3 Ağustos 1914 günü Churchill, Osmanlı donanması için yapılan Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine el koyduğunu ve gemilerin isimlerinin değiştirilerek İngiliz donanmasına katıldığını açıklar. 4 Ağustos günü ise İngilizler Almanya’ya savaş ilan eder. Bunu fırsat bilen almanlar Geoben ve Breslau zırhlılarını 10 Ağustos günü, 4 saat arkalarından takip eden müttefik gemilerinden kaçarak Çanakkale boğazına sığınırlar. Osmanlı savaşa girmiş bulunur. Çanakkale boğazı sırtlarına ilk bombalar yağmaya başlar. İlk şehitler hemen verilir, halk bankalara koşarken, İngilizler İstanbul'da buluşmak üzere randevu vermeye başlarlar. Bu ilk deneme atışlarından sonra arada bir tabyaların durumu yoklanmaya devam eder. Plan; 3 günde İstanbul’a ulaşmaktır. Bekleyiş uzun sürer. 13 aralık 1914 günü İngiliz denizaltısı B11, Osmanlı donanmasının en eski gemisi Reşadiye’yi, demirli olduğu yerde vurarak batırır. 34 şehit verilir. Gemiden kurtarılan toplar, daha sonra savunmada çok büyük görevler üslenecektir. 19 Şubatta ilk büyük taarruz başlar. İngiliz askerleri işin eğlenceli bile olduğunu söylerler ancak İki gemileri isabet alınca geri çekilirler. Fırtınanın başlaması Türklere toparlanma şansı verir. 25 şubatta 8 İngiliz ve 4 Fransız gemisi ile tekrar denerler, Türk tabyaları çok ciddi hasarlara uğratılır, zaferden emin olan müttefik komutanı telgraf çekerek 2 hafta sonra İstanbul'da olacağını söyler. Fakat boğazı geçmek göründüğü kadar kolay değildir. 403 adet mayından oluşan 14 mayın hattı gemiler için büyük tehlikedir. Seyyar bataryalarımız, büyük gemilere zarar veremese de, mayın tarama gemilerini batırarak, müttefik askerlerini zora sokar. 8 Martta Nusretin mayın gemisi daha önce temizlenen mayın hattına gizlice girerek boğaz kıyısına paralel 26 tane mayını 100'er metre ara ile bırakır. Churchill Nusretin hakkında daha sonra şu yorumu yapacaktır. "1915 yılında 2-3 milyon ölü ve yaralı, 4-5 bin harp gemisi savaş halindeyken, hiçbiri Nusretin kadar önemli olmamıştır." 18 mart 1915 en büyük saldırı günü ilan edilir. Almanya yıpranmış Osmanlıya bir uçak ile destek verir. Savaş kıran kırana devam ederken Ali'nin yardımı ile 270 kiloluk top mermilerini taşıyarak ateşleyen Mehmet oğlu Seyid 3. atışta Irresistable vurarak efsaneleşir. Nusretin mayın gemisinin bıraktığı bu mayınlar bir aile dramına bile yol açar. Fransız filo komutanı, oğlunu mayınları temizlemekle ilgili göreve atamıştı. Başarısızlık üzerine mahkemeye çıkarılan oğul, mahkeme başkanı babası tarafından idam cezasına çarptırılır. Uzayan savaş Churchill'in de fikirlerinin değişmesine yol açtı. Yeni planlara göre çıkartma yapılacak Gelibolu yarımadası işgal edilecekti. Çıkartma öncesi 24 Nisan akşamı müttefik albayı askerlerine "Tanrı sizden razı olsun çocuklar. Yarın gece bu saatlerde çoğunuz ölmüş olacaksınız" dedi. Hamilton'da kralın mesajını okuyordu. "Düşmanlarımızın alınamaz diye gururlandıkları mevzilerin önlerinde plajlara çıkacağız. Bir defa çıktıktan sonra zafere kadar savaşacağımızı hatırlayınız. Kıralın duaları ve düşünceleri daima sizinle beraber." 25 nisan sabah 3:40'da çıkartma çok kanlı bir şekilde başlar. Mevzilerde bekleyen Türk askeri kan kusmaktadır. Çıkartmanın getirdiği zorluklar korkunçtur. Tüfeklerini kaybeden cesur Avusturalyalılar, kılıçlarını çekerek mevzilere saldırırlar. Aynı anda truva atı misali içindeki 2000 askerle karayan oturan gemiden askerler inmek istememektedir. Komutanlar kılıçlarını çekerek zorla gönderirler. Bir teğmen şunları söyler: "Adamlarıma kıyıya çıkmalarını emretmiştim ama bu cinayetten başka birşey değildi. Kan kokusunun bu kadar ağır olduğunu bilmezdim." Müttefik askerleri karşılarında bir tümen olduğunu düşünmüşler ancak Ezineli Yahya çavuş ve 63 arkadaşından başka kimse yoktu. Hepside şehit oldu. Osmanlı komutanı Sanders paşaya göre Arıburnu'nun önemi yoktu. 7 ayrı yerden çıkarma yapan müttefik kuvvetler, Arıburnu'nda Anzak askerleri ile bir güçlükle karşılaşmadan Gelibolu'na doğru ilerliyorlardı. 