nafile çırpınışlar içinde
sağa sola kof ve herkesin bildiği, dillere persenk (pelesenk, zinhar değil!) sosyaldemokrat laf öbeklerini, voltaire vecizelerini, kötü rübai çevirilerini faş ederek hiçbir şey olamazsınız.
murat bardakçı'nın da dediği gibi; önce osmanlıca öğrenin.
osmanlıca bilmeyen aydın maydın olamaz. olsa olsa kuşum aydın olarak hayatını sürdürür. botokslu dudaklarına
hürmetlerimizi sunarız icabında, abimizdir!
osmanlıca öğrenmek için illa ki "imam hatipli" olmaya gerek yoktur. sığ zihniyet sahipleri bunu anlamaz, o ayrı.
her "aydın" türk vatandaşı her dili gönül rahatlığıyla öğrenebilir.
yine uzun bir "yanıt" oldu. cımbızlama tekniğini
uygulamak istemedim hiç.
emeğe saygıdan mı, "neofobik" oluşumdan mı yoksa
"motoneoapplefobik"liğimden mi, onu da siz değerli
büyüklerimin ferasetine arz ediyorum efendim.
Allahın selameti üzerinize olsun!
Hoş ve esen kalın!
Allahaısmarladık!
İyi günler!
Au revoir!
Aufwiedersehen!
Bye!
A rivederci!
Kaçtım ben!
Eyvallah!
P.S/Hamiş: "veda"lardan veda beğenin!
kenar dilberi veya erkeklikten fire vermiş biri olduğumu varsayalım. ne farkeder? insanların sosyal statüleri veya cinsiyetleri neyi değiştirir? hatta daha ileri gidip fahişe veya jigolo olduğumu varsayıyorum. söylediklerimin bir değeri olması için, düşünebilmem için ehliyetim olmayacak mı? artık sizin bu seviyesizliklerinizle vaktimi harcamayacağım sanırım. mutlu hayaller.
Sonuç olarak; herşey geldi dayandı "Beyaz Türkler-kara kafalar" çatışmasına...Neyse şimdilik bunu bir yana bırakalım; nasıl olsa birileri de buradan saldırır, konu gündeme taşınır...
*Ve "naylon vicdan", selmaelma teyzesinin lafazanı;
Öncelikle "Dünya" için bir açıklama;
Yaşadığım kentin adı; Bursa...
Yaşadığım ülkenin adı; Türkiye...
Yaşadığım gezegenin adı; Dünya...
Dilbilgisi kurallarına göre; özel adlar büyük harflerle yazılır, a benim acemi oğlum ( gerçi benim oğlum 1972'li, aynı yaşta olduğunuzu varsayıyorum; sizin Anadolu terbiyenize göre, "teyze, anne yarısıymış" ya)...Bu arada çok iyi tanımını yaptığınıza göre kuşkusuz onlardan biri olan/olmalı mahalle hatunlarından sevgili ananız; komşu teyzecilik sınırlarını taşamadığı için midir benden bu denli rahatsızlığınız a benim yeniyetme lafazanım?...
Ananız( anneniz dersem kentsoylu bir söylem olur da; bu nedenle ananız); yoksa sürekli botox mu yaptırıyor da "kişiyi nasıl bilirsin?... Kendim gibi" söyleminden yola çıkarak, "anaları nasıl bilirsin?... Anam gibi" değerlendirmesiyle silikonlu olduğumu varsayıyorsunuz?...
İşte size yanıt a be oğulcağızım; ne botox, ne silikon...Ama bodybuilding, pilates var mı diye sorarsanız; yanıt "evet"...
Motoruma taktınız ama; şimdilerde onu değiştirdim, "kawasaki"ye binmekteyim, Harley Dawidson'un 1946 modelinin birebir örneğidir motorum...
Olsun o kadar değil mi?... Ne de olsa serde BEYAZ TÜRKLÜK var; motosiklet club üyeliği, woswos club üyeliği, bu arada "pilates dvd"lerim Amerika'dan...
Çünkü selmaelma teyzenin oğlu; "naylon vicdan" gibi, sanal ortamlarda kendini harcamıyor... O da bir BEYAZ TÜRK olduğundan; ABD'de tıpta bilim adamı, ayrıca üniversite takımında "waterpolo" headcoach'u olarak kaslarını sağlam tutmakta ( ailecek yapaylıklarla işimiz olmaz; ananız gibi botox'çularda olma olasılığımız yok, üstelik biz Slav ırkından olanlar kolay bozulmayız...Estetisyenler bizim ırkımıza kalırsa, aç kalırlar...Sizin oralara gelen Rus kızlarını anımsayınız)...
Şimdi sırada ne var?...
Analar-oğullardan sonra, "benim baban, senin babanı döver mi?" diyeceksiniz "naylon vicdan"?...
Dediğim gibi; yazdıklarınızı görelim...
RTE'nin çiftçilerle ilgili sözlerine karşılık yazdıklarınızı okudum (sosyo-ekonomik bir olay karşısındaki yazınızı, elbetteki "yazım dilini/dilbilgisi kurallarını" nasıl kullandığınızı da ???)...
Yazınıza link verdim; "www.gezegenimiz.com" adresindeki "çoğunluğun sesi" başlığındaki yazım için...Bilmem ulaşabildiniz mi?.."BU ULUSUN EFENDİSİ KİM?" başlıklı yazıma...Siz edebiyat öğretmeni bilmişliğiyle benim dilbilgimi ölçmekle harcamayınız zamanınızı, iş oraya gelirse; "deneme dalında", Vedat TÜRKALİ'nin elinden bile ödül aldı bu selmaelma teyzen, köşe yazısı ( ki çevre sorunları alanında yazdıkları için) alanında da Türkiye ikinciliği ödülüm var...Ve yazım dilini kullanışımla ilgili pek çok ödül;şiir birincilikleri gibi... Üstelik de "edebiyat" dersinden 10 üzerinden 10 aldı bu selmaelma teyzen öğrenimyılları süresince...
Sorun hazımsızlık sorunuysa; yaşamını boşa geçirmemiş, üstelik de en verimli çağında ( sizin nitelemenizle; "yaşdönümü" çağında) doçentlik için hazırlanan bir teyze var karşınızda "naylon vicdan", neden hazımsızlık olsun bu teyzenin kişiliğinde, olsa olsa "özgüven"den sözedilebilir bu koşullarda, ama böyle bir kadın kişi, sizin "ataerkil" bilinçaltınıza rahatsızlık veriyorsa, erkeklik egonuzu yıpratıyorsa, siz "sus kadın" kültüründen gelmeyseniz, hazımsızlık sorgulamasını kendiniz için yapmalısınız...Önemli olan benim secerem değil, kişilerin secerelerini ortaya dökmelerine sizler neden olmaktasınız, "Psikiyatri Porfesörlerine, reiki safsatasıyla akıl vermeye kalkışanlar" varya televizyon yansılarında, işte sizler de onların sanal ortamdaki benzerlerisiniz; siz 1980 sonrası kuşağının kitap okuma özürlüleri ( bilindiği gibi; sizler "okur"