Hani bazen öyle yorgun hissedersiniz ya kendinizi, işte öyle bir hal var üzerimde.Yanmış bir geceden arda kalan külleri savurmak gibi ortalığa. Gündelik sıkıntıları; geçim sıkıntısını, terörü, ab'yi, şarkıları vs.leri kaldırdım şimdilik bir köşeye."bireyim" gazlamalarını da köpük yaptım üfleyebildiğim kadar üflüyorum.
Geriye bir ben kaldı.Bana yetmeyen, yetmeyecek kadar bir ben.
ucuzdur insanın hayatı; ekmek kadar, su kadar.ucuzdur hayallerim ucuz olduğum kadar.
Sanırım bunlar, önüne set çekilmiş bir takım düşüncelerin aralarından akla galabe çalan abuk sabuk kelimeleri.
Neden herkes yabancı görünüyor gözüme bilmiyorum.İstemesemde kendimi önemsiyorum galiba.Yoksa benimde pek farkım olmaması lazım onlardan.En azından dünyanın başka bir yerinde belki hemen dibimde böyle düşünen düzinelerce insan olsa gerek.
Bana mı öyle geliyor yoksa hakikaten öyle mi bilmiyorum.
"Bir tuhaflık olmuş
Dünyanın hali"
varsın bu da binlercesi gibi okyanusa atılan bir şişe olsun.
düzine, okyanus vs. bu gavurca laflar nerden takıldı dilime.biri italyan öteki yunan..
Benî candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı
Değildim ben sanâ mâil sen etdin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gaafil senî görgeç utanmaz mı
(Fuzûlî)
" yapayalniz bir kus
yapayalniz bir kus
ayriliga aglarsa
ayriliga aglarsa
ayrilik onemsenir
yapayalniz o kus
yapayalniz o kus
biliyorsa ki yarin
sevgilisi gelecek
sevgilisi gelecek
bak sarkisi dinlenir
bak sarkisi dinlenir "
"Her annesi ölenle denize açılmayın
Küser birgün bakarsın saksağan saksağana
Bırak çoğul erisin tığ teber yürek yağın
Tere kaç kere batmış kapkara anakara
.
.
.
Oturmadı yerine lâf kocaman gedik dar
Latinci danışmanlar bi söylerse ikidir
Köydekilerin aklı farza erene kadar
Tilki kümese girer gerisini sen getir."
(ismet özel)
KOCAKARI İLE ÖMER
Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey'e
Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..
O sahabiyi dinleyin, şimdi:
"Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyan,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel a'râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
Gel beraber, benimle, üç beş adım.
***
Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor bî-haber içerdekiler
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
***
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
-Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
-O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?-Yemek mi? Çömleği sen,
Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
-Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
-Hepsi öldü... Kimsem yok.
-Senin midir bu küçükler?
-Torunlarım.
-Ne de çok!
Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
Ah!
Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi,
Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...
Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!
Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
- Haklısın, teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
***
Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.
- Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!
Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
- Uzak mı yol? Daha çok var mı?
- Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
Hemen sönüp gidecek...
- Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!
Ocak tutuştu, yemek pişti;
- Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
- Var büyükçe bir kap, alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
Dedim:
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet, haydi!
Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.
***
Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık vedâ edip artık
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halife'nin evine.
"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
Etti az sonra subh-i velveledar
Uyuyan şehri kamilen bidar
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi affeyledin değil mi beni?
-Böyle göster fakat adaletini.
kendin pişir kendin ye.
sen buna layık değilsin.
hiçbir şey düşünmese bile insan,
yazının hürmetine yazar be...
Evet kendin pişir kendin ye oluyor benimkisi.Aslında bu sayfayı sırf bunun için düşünüyordum ama siz yazmışsınız.Hoş gelmişsiniz.Hürmet; müsafire layıktır.
Kafam karışık bu aralar.Düşünüyorumda hangisi daha büyük? Halit Ayarcı mı, Selim Işık mı? yoksa Hayri İrdal mı, Turgut Özben mi?
Sanırım bu soruya baby700 cevap verebilir.
kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara
kısa çakı, paslı pantolon ,gözde yarası kalmış kabuk
(tutulanmamış bir sözün vesikasıdır)
ölse kimin umurunda
kimsesi yok garip
aynı benim durumumda
kimsesi yok garip
yüzünde yaş izleri var
hayal dolu yüzleri var
ne karanlık gözleri var
kimsesi yok garip
dünyası yok ahreti yok
hiçbir yerde kısmeti yok
yüreğinde dertleri çok
kimsesi yok garip garip
hem diyarbakır’da kiralık bisiklete binmek kolay
filistin’de elleri kalem yerine taş tutan bir çocuk olmak
daha da kolay
kar yağarken sokaklara mahkum olmak zor
kar!
garip!
çocuk...
Bende sığar iki cahan
Ben bu cahane sığmazım
Gövher-i lamekan benim
Kövn-ü mekane sığmazım
Azeri yazar İmadeddin Nesimi

Mevlâm! Dâima ve ebediyen salât ve selâm eyle; bütün varlıkların en hayrırlısı olan habibine."
İmam Bûsîrî'nin "kaside-i bür'e"sinden.Hastalara şifa içinde okunur bu kaside.