19. ihtiyat tümeni komutanı Mustafa Kemal, Sanders'ten emir gelmeyince kendi insiyatifini kullanarak, tümenine Karaçim'e doğru ilerleme emri verdi. Tümeni Karaçim'de dinlenirken Conkbayırına doğru ilerleyen Mustafa Kemal geri dönen Türk askerleri ile karşılaştı.Aralarındaki konuşmayı kendi ağzından dinleyelim. "_Neden geri çekiliyorsunuz" dedim, "_efendim, düşman" dediler. "_Nerede?" dedim, "_işte" diyerek 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Demekki düşman bana, benim askerlerimden daha yakın ve bu kuvvet gelirse tümenim ziyana uğrayacak. Kaçan efrada; "_Düşmandan kaçılmaz" dedim, "_Cephanemiz yok" dediler. "_Cephaneniz yoksa süngünüz var" dedim ve süngü takıp yere yatmalarını emrettim. Bu efrad yere yatınca düşman efradıda yere yattı, işte kazandığımız an bu andır. 57. alayda yetişince hücum emri verir; "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum" diyerek tarihe geçer. Daha sonra Anzaklar geri çekilmek istemiş ancak tüm filoların yakıldığı haberi gönderilerek; "siper kazın, durmadan siper kazın, geri dönüş yok" emri verilmiştir. Bu arada Marmaraya ulaşmayı başaran AE2 denizaltısına 2 torpido gönderen Sultan Hisar gemisi başka bir kahramanlık örneği göstererek, denizaltıya çarparak batırmıştır. Kıdemli yüzbaşı Ali Rıza "İkimizin birden batması bile bizim için bir zaferdir" sözünü söylemiştir. Cephede ise siperler yer yer 8 metreye kadar birbirlerine yaklaşmıştı. Hatta bazı siperler beraber paylaşılıyor arada sadece bir tahta ayırıyordu. Türkler 1 Mayıs'ta büyük bir karşı taarruz başlatınca ölü sayısı korkunç rakamlara ulaşmaya başlamıştı. Askerler yaralıları toplayıp, ölüleri gömmek için ateşkes istiyorlardı. Önceleri direnen komutanlar ateşkesi kabullenmek zorunda kaldılar. 2 düşman taraf beraberce ölülerini gömmeye başladılar. Birbirlerine sigara bile ikram ettikleri oluyordu. Anzaklar ilk kez, kendilerine bahsedilen Türklerin vahşi birer yaratık olmadıklarını görüyorlardı. Henry Barnes (er) "Yanlarına gidip Türke sığır kavurması ikram ettim. Gülümsedi. Çok sevinmiş göründü. O da bana iplere dizilmiş incir verdi. Temiz dövüşürlerdi ve dünyanın en cesur insanlarıydılar" 25 mayısta savaş kaldığı yerden yeniden başlamıştı. Alman U21 denizaltısı müttefik gemileri için tehlike olmaya başlayınca, Midilli adasına çekildiler. Ancak kara birliklerine moral olması açısından Majestic boğaza gönderildi. Subaylar geminin batırılacağından o kadar emindiler ki, ziyan olmasın diye depolarındaki tüm şarapları içmişlerdi. Düşman için dezilerde su ölümcül olurken, karadakiler için susuzluk ölüm veriyordu. Türkler ise açlıkla başa çıkmak zorundaydı. Bit, dizanteri ve karasinek her iki tarafın ortak sorunu sayılabilirdi. 7 Ağustos 1915'te 20 bin asker ile büyük çıkartma yapıldı. Türkler geri çekilirken, arkalarında bıraktıkları keskin nişancılar, müttefik askerlerini ancak yavaşlatabiliyorlardı. Önlerinde sadece 1500 kişilik bir jandarma gücü olan müttefikler, o günün sonunu dinlenmek yerine devam ederek geçirselerdi, savaşın kaderi değişebilirdi. 8 Ağustos'ta cepheyi gezen Sanders, savaşın tek elden yürütülmesi için, görevi Mustafa Kemal'e verir. Anafartalar gurup komutanı Mustafa Kemal "en iyi savunmanın saldırı olacağına" karar vererek 9 ağustos sabahı saldırıya geçer. Savaş yine mevziler arasına sıkışır. Hamilton görevden alınarak yerine Monroe getirilir. Kışında gelmesiyle birlikte 1 Aralık 1915 günü çekilme kararı alırlar. Ancak bunu geceleri gizlice yapmak zorundadırlar. Edwin Pope (er) "Noel günü eğlence olsun diye karşı tarafa içi et dolu teneke attık. Birkaç gün sonra ağırlık olsun diye içi taşla doldurulmuş teneke geri geldi. İçinde güzel bir ingilizce ile yazılmış bir kağıtta vardı. -Gittiğinize üzülüyoruz, sizinle Süveyşte görüşürüz- Gittiğimizi biliyorlardı. 9 ocak 1916 günü erzak ve cephanelerini yakarak geri çekilme işlemini tamamladılar.
