Şehirden evime döndüm yine. Şehirden odama döndüm... Utandığım gençliğim gibiydi gördüğüm herkes... Kimse arzuladığım gibi değildi. Ve en çok da ben...
Şehirden balkonuma döndüm. Işığını yaktım balkonumun. Ve orada hiç geçmeyen bir yara izi gibi kendimi gördüm. Çünkü kendisini dinleyen ve kendisinden kurtulamayan insanlar en çok balkonlarına benzerdi. Yarım kalmış gençlik düşleri, yorgun hayallerimiz, vazgeçişlerimiz, sakladığımız korkular, ertelediğimiz her şey balkonumuzda saklıdır çünkü...
Çünkü hep bir sezgidir içimde: Tanrı nın beni en çok gördüğü yerdi balkonlar. Ve Tanrı nın ittiğini düşündüm hep yıllarca, balkonlardan düşüp ölen meleksi çocukları... Bu yüzden yüzümü sürdüm hep gizli bir pişmanlıkla balkonların parmaklıklarına. Sanki ben istemişim gibi o meleksi çocukların balkonlardan düşüp ölmesini...
Dünya, ben balkonlara çıktığımda önceleri öyle yavaş, sonra öyle hızlı dönmeye başlamıştı ki nerede bir imkansızlık varsa onu özlemek yazılmıştı alnıma... Kendimden kurtulmayı özlerdim mesela. Kötülüğümü taşıyan çelimsiz, sorunlu bedenimden. Balkonlardan düşüp ölen o meleksi çocukları katışıksız ve hiç unutmadan sevmem, kendimden kurtulmama bağlıydı çünkü...
Balkonlarda sabahlarken ve gecelerin mavisi karanlıkta sevişirken hissederdim en çok: İyilik peşinde koşan bir kötüydüm ben.
Çıplak ışığın altında balkonuma baktım sonra bir kez daha: Kırık gece lambaları, eski kasetler, solgun posterler, boş eşya kutuları, bozulmuş oyuncaklar, yırtık perdeler, delik deşik olmuş kilimler, fotoğraf albümleri, çerçevelenmiş ve çerçevesiz fotoğraflar, eskimiş diplomalara sarılmış yıllanmış okul karneleri, yüzlerce fatura, kira kontratları, bir gün lazım olur diye atılmamış oysa zamanı çoktan geçmiş evraklar, eski makbuzlar, sararmış gazete küpürleri, tarih olmuş film afişleri ve daha nice şey...
Özlediğim balkon bu değildi oysa... Ben başka tertemiz ve beni gökyüzüne hazırlayan bir balkon düşlemiştim, ama kaçamamıştım kendimden.
Ben neysem, balkonum da oydu işte...
Oysa ben çok gençken tren yolunun kenarına dizilmiş o solgun evlerin atılmış ve unutulmuş eşyalarla yorgun düşmüş balkonları içimi ne çok acıtırdı. Ne çok kızardım onlara balkonlarını temizlemiyorlar, düş kurmaya ve aşka hazır hale getirmiyorlar diye... Bunu yapmaları çok basit, çok kolay diye düşünürdüm.
O zamanlar balkonların o evde yaşayan insanların hayatlarına benzediğini bilemeyecek kadar gençtim.
Çünkü bu hayatta fark etmek, çünkü anlamak, ama yine de bir şey yapamamak kötülükle solduruyordu kalbi.
Bu hayatta fark etmek, anlamak, yine de hiç bir şey yapamamak iyilik peşinde koşan bir kötü yapıyordu herkesi ve en çok da beni...
Ve insana en çok birlikte kurtulacağı kişiler ve gökyüzünü düşlediğim yerler hatırlatıyordu, bu hayattan kurtulmanın aslında ne kadar zor olduğunu.
Aylar olmuştu birbirimizden ayrılalı...
Bu gece gözlerin geldi önce aklıma. En gizli, en örtük yerin. Hep cömert, cefakar, hep nemli, hep arzulu teninden bile gizli.
Haklıydım bir başıma evimde. Balkonuma bakıyordum öylece. Haklı olduğum kadar yalnızdım kendimle. Onca zaman sonra nasıl isyan ettimse hayatıma, hayatımı anlatan balkonuma; öyle isyan ettim o hep nemli, hep arzulu ve cömert olan teninden bile gizli ve örtük olan gözlerine...
Neydi gözlerinin arkasında gerçek. Neyeydi susuzluğun. En çok nerede olmayı özlüyordun. Ne dersem açılırdı gözlerindeki örtü.
Sonra, çok sonra duydum. Birisi vardı hayatında. Beni görenin ilk aklına gelen, senin biriyle olduğunu söyleme isteğiydi bu ayrılıklar boyunca...