Telhis kitabına geçen, istiare-i musarrahayı mürekkebeyi izah eden bir şiir var.
heveye meğerrakbil yemaanine müsidü diye okunuyor.
Şair hapistanenin penceresinden bakarken sevgili yemene doğru giden bir kaç kişiyle uzaklaşıyor.Şair burada "benim mahbubem yemen binicileriyle beraber gider oldu" demiş.fakat biz şairin halinden anlıyoruz ki şair bu kelamı "inni mutehazinün" manasına kullanmış.muhakkak ki ben hüzünlendim, mahzunum diyor şair.Öyle ya kendisi parmaklıkların arkasında ve mahbusesi yemen binicileriyle beraber gidiyor.Şair hüzünlenmesinde kim hüzünlensin. şairin haberi yok belki ama başka bir şair de "ma küllü maa yetmennel meru" demiş.yani insan her istediğine sahip olmaz, her istediğini elde edemez(mecmugul efrad).Tabi ben bunu şaire söyleyemez, onunla beraber hüzünlenirdim..

Yine kış,
Yine şems-i mesâda, ah o bakış,
Yine yollarda serseri dolaşan
Aşiyansız tuyûr-ı pür-nâliş...
Tehi kalan ovalar
Sükût eder sanılır mevsimin gumûmuyla
Harab olan sarı yollarda kalmamış ne gelen,
Ne giden,
Şimdi yalnız kavâfil-i evrâk
Mütemâdi sürüklenir bir uzak
Ufk-ı pür-ıztırâb u nevmide.
Yine kış, yine kış,
Bütün emelleri bir ağlayan duman sarmış...
(ahmet haşim)
gönülleri binlerce yumruk düzeltir
neredeyse binlerce rüyanın dibinde
birkaç öpücük zihinlere sürülür
ben şuursuz sanrıları düşünürken
bütün sokakları gözlüyor yerlerdeki sorunlar
toprakta sayısız su yaşar
kaçışır yürekler
beynimde yüzlerce tümce tüm pençeleri kirletirken
bir bordo zihni parçaladığım için
şahlanır kanlar
yüzlerce rezil canavar dökülür göllere
birkaç anlam topraklara düşer
ben geri kafalı cümleleri düşünürken
binlerce ihtimal sokağa saplanır
takriben binlerce ummanın dibinde
tüm dağları açıyor yollardaki izler
'kar gib örttün üstünü
içindeki tüm çiçekler
birer birer titrediler
uykusuzluğundan belliydi
kafandaki birikintiler
teker teker döküldüler
sen kendine hep önlemler aldın
ben kendime yasaklar koydum
önümüzde barajlar var
bu su iç durmaz!'
Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı
Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı
İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları acı ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu
Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya
Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan
Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda
Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
İçkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadı
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara
Baba ölmüştü acısından bu ara
Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değiştiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar
zülf-ü kâküllerin amber misali
buy-u erguvan dan güzelsin güzel
kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
şah-ı gülistan dan güzelsin güzel
yüzünde yeşil ben aşikar olmuş
çekilmiş kaşların zülfikâr olmuş
gözlerin aleme hükümdar olmuş
mihr-i süleyman dan güzelsin güzel
kurulmuş göğsünde bahçe-i vahdet
hatmolmuş kadrinle tûbayı hikmet
cemalin seyreden istemez cennet
sen huri gılman dan güzelsin güzel
gözlerin velfecri benzer imrân 'e
seni seven âşık olur divane
yanakların şûle, vermiş cihana
yüz mahı taban dan güzelsin güzel
çiğ düşmüş çayıra benzer yüzlerin
âşıkın öldürür şirin sözlerin
mısrın hazinesi değer gözlerin
zühre-i rahşan dan güzelsin güzel
sıdkı der suretim hattın secdegâh
cümle güzellere oldum pişegâh
güzeller tacısın yüzün padişah
yusuf-u kenan'dan güzelsin güzel
The Charge of the Light Brigade
Alfred, Lord Tennyson
1.
Half a league, half a league,
Half a league onward,
All in the valley of Death
Rode the six hundred.
"Forward, the Light Brigade!
"Charge for the guns!" he said:
Into the valley of Death
Rode the six hundred.
2.
"Forward, the Light Brigade!"
Was there a man dismay'd?
Not tho' the soldier knew
Someone had blunder'd:
Their's not to make reply,
Their's not to reason why,
Their's but to do and die:
Into the valley of Death
Rode the six hundred.
Koşturdu altıyüz.
3.
Cannon to right of them,
Cannon to left of them,
Cannon in front of them
Volley'd and thunder'd;
Storm'd at with shot and shell,
Boldly they rode and well,
Into the jaws of Death,
Into the mouth of Hell
Rode the six hundred.
4.
Flash'd all their sabres bare,
Flash'd as they turn'd in air,
Sabring the gunners there,
Charging an army, while
All the world wonder'd:
Plunged in the battery-smoke
Right thro' the line they broke;
Cossack and Russian
Reel'd from the sabre stroke
Shatter'd and sunder'd.
Then they rode back, but not
Not the six hundred.
5.
Cannon to right of them,
Cannon to left of them,
Cannon behind them
Volley'd and thunder'd;
Storm'd at with shot and shell,
While horse and hero fell,
They that had fought so well
Came thro' the jaws of Death
Back from the mouth of Hell,
All that was left of them,
Left of six hundred.