Kaynaklar : Yukarıdaki yazılanlar şu belgeselden notlar alınarak hazırlanmıştır.
Turist rehberliği yapan arkadaşıma bir Amerikalı: "tüm bunları bu Türkler yapmış olamaz" dediğinde sanırım eski Türkler ile şimdiki Türkler arasında bağlantı kuramadığını anlatmaya çalışıyordu . . .
Fransız Şair Lamartine 'den Eski Türklere ithaf ettiği bir söz: "Türkler bir ırk ve millet olmak haysiyetiyle yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir... Asaletleri alınlarında ve amellerinde yazılıdır... Onların yurdu efendiler diyarıdır, kahramanlar, şehitler ülkesidir. "
Savas Karakas'in belgeselinden alinan sey de ancak boyle olur. Mesela su Karacim denilen yer nire acaba, merak ettim. He-he. Bunun gibi daha neler neler... Tamamen tiviti'ye ait oldugunu sandigim bi cumle var yazida. Zira eski sabah sekeri savas bile bunu yazicak kadar akilli olamaz: 'Düşman için denizlerde su ölümcül olurken, karadakiler için susuzluk ölüm veriyordu'. Bu cumleyi mart ayinin en muthis cumlesi odulune aday gosteriyorum.
Çanakkale savaşlarının tarihi ve insani yönünü inceleyen her "insan", bu efsanevi savaşta yaşanan olayların detaylarına indikçe ne kadar olağanüstü bir olayla karşı karşıya olduğunu farketmiştir. Çanakkale savaşları, yaşanan düşmanlıkların, düşmanlar arasında yaşanan "insanlık"ların, Çanakkale'ye 1500 km. uzaklıktaki köylerinden gelip, burada can veren 17, 18, 19 yaşındaki insanların efsanevi hikayesidir. Mezarları, isimleri ve doğum tarihleri oradaki taşların üzerinde duruyor. Bu çocuklar neden yavuklularına sarılmak varken köylerinden bu kadar uzakta can vermeye geldiler? Ya dünyanın öbür ucundan, bilmem kaç yüzbin kilometre öteden gelip burada ölenler... Neden? Gelibolu'yu gezerken "tüylerim diken diken oldu" diyen birine, bu sözü yüzünden hakaret eden şeref yoksunu sefiller de, kendilerinden sonra başı dik yaşayabilsinler diye...
1995 yılının mayıs ayında Çanakkale ve Gelibolu yarımadasını hayatımda ilk defa ziyaret ediyordum. Şehitlik anıtına çıkan yolun sol tarafında, anıttan da görülebilen bir Fransız mezarlığı vardır. Bu mezarlığı ziyaret ederken, her mezarın başına dikilmiş olan haçın üzerinde metal bir plaka ve plakadaki "mort pour la France" (Fransa için için öldü) yazısı dikkatimi çekti. O anda derin bir öfkeye kapıldım. Bir Fransız, Fransa için ancak Fransa'da ölebilirdi. Kendisi de büyük ve yıkıcı bir işgali 2.Dünya savaşında yaşamış olan Fransa, işgale geldiği bir ülkede öldürülen askeri için nasıl böyle bir söz kullanırdı? Fransız'ın Gelibolu'da Fransa için öldüğünü söylemek, bir işgalcinin bilinç altının kendi yediği haltı inkarından başka bir şey değildi. Sinirlerim bozulmuş halde şehitlik abidesine ulaştım. Orayı görenler bilir. Orada kuvvetli bir rüzgar ve derin, saygılı bir sessizlik vardır. Yalnızca rüzgarın kulaklarınıza üflediği uğultuyu duyarsınız. Mezar taşlarını ve üzerindeki şehit adlarıyla, onların memleketlerini ve doğum tarihlerini gören insanlar bir süre o taşların arasında kıpırdayamadan kalır. İnsana bastırıveren bu duyguların ve Fransız mezarlığında gördüğüm ve kesin bir saygısızlık ifadesi olarak algıladığım o ifadelerin etkisi altında dolaşırken büyük bir kitabenin önünde donakaldım.