Kimi görsem bunu söylüyordu bana. Bilirsin, insanlar acıtmayı kanatmayı severler. Korur gibi, acır gibi, okşar gibi incitirler. Öç alır gibi severler. Farkında değilmiş gibi yaralamak isterler.
İşte o an, sensiz kaldığım günler boyunca aslında ne kadar acı çektiğimi anlar anlamaz aradım seni.
Çünkü insan kendi çektiği acıya saygı duymuyorsa balkonlarına da, hayata da saygı duymuyordur. Kendi çektiği acıya saygı duymuyorsa, kurtuluş sandığı insanlar ve mekanlar onun en büyük tutsaklığı olur.
Bunu anladığım an balkonlardan düşüp ölen meleksi çocukları düşünerek aradım seni. İyilik peşinde koşan bir kötü olduğumu ve hayatın bütün kurallarını unutarak aradım seni.
Birlikte olduğun adam çıktı telefona. Düşleri solduran, insanın kendisini kandırmasına bir an dahi izin vermeyen hayatın kuralları gibi çıktı. Unutulmuş eşyalardan ağırlaşan, o solgun balkonlar gibi çıktı.
Hiç hazır değildim buna. Çünkü yıllardır iyilik peşinde koşan bir kötü olmak zayıflatmıştı ruhumu.
Kapattım telefonu. Hemen o an... Sesini duyar duymaz.
Ve başladım kendimi seyretmeye. Merak ediyordum kendimi. Şimdi ne yapacaktım ben. Merak ediyordum: Ne kadar sahteydim. Ne kadar kendimdim. En önemlisi, seni ne kadar içten, ne kadar sahici sevmiştim. Geceydi çünkü... Kendisiyle kavgalı olanların en büyük düşmanı olan geceydi. Ve onca yıllık hayatım ve neredeyse varlığımı tehdit eden o sinsi şüpheyle sarsılıyordu kaç kez amansızca sorguladığım ruhum.
Ben seni en çok ruhun, kalbin için mi sevmiştim; yoksa tenime yanlış bir kader gibi uyan o ışıltılı tenin için mi sevmiştim. Yoksa ben seni ruhundan, varlığından çok; ışıklı teninden daha örtük olan gözlerinden çok, sana bile rakip olan o doyumsuz, başıboş o küstah şehvetini mi sevmiştim.
Beni kendimle buluşturacak kadar acı veren bu ihaneti koruyan bir geceydi.
Soruyordum kendime. Senin ihanetini koruyup saklayan gece neden benim şüphelerimi dağıtıp, acılarımı biraz olsun dindirmiyordu.
Sensiz bütün geceler adaletsizdi çünkü. Çünkü balkonlarımız unutulmuş eşyalardan dolayı solmuş ve ağırlaşmıştı. Çünkü ben ne kadar inkar etsem de kendi kültürüyle yaralanmış bir erkektim. Kimseye kendisinden sahici bir şey veremeyen.
İşte o an, sana aman vermeyen migren ağrıların aklıma gelmişti. Başına saplandığında seni dünyadan ve bu evrenden kopartan ağrıların.
Benimleyken bu ağrılarını geçirebilmek için bütün bildiklerimi, bütün enerjimi harekete geçirirdim.
Oysa şimdi bir başkasıylaydın. Ve şimdi bu gece ve bütün geceler adaletsizdi bana. Ve ben onunla sevişmeyesin diye sana aman vermeyen migren ağrılarına minnet duyuyordum şu an. Sevişmeyip kopasın diye tenine sahip olmak isteyen herkesten, bu dünyadan, bu evrenden.
Benimle birlikteyken, ışıklı tenini bana sunarken başına ağrı girdiğinde ve sen yerlerde kıvranırken Tanrı dan bu ağrıyı bana geçirmesi için yalvarırdım. Oysa şimdi başındaki bu amansız, yapışkan ağrıdan medet umuyor kötücül kıskançlığım.
Bu en insan yerlerimi bana inat benden çalan erkekliğim.
İşte böyle anlarda beni tek ferahlatan şeyin senin böyle şeyleri asla aklından geçirmediğin ve geçirmeyeceğin oluyordu. Kendimden umut kestiğimde senin insanlığına sarılmak ferahlatıyordu beni.
Ama ne acı ki bunu hissetmek yetmiyor bana.
İyilik peşinde koşan bir kötü olduğumu ve bunun kolay kolay değişmeyeceğini anlayınca bir deli cesareti geliyordu çünkü bana. Ya da ben bunun böyle olmasını istiyorum. Deli cesaretimi bile, bilerek isteyerek içimden kuruyorum.
Yağmurluğumu giyip ve aynı anda senin neden yağmurlu havalarda yürümeyi çok sevdiğini düşünerek sokağa atıyorum kendimi. Binlerce yıllık, o kimseye faydası dokunmamış kültürüyle yaralanmış bir erkek olarak.
Yağmurun sendeki büyüsünü düşünürken, aynı anda neden ayrıldığımızın, kendimi haklı çıkartacak bir matematik yöntemini düşünerek, sevgilinle birlikte kaldığın eve doğru yürüyorum. Kapınıza geliyorum. Ve sanki buna çok hakkım varmış gibi, seni herkesten çok sevmişim gibi kaldığınız apartmanın bütün zillerine sahte olduğunu kendimden bile gizleyemediğim, çocuksu bir başkaldırıyla basıyorum.
Evinizin ışıkları yanıyor. Kabus dolu bir rüyadan uyanmak istercesine adını bağırıyorum yukarıya.
Bir iki daire otomata basıyor. Ve aynı anda ikiniz pencereye çıkıyorsunuz. Sen sevgilini içeriye itiyorsun. O direniyor. Onun derdi bana haddimi bildirmek. Beni unutamadığını biliyor. Bu ona ağır geliyor.
Sen ona yalvarıyorsun içeri girmesi için. Sen zamansız sevgi hastalıklarını nasıl iyileştirileceğini hep bilmek zorundasın ya. O bilmiyor. O da erkek. Benim gibi.
Pencereden sarkıyorsun. Bekle, geliyorum, diyorsun ve sonra içeri giriyorsun.
Merdivenlerin ışığı sönüyor.
Merdivenlerin ışığı yeniden gecikmiş ve aldatıcı bir hırsla yanıyor.
Pencereniz açık. Birlikte kaldığınız evden alabildiğine küfür sesleri geliyor. Koltuklar, sandalyeler yere vuruluyor, salonun ya da odaların camları kırılıyor. Sevgilin çıldırmış gibi bağırıyor: Varsa bir derdi bana söylesin. Sen inme aşağıya. O adam yiğitse gelsin benle konuşsun. Gitme sen. Sen kimse rahatsız olmasın, apartmanda daha çok insan uyanmasın diye hızlı hızlı merdivenlerden iniyorsun. Saçlarını örten eşarp, yanaklarını da örtüyor. Gözlerinde yıllardır tanıdığım o telaş: Benim yüzümden kimse üzülmesin, kimse kırılmasın telaşı.
Oysa sevdiklerin ve en çok sevdiğin erkekler bu yanını kullandı senin. Hep anlayış gösteren, hep ikna olan, hep verici, ne olursa olsun sonunda hep inanan; hep kimse üzülmesin, kimse kırılmasın yanını kullandılar. Senden yardımını, sevgini, aşkını dilenenler karşısında çaresiz ve eli kolu bağlanan yanını.
Koşarak iniyorsun merdivenlerden. Sokak kapısını açmadan merdivenin ışığı sönüyor.
Bir an sen içerde, ben dışarıdayken, karanlıkta göz göze geliyoruz seninle.
Anlıyorum o an. Aslında ne bende, ne de şu anda evin koltuklarını, sandalyelerini, camlarını kıran ve küfürler eden adamda bulmuştun sevgiyi.
Ama bir an öyle bakıyorsun ki bana, nerede yanlış yapıyorum; neden ben hep böyle yanılgıları seçiyorum, der gibi.
İşte bunu anladığım an sana günah çıkarmaktan vazgeçiyorum. Vazgeçiyorum, bu gece seni sevişmekten alıkoyacak başına saplanan migrenin olduğunu düşündüğüm için kötücül ve kirli bir mutluluk yaşadığımı söyleyip, bunun için senden özür dilemekten. En gizli, en örtük yerine bakıyorum, gözlerine. Hüzünle, umutsuzlukla koyulaşmış gözlerine.
Bir özürle kurtulmayacak kadar büyük bir suçluydum çünkü.
Seni gövdeni ruhundan ayıran benim yanlış sevgimdi çünkü.
Sana beni affet bile diyemiyorum. Karanlıktaki o bakışın yetiyor yanlış sevgimi aydınlatmaya.
İlk kez bu kadar utanıyorum varlığımdan ve koşmaya başlıyorum evime doğru. İçeri giremiyorum. Dışarıdan, ışığı yanan balkonuma bakıyorum.
Dünyanın hızına dayanamayıp balkonlardan düşen o meleksi çocukları arıyorum balkonumun altında...
İyilik peşinde koşan bir kötü olduğumu hiç unutmadan arıyorum...
Ve en çok da kendi cesedimi arıyorum orada... Kimseye duymadığım bir şefkatle.
**biri yollamıştu bunu bana.. hoşuma da gitmişti.. paylaşmak istedim!
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.