6.
When can their glory fade?
O the wild charge they made!
All the world wondered.
Honor the charge they made,
Honor the Light Brigade,
Noble six hundred.
-----------------------------------
HAFİF SÜVARİ TUGAYININ SALDIRISI
Alfred Lord Tennyson
1.
Yarım fersah ilerde, yarım fersah ilerde,
Yarım fersah ilerde,
Hepsi Ölüm vadisinde
At koşturdu altıyüz.
“Hafif Tugay İleri!”
Dendi: “Toplara Saldırın!”
Ölüm vadisine
Koşturdu altıyüz.
2.
“İleri, Hafif Tugay!”
Korkan bir tek kişi mi var?
Yok, bilse bile Asker
Hatasını birinin:
Onlara düşmez cevap vermek,
Onlara düşmez sormak neden,
Onlara düşer bir tek şey yapmak ve ölmek:
Ölüm vadisine
Koşturdu altıyüz.
3.
Sağında top,
Solunda top
Önünde top
Gürledi yaylım ateş;
Fırtına gibi yağdı gülle ve mermi,
Koşturdu atını güzel ve yürekli,
İçine ölüm çenesinin
Ağzına cehennemin
Koşturdu altıyüz.
4.
Parladı süvari kılıcı çıplak,
Parladı dönerken havada,
Kılıçtan geçirirken topçuları orada,
Saldırırken koskoca bir orduya, o sırada
Bütün dünya merakla bakıyordu:
Daldılar batarya-dumanlarının içersine
Kırdılar doğruca hattın dibine;
Kazak ve Rus
Püskürdüler kılıç saldırısından geriye
Darmadağın olup ayrıldılar ikiye
Sonra atlarını sürdüler geriye, fakat
Altıyüz değil.
5.
Sağında top
Solunda top
Ardında top
Gürledi yaylım ateş
Fırtına gibi yağdı gülle ve mermi,
Yere düşerken at ve kahraman
O kadar güzel dövüşen
Çenesinden geçip ölümün
Geri geldi cehennemin ağzından
Hepsi onlardan geri kalan
Gerisi altıyüz’ün.
6.
Bütün dünya merak etti
Onların şanı ne zaman sönebilir?
Ne kadar çılgınca saldırdılar!
Şeref ver yapıkları saldırıya,
Şeref ver hafif Tugaya,
Soylu altıyüz.
Çeviren: Vehbi Taşar
hamiş:Küçük bir İngiliz süvari tugayının 25 Ekim 1854 tarihinde Kırım savaşı sırasında yanlışlıkla verilen bir emir üzerine Rus ordusunun toplarına karşı yaptığı bu saldırıyı, Tennyson “Hafif Süvari Tugayının Saldırısı” şiiriyle sonsuza kavuşmuştur.
Ne anlatamaya calisiyorsun arkadasim?
Bir şey anlatmaya çalışmıyorum,bu sayfada kendi halimde bişiler yazıyorum,o kadar.Sevdiğim şiirleri, vesair şeyleri yazıyorum.Eğer rahatsız olduysanız; pas geçebilirsiniz bu sayfayı.

Yusuf'u kaybettim Kenan ilinde
Yusuf bulunur Kenan bulunmaz...
Bu akl-ı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz...
Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz...
Yunus öldü deyu sela verirler
Ölen beden imiş aşıklar ölmez...
aşkım
yanmak(vecd ile)
istekler hep çocuksu
paylaşım,yaratım adına
sınırlar bilgi,baskılar gerçek
yazı eski mevzu,amaçlar ortak
ne kadarını alabilir insan
ne kadar çırpınabilir
zamana meydan okumalı
bir şiir
dün yazdığını okurken bir başkası gibi
ölümü görmek belkide...
Yiğidi gül ağlatır gam öldürür
Nice namert ava çıksa, tuzak kursa, kurşun atsa;
Yiğidi çökertmez kahır.
Bir dem yar hüzünle baksa
Bir gönül gözüyle baksa
Yiğidi gül ağlatır, gam öldürür.
Düşman yılan olup soksa,
Dokuz kavim taşa tutsa;
Yiğidi çökertmez kahır.
Bir dem yar hüzünle baksa,
Bir gönül gözüyle baksa
Yiğidi gül ağlatır, gam öldürür
Ömer Lütfi Mete
Hamiş: Hallacı mansuru taşlarlarken hiç sesini çıkarmayan Hallac, şiblinin gülü kendisine isabet edince feryad-u figan etmeye başlar.Gönlü acıtan; düşmanın, taşı,sopası değildir.Dost gül bile atsa yakar yüreği..
ve rüzgar bizi taşıyacak
Yoldan korkmuyorum
Tadına varmak, görmek gerekecek
Göğüs boşluğunda zikzaklar
Ve herşey iyi olacak
...orada
Rüzgar bizi taşıyacak
Büyük Ayı’ya mesajın
Ve yarışın yörüngesi
Kadifeden, yumuşak kısa bir an
Hiçbir şeye yaramasa da
...git
Rüzgar onu götürecek
Herşey yokolacak ama
Rüzgar bizi taşıyacak
Okşayış ve mermiler
ve bu felaket bizi çekip duran
Başka günlerin sarayı
Dünün ve yarının
Rüzgar onları taşıyacak
Omuzdan geçmiş genetik
Atmosferdeki kromozomlardan
Galaksilere giden taksilerden
Ve benim uçan halım der ki
Rüzgar onu götürecek
Herşey yokolacak ama
Rüzgar bizi taşıyacak
Ölü yıllarımızın bu kokusu
Birgün kapını çalabilir
Kaderlerin sonsuzluğunda
Biri ortaya konur, peki karşılığında ne alıkonur?
Rüzgar onu götürecek
Deniz yükseldiğinde
ve herkes kendi hesabını yaptığında
Gölgemin derinliklerine
Senin tozlarını götüreceğim
Rüzgar onları taşıyacak
Sen yokolacaksın ama
Rüzgar bizi taşıyacak
Gözümü kapayıp winamp listemden bir şarkı seçeyim dedim.İşte seçtiğim şarkı;
anladım sonu yok yalnızlığın
hergün çoğalacak
her zaman böyle miydi bilmiyorum
sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak
alışır her insan, alışır zamanla kırılıp incinmeye
çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak
yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte
acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette
bekliyorum bekliyorum bekliyorum
hadi gelin üstüme korkmuyorum
yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte
acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette
bekliyorum bekliyorum bekliyorum
hadi gelin üstüme korkmuyorum
bulutlar yüklü ha yağdı ha yağacak üstümüze hasret
yokluğunla ben başbaşayız nihayet
bulutlar yüklü ha yağdı ha yağacak üstümüze hasret
yokluğunla ben başbaşayız nihayet
Sezen Aksu
"Her annesi ölenle denize açılmayın
Küser birgün bakarsın saksağan saksağana"
Ne masum bir yürek, ne tertemiz duygular
Ne gözyaşların para eder, ne de dua'n.
Ben şiir yazabilseydim,
Ve şiirin bir kıymeti olsaydı eğer,
Ağlamazdı çocuklar.
Ay!
karanlık,
gece.
Vurulmuşum,
Faili meçhul,
bir cinayetin
ortasında,
kalmışım
kimsesiz.
*
Kurşun
yaramda,
tuzlu,
gözyaşı kadar
ve
od olur
yakar beni,
bu duvar.
***
Uzaklarda
ağlıyor
bir kız çocuğu;
altın saçları
ve
gözleri asi.
*
Gördüm,
kimseler görmezden
evvel,
içindeki
ayan olan;
ve
alemin
terekküb ettiği
cevheri.
(17 Ocak 2007)
Muazzez Hanım'a ve Güller Açan Gül Ağacı'na,
Monna Rosa
Monna Rosa, siyah güller, ak güller.
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah senin yüzünden kana batacak.
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!
Ulur aya karşı kirli çakallar,
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.
Monna Rosa bugün bende bir hal var.
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.
Açma pencereni perdeleri çek,
Monna Rosa seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek.
Anla Monna Rosa ben bir deliyim.
Açma pencereni perdeleri çek.
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
Bende çıkar güneş aydınlığına.
Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.
Seni hatırlatır her zaman bana.
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.
Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi..
Ellerinden belli olur bir kadın,
Denizin dibinde geziyor gibi.
Ellerin, ellerin ve parmakların.
Zaman ne de çabuk geçiyor Monna.
Saat on ikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.
Zaman ne de çabuk geçiyor Monna.
Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine.
Kiminin rengi ak kiminin sarı.
Ah beni vursalar bir kuş yerine.
Akşamları gelir incir kuşları.
Ki ben Monna Rosa bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni.
O masum bakışların su kenarında.
Ki ben Monna Rosa bulurum seni.
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza.
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.
Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı
Alev alev sardı her tarafımı.
Artık inan bana muhacir kızı.
Yağmurdan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.
Yağmurdan sonra büyürmüş başak.
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kuş tüyüne.
Bir tüy ki can verir gülümsesen,
Bir tüy ki kapalı geceye güne.
Altın bilezikler o kokulu ten.
Monna Rosa, siyah güller, ak güller.
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah senin yüzünden kana batacak.
Monna Rosa, siyah güller, ak güller.
Vardır elbet bilmedikleri.Vardır kapılar ardında yahut satır aralarında görmedikleri veya idrak edemedikleri.Yoksa geçerlermiydi öylece önünden.Kimisi ilginç buldu seni.İlginç bulunmak haddizatında belki o kadar kötü bişey değildi.Kimi de kendinden bildi.Sanki onlardan bir cüzdün.Bir cüz yani bütünden noksan olan, yani mevcudiyeti çokta önemli olmayan.Ve fakat parçalanamayan bir cüz vardı hakikatte.parçalanamayan, yani "cüzüllezi la yetecezzaa".Onu iptal için deliller getirdi, felsefeciler.Seni var güçleriyle ikna etmeye çalışırlarken sen, vav'dan bir kayık yapmıştın okyanusa.bazen bir mim'e tutunuyordun düşmemek için.Bazende öylece bakıyordun.Kelimeler akmalıydı damarlarından.Muhtevası meçhul tarifler geçiyordu önünden.Efradını cami ayarını mani olmayan tarifler.Uyduruk birinin uyduruk bir mesele hakkında söylediği uyduruk tarifler.İlmi hiç bir kıymeti olmayan fakar zamanı fuzuli bir şekilde işkal eden tarifler.
Binbir oda var kalbinde.Her odada farklı kimseler, farklı canavarlar, farklı mefhumlar ve her mefhumun karşısında farklı hükümler.hüküm yani; dırdır..
peki ya bu insanların derdi ne?
İşte beynini kemiren bir soru daha...
dedim;hanım dur bi şiir yazayım
dediki; aman gel falına bakayım
dedim;hanım,yapma etme günahtır
dediki;sus hele,benim boynumadır
dedim; yap bi kahve tadına bakayım
dediki; bey geç oldu hemen yatalım
dedim; var bi iş bunda dur bakalım
dediki; yoh yoh..
suphi özür vallahi
yazının yorumlarına bakmadan yazı tarihine takılıp güya espri yaptım abicim... ayıp ettiğimi yorumlara baktığımda gördüm... yalnız değilsin. şöyle sakin bir kafayla inceliyeceğim söz yazacağım sana...
Şiir, kadınlara benziyor.Sevince esiri oluyorsun.Şiir, aşk ve kadın..Bazen hiç bir farkları yok.
Irzını teslim etmeden önce bir kere daha düşün!
Herkesin kendini şair zannettiği bir zaman dilimindeyiz, ne garip, ne üzücü.
"Bütün öyküleri tüketti, bir tek kendi öyküsü kaldı içerde" diyor, Gülten Akın. Kendi öyküsünü anlatmayan hakkı teslim edilmeyen bir şair var. İsmi Soysal Ekinci. Bütün şairlerin hep yalnız olduğunu bilmiyordu. Sonra bu yalnızlığı dayanamayıp, canına kıydı. Oysa intihar şairleri, sanatçıları bir şekilde popülerleştiriyor da. Çünkü biz ölümlerden de rant elde ediyoruz. Velhasıl o öldüğünde de yalnızdı.
Şiiri yasaklamak da, herkesin kendini şair zannetmesi kadar üzücü ve acı.
Siz sıcak odalarınızda diyalektik okurken, ben tırnaklarımla kazıyordum beynimi.Yaşamak için binlerce şey öldürdüm yüreğimde.Ve bir baktım ki yaşamak için bir sebep de kalmamış.
Hani avucunuzun içi gibi bilirdiniz bunları, hani bu hayatlar sizin taaccubunuza gitmeyen, ve şöyle olur diye yafta vurduğunuz bir zaman aralığı idi.Anlıyorum dediğinizde bile yalancı idiniz.Anlasaydınız, hiç bişey söylemez ve ağlardınız.Oysa hükümler verdiniz.Akibeti mechul hayatlar üzerine, gündelik hükümler.
Alemler dürülmüştü onun içinde, bilmediniz.Yolunu aydınlatan yüreğinin ışığıydı bilmediniz..
Çocuk dediniz.çocuktu; tecrübesiz.Ve siz tecrübeyi mağrifet bildiniz.O acemi olduğu için hissediyordu,yaşıyordu.Siz tecrübeli olduğunuz için ölüydünüz..
o kadar uzak kalmıştınız ki samimi kelimelerden, sahibini şair zannediyordunuz.Oysa o sadece konuşuyordu.Sıradan bir insandı.Sıradan olmayan bizlerdik.
sıradan olmak...
Kendi şahsiyetini milletin, diğerlerinin şahsiyetinde eritmek.Şahsiyetsizleşmek mi? Hayır.
Belki bir parça anlamlı olmak..
Şizofren bir kadını seven hasta çocuk.
Çocuğun elleri küçük, kadınsa büyük.
Büyük hayaller, dünya ise küçük.
Küçücüksün, daha toy, daha fidan
fidan; daha yeşermemiş insan
insan; hayvanlaşmayan
hayvan; duyularıyla yaşayan.
Yaşam; kalpte.
kalbimse; kırık...
hoppala beni, cuppala beni! ne bu şimdi?!?
ulen, yeniyiz meniyiz (evet, meniydim bi zamanlar) ama
dönen dolapları da anlamaya yetecek kafamız var.
naylon vicdan diye biri ece ayhan'dan derleme bir şiirimsi yazıp göndermiş. moderatör abiler, bizde şiir yok, başka yere, demişler.
bu naylon da, yazısının başına cinsellik tozu attırmış ve yazısı hoooppacıık diye yayınlanmış.
ondan sonra da kıyamet kopmuş! en son 120 yorum vardı o yazısında!
eee, suphi arkadaşın yazısı bal gibi "şiir tadında".
ama yayınlanmış. hızını alamamış. yorumlarına da ŞİİRleri döşemiş de döşemiş. afferin! itirazım yok!
ama ne demeye naylon adamı harcadınız diye sormazlar mı adama. en azından ben sorarım. ve miktir olup defolurum.
kimseye evvallahım yok çünkü!
bu moktan dünyada hz ömer adaleti ne zaman gerçekleşecek??? cevap falan vermeyin.
içine edeyim bu ikili oyunların. tamam mı!
az buçuk şiir okumuşluğumuz vardır. "cesur körfez"lerde
pek çok çelik çomak oynadım. ölümü yaladım yuttum.
bilen bilsin. hiç de penisimde değil artık!
burası da dünya gibi ayakoyunlarıyla doluymuş.
suphi arkadaş belli ki, şiir seven bir beydir.
ne oldu, şiir yassah hemşerim, otoritesi???
yedirdiler mi afiyetle!!!
suphi bey, şiirsel, şairane yazısına bi sürü şiir ekleyerek
"yassah hemşerim"ci moderasyonu maymuna çevirmedi mi?
çevirmiş.
yasahlamak yassahtır hemşerilerim ve de hemşirelerim!
sözde yasak oyum oyum oyulmuştur.
afferin olm ulen suphi!
vox nihili, anlıyorum ki demokrasilerde çare tükenmiyor,
karar uygulayıcıların/müdürlerin önce kararları/konsepti belirlemeleri gerekiyor,
amaç insanları küstürmek ve uzaklaştırmak değil, barış içinde bir arada tutmak olmalı,
yöneticiler/müdürler bu alemin gardiyanları olmamalı, bu aleme yazı üretenlere servis veren, imkan yaratan, saptanmış kuralları uygulayan kişilikler olmalı,
yani müşteri odaklı hizmet ve %100 müşteri memnuniyeti.
Once kurallar konacak, yazı da denetlenebilen şiir yazmama kuralı ahkamda denetlenemiyorsa ve şiirler ahkamlarda yayınlanıyorsa böyle işlemeyen kural uygulanmayacak,
uygulanırsa yayınlanmayan şiirlerin sahipleri rencide olur,
efendim şiir konseptimize uygun değil yayınlamadık?
eee ahkamlarda yayınlanıyor dendiğinde buna cevap yok, yani işlemeyen kural var ortada ,
yada akıllı ol onaya kısa bir yazı gönder, sonra altına doldur şiirleri ahkam olarak.
Bahsettiğiniz Naylon Vicdan bunu anlatmaya çalıştı, olmadı.
aynen and why nen!
konulmuş olan "kural" hiçbir şartta delinemeyecek şekilde
kurallaştırılmalıdır sayın kopanisti.
deline deline süzgece dönen şeye kural denmez de :))
suphi'ye verilmiş söz...
hayyam'dan...
Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var, dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Birkaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Evi barkı olmak nedir? dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek, dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi.
Ne dersin bu adamlara, dedim;
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
Benim bu deli gönlüm, dedim;
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
Hayyam' ın bu sözlerine ne dersin, dedim;
Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim, dedi.
@lorienn
Teşekkür ederim..
Hayyam akıllı adam.Biz ise aklımızı ayağımızın altına almışız.
Şiir nasıl yasaklanabilir.Bu anlamsız olduğu kadar, rahatsız edici. "Özgürlükler ve rüyalar sitesi" diye tanımlanan hafif org'da şiirin yasaklanması; sitenin kimliğini kaybetmesi anlamına gelir.Bırakalım şiir, serbest bölümünün içindeki binlerce meseleden sadece biri olarak kalsın.Bizim siteyi şiirlerle donattığımız ve kendi kimliğinden uzaklaştırdığımız gibi bir şey söz konusu değildir.Burada paylaştığım şiirleri bir blog altına toplamamdaki gaye ise budur.Kaldı ki diğer yönü de tartışılabilir. Yani bir şiir yazılabilir, tahlil edilebilir, şairin fikirleri tartışılabilir.Şiir sadece kafiyeden ibaret değildir. Şiir aslında bir zekanın ürünüdür.Bazen de akılsızlığın( misal; benimkiler). Kişilerin gündelik sıkıntılarından ve değer yargılarından daha mühim ve saygıdeğer bir şeydir.
Şemsiye ise insanlığın belki en ilkel ama en faydalı ihtiyaçlarından biridir. Kişinin makatında bir işi yoktur.
Dur dedi adam!
Buradan öteye yol yok!
Olmaz dedi yolcu,
gideceğim
ve sizin
korktuğunuz şeyleri
Müşahede edeceğim..
bazen hissiz olur insan,durgun,yalnız,karanlık ne mekan önemlidir ne ses ne seda ama nefes alabildiğin sürece yasıyorsun yinede.
Bu güne dünya şiir günü demişler.Tasvip etmiyorum.
Tağrifin bile bir tağrifi olduğuna göre şiirin de bir tarifi vardır elbet..
Eminim çoğu ağızda aynı lakırdılar olacak; "şiir bizi gündelik sıkıntılardan kurtaran ve insanlığa yani ebediyete açılan bir kapı."
Şiir bir mahzen.Kadın gibi dedim ya. Tutsaksın ve kurtaramıyorsun kendini..
Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
yıllarımı kıydığım boşa harcadığım."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler
bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma,
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatını kıydın burada.
bu küçük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.
Diyorsun ki, bir başka ülkeye,
bir başka denize gitmek istiyorum ;
bundan daha güzel bir başka kent vardır kuşkusuz,
ama kötü yazgım peşimi bırakmaz ne yapsam,
ve kalbim gömülü bir ceset sanki burada.
Ruhum daha ne kadar katlanacak bu çoraklığa
nereye çevirsem yüzümü,nereye baksam
hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma
bunca yıllarımı boşa tükettiğim şu ülkede..?
Yeni bir ülke bulamazsın,arama;
bulamayacaksın başka denizler de;
nereye gitsen bu kent ardından gelecek senin,
aynı sokaklarda dolaşıp duracaksın yine,
aynı hep aynı mahallede yaşlanacaksın,
aynı hep aynı evlerde ağaracak saçların
ve dönüp bu kente geleceksin sonunda;
yanılma sakın,bir başka şey umma,
seni bekleyen bir gemi yok,bir çıkar yolun yok...
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,bu köşecikte
öyle kıydın demektir ona,bütün yeryüzünde.
Konstantin Kavafis
Çeviren: ismet özel
Çocuk öldü hanım
getir bir parça çarşaf da
kanıyla gömelim
*
Anamın nasırlı elleri
anamın sıcak
ve
cömert elleri
dokunsalar saçlarıma
siyah
ve
karamsar saçlarıma
( Anamın yüreğinden kopup saçıma konan telinin anısına)
Aniden hasret bağına konduysa kelebek
Durma,koş gel sevgilim
seninle çamlıcaya gidelim
( bir yudum umut, unut mu? hayır; umut )
Beni bekleyen; sonbaharın kirli soğuk elleri
Yürdükçe kamburlaşan sırtında yeşil entarisi
Seni bekleyen; ilkbaharın toz pembe büyüsü
Yaşadıkça anlayacağın hakikatlerin üzüntüsü
Seni bekleyen bir hayat var önünde
Beni ise bekleyen bir gemi yok ufukta
"serbest"e şiiir yollamak "yassaaahh" ya...
ahkamlar/yorumlar bu yasağı ufalar mı diyorsunuz?
ama ne ayıp suphi beyefendiciğim, ne ayıp!
modereyşın'la dalga geçmek... cık cık cık...
ki, o modereyşın'ın içinde şiir blogları bile düzenlemişler varken...
serbest kürsüde şiir is-te-mi-yor-lar!
nedir bu yasağı delme gayreti, anlamıyorum vallahi!
posta var, gidiniz orada neşrediniz şiirlerinizi...
tövbe tövbe!
bakınız bana, nasıl da mıçtılar ağızcığıma...
şiir ne de devrimcidir di mi abiler?
şiiri seven, hayatında şiire yer ayıran herkese şiir gibi bir ömür diliyorum, sağlıklı mı sağlıklı!
"tekrar yüzseksen kere de olsa güzeldir" departmanından..
Şiirin muhtevası insan, yani mechul bir dünya.Şairler bu alemi yüzyıllardır aydınlatmaya çalışan ateşböcekleri.
Şiir, bizi dışarıdaki lağım kokusundan, araba uğultusundan, gri beton yığınlarından, güncel dertlerimizden kurtaran, küresel dünyanın, sapık tarikatların ve politik yargıların arasında bize kendi dünyamızı kurmayı, maddi esaret altında bir nebze ruhi hürriyet imkanı veren ve bizlerin ruhi bunalarımlarına ortak olan bir dert ortağı..
Şiirin yasaklanması ise boyna geçirilen bir zincir.Allahtan zincir ruhumuza vurulmamıştır..
korkuyorum anne burası karanlık
yüzündür son gördüğüm aydınlık
beni bu şehirden al götür annem
martılar can çekişen denizler istemem
ben mehtaplı akşamların,
samanyolu çocuğuyum.beni bu şehirden al götür annem
yüreğim sığmaz bu sefer tası apartmanlara...
Burası küçük bir oda ve dışarıya açılan yanlız buğulu bir pencere.Hakikati arıyorum diyorsun.Hangi hakikati.Ellerin küçük, filler ise çok büyük.Dışarda erguvan kokuları, çakal uğultuları ve birbirine girmiş insan sesleri.Dışarı çıkmaya korkuyorsun.Hiç karışmadın aralarına hepsi yabancı, hepsi dev ve hepsi canavar görünecek sana.Tutsaksın ve korkuyorsun.Fakat içersi emin.İçersi sıcak.Küçük bir oda fakat bildiğin tanıdığın duvarlar ve tavan da tanıdık binlerce ayrıntı. Çocuk diyorlar sana. ve sen karar veremiyorsun; iyi bişey mi çocuk olmak.her gün binlerce harami yolunu kesiyor ve aklının bir köşesinde sıkışıp kalıyorsun. İmdat diyemiyorsun.Pencere önünden geçip giden eller.Tutacaksın lakin utanıyorsun...
"Herkes, birşey sanarak sevdi beni;
gel de, içimden dinle esrârımı!
Sırlarım, iniltimden ayrı değil,
fakat, anlıyacak göz, kulak var mı?"
(Mektubatı Rabbani'den)
Binlerce canavar kesti yolumu
her adımda her nefeste
Korkunun ecele faydası yok
yürüyeceksin
karanlıklar okşayacak tenini
ve seni her adımda
yani her nefeste
başka bir karanlık karşılayacak
Gideceğin yönün önemi yok
Gökte ne bir kutup yıldızı
ne de karıncaların ayak sesi
Ufuk yok, ışık yok
göğün rengi ile yerin rengi aynı
göğe doğru yürü o halde
bir adım daha
yani bir nefes daha..
Pusulan yok
ağlayan o kız yok
hangi tarafa gideceksin.
bir adım öteyle bir adım berinin ne farkı var
Durmalı mı?
Hayır bir adım daha
yani bir nefes daha
ileri..
Bu yollar tanıdık
hep aynı koku.
yağmur yağsa
tuzuyla inse yaralarının üstüne
durmamalısın
yorulmak haram sana
haydi
bir adım daha
yani bir nefes daha
yaşama!
@suphi bey. yazınızın 1. yıl dönümü münasebetiyle şöyle küçük bir eğlence düzenleseydik aslında, nasıl olurdu?
Göz yaşlarım, yüreğimin kanıyla kan kesildi de o güzelim, o sevgilim bana "aziz dost, gözüne ne oldu?" dedi.
Hafız Şirazi
Nereye sevdiğin benim , inandığım nereye ,
Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden.
Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum ,
Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben .
Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum ,
O nasıl bir adaydı , nasıl bir deniz .
Gök , bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru ,
Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz .
Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten , ses ile ,
Bana kalbin musikisini verecek , haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum ,
Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan .
Nereye , ey göz yaşlarımın sıcaklığı ,
Ki başka birisi yok beni duyan .
Rüyalar nereye gidiyor , anlamıyorum ;
Ve sen nereye gidiyorsun , hatıralardan .
Fazıl Hüsnü Dağlarca
GÖZLERİNE YAZILMAMIŞ BİR DESTAN
bu şiirde iki göz var
biri senin; biri onun
Senin o karanlık, küf kokulu
matem gözlerini terkediyorum
biliyorum; saçlarının sarısı
gözlerinin yeşiline karışmış
biliyorum; sana benzemek için
melikeler birbiriyle yarışmış
fosforlu ve derin bakışlarına
çağlar boyu nice destanlar yazılmış
oysa ben görülmedik bir lale yaprağına
gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum
gözlerin değişip kaplasın karanlığı
bütün ufukları sarsın gözlerin
gene de hep bende kalsın gözlerin
l
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
ll
ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi
mekanımı gülistan eyleyendir gözlerin
isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan
Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin
vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere
arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin
gözlerinde başladı tarihin macerası
Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin
Kerem dağlar ardında aradı gözlerini
Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin
Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için
sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin
suların emzirdiği muamma bir çocuğu
yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin
lll
gözlerin göklerinde
her yüzyılın başında
birer akkor olmuş gözlerin
çekip çıkarsam da mısralarımı
ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında
hangi rüzgara verdiysem aşkımı
beni alıp yangınlara götürdü
muştu beklediğim bütün yelkenlilerden
ateş düştü içime
lV
yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin
beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
her köşede zifiri bir silüet bırakan
gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
renkler avare; sitem başıboş kuytularda
mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
V
nihan kıldı gözlerin bana kapılarını
oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine
her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi
hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi
içime, soluşundan sonra koyu renklerin
birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin
feryadıma gök bile bigane değil şimdi
söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin
gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin
Vl
çağlayanlar bile hararetlidir
buğday başağının açlığıdır ufuklar
siperleri aşıklar mı doldurmalıydı
zalimler mi
neden böyle hıçkırıklı, umutlar
Vll
beni hangi urganla bağladın gözlerine
beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden
senden kopamıyorum gözlerin var oldukça
sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça
gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim
ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim
indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat
nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim
sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim
Vlll
diyorlar ki ağla
ağla ki dumanı dağılsın yolların
ağlamayı denizlere bıraktım
yalnız gözlerindir hayatta kalan
uğruna adandığım
mahşeri sularla çevirip dört yanından
gönlümde sakladığım
aynalarda arayıp bulamazken günboyu
gölgesinde konakladığım
gözlerindir ufkumda dalgalanan
Rüstem’in kanını döktüm yerlere
İstanbul’u kuşattım gözlerin için
Azrail’e koştum siperlerimden
gözlerine baka baka dirildim
niçin kızıl kıyamettir gözlerin bu gün
niçin heyelan var eteklerinde
İsrafil’den işaret mi almışsın
yanaklarında mahşer kalıntısı
dudaklarında mizan
bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana
yıldızlar vuslat için her gece iner sana
rengini, gözlerinde kaybolan bilir
lX
gözlerin uğrak yeridir bestekarların
şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
eşiğinde ölümsüz dilenciler
gözlerin gecenin intiharıdır
sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
geçerken yalnızlık sokağından
hangi demirci indirir parmağına çekici
hangi berber yanağını keser müşterisinin
gözlerine bakmasam, doğar mı güneş
X
gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil
gözlerin tükeniş doruklarında
bulunmayanları aramak değil
gözlerine aşina olduğum günden beri
ben artık her gece sesleniyorum
düşe kalka
yorgun argın
derbeder
yapayalnız
duruyorum; yanlış anlaşılıyor
her hücremde bir inkılab
her gönlümde bir mahitab
evim harab; ömrüm harab
ne ay kaldı, ne de mehtab
gök bulanık; ufuk silik
gene de mağrur ve dimdik
yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın
Xl
bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
bu son mezar kalbimde hicranla kazılan
senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık
yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı
ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi
bir kevser ırmağında serinlemek dururken
sellerine karışıp bulanmaya değer mi
aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi
gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi
NURULLAH GENÇ
bir nebze de katkımız olursa sevinrim....