Atatürk şöyle diyordu: "Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada bir dost vatan toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. (1934 K. Atatürk)"
Ben, savaştan 80 yıl sonra oradaydım. Savaş hakkında okuduklarımla, bildiklerimle ve kanaatimle, Fransız mezarlığındaki yazıdan olumsuz etkilenmiş ve orada yatan askerlere, işgalci oldukları için kin duymuştum. Oysa, savaşı ve savaşın sorumluluğunu bizzat yaşamış olan Atatürk'ün hoşgörüsü, orada ölen işgalci düşman askerlerine bakış açısı ne kadar yüceydi... Düşünmüş ve hissettmiş olduklarımdan utandım. Atatürk'ün yüce kişiliği önünde ezildim ve saygıyla eğildim.
İşte Atatürk bunun için de büyük... Çanakkale savaşları onun bu bakış açısıyla muhteşem... Bu yüzden kutsal!
Çanakkale savaşları tek başına 1. Dünya savaşının tamamını kapsayacak kadar büyük bir efsanedir. Yaşanmış, gerçek bir efsanedir. Kazanan tarafın, kaybedenin askerlerine verdiği değerle de apayrı bir efsanedir. Atatürk sayesinde elde edilmiş ve yine onun yüce kişiliği sayesinde yüceltilmiş toptan bir insanlık abidesidir.
Çanakkale savaşlarını, savaş uzmanı, harp okulu eğitmeni vs. olmadığı halde sadece savaş taktikleri, vs anlamında algılayan ancak başka yönlerini, asıl lazım olan insani yönlerini göremeyip, bunu farketmiş olanlara "klişe laf üretiyor", "tüylerini sıvazlıyor" gibi aşağılık ifadelerle hakaret eden kişiliksiz ve maneviyatsız zerzevata ithaf olunur.
Sayko salak kardesimiz yine tuylerini dikenlestirmis. Once yanlislarini gosterelim her zamanki gibi: . 'Ya dünyanın öbür ucundan, bilmem kaç yüzbin kilometre öteden gelip burada ölenler...' Evet, Ay'dan, hatta Mars'tan gelenler de vardı Canakkale'ye. . 'Fransız'ın Gelibolu'da Fransa için öldüğünü söylemek, bir işgalcinin bilinç altının kendi yediği haltı inkarından başka bir şey değildi.' Hangi milletten olursa olsun, isgalci olsun veya olmasin, bir askerin mezarina ulkesi icin oldugunu yazmak son derece normaldir.
Evladim sayko, seni hayal kirikligina ugratmak istemezdim ama, ben savas uzmaniyim; ozellikle Canakkale muharebeleri uzmaniyim. Takildigin yerleri sor, cekinme. Abartili duygusallik sellerine kapilip, gercekler yerine efsanelerle ilgilenip, 'onun yüce kişiliği sayesinde yüceltilmiş toptan bir insanlık abidesidir' gibi sersemce ve turkcesi bozuk laflar edecegine, otur biraz calis. Hadi bakiyim.
sarı bayır dangalak kardeşimiz yine bildik densizliğini yapmış.
Savaş uzmanlığı kendinden menkul yavrucuğum, kim verdi bu uzmanlığı sana? Kendi kendine iki-üç kitap, iki-üç internet sitesi okuyunca Genel Kurmay'dan savaş uzmanı sertifikası mı dağıtıyorlar? Yoksa rüyanda sana gelip de mi verdiler bu uzmanlığı?
Sen nasıl ki "yüzbin kilometre öteden" sözündeki bilinçli abartıyı anlayamadıysan, ben de seninkini anlayamayıp deyivereyim bari: Çanakkale savaşlarına Ay'dan ve Mars'tan katılım olmamıştı. Bu nasıl savaş uzmanlığı?
"Abartılı duygusallık sellerine kapılıp" gibi sersemce ve Türkçesi bozuk laflar edeceğine, uzmanı olduğunu söylediğin konuları biraz daha insanca ve dikkatli incele. Savaş "hücum" ve "zafer" sözlerinden ibaret değildir. Savaş uzmanı olduğunu varsaysak bile, arada senin anlama yeteneğinin tamamen dışında kaldığı görülen nice teknik dışı konu vardır ki, zaten savaşın insanlar için anlamını da sadece bunlar oluşturur.
Sen kendini savaş uzmanı sanmaya devam et ama aklının ermediği konuları uzmanlık alanından çıkar bence. Aklı erenler rencide olmaz, sen de böyle "maneviyatsız", "densiz", "salak" ithamlarına muhatap olmazsın.
eşek sudan gelinceye dek dövülesi kıymetli üye psycho. uzun süredir verdiğiniz mücadeleyi her ne kadar sabırla ve iyi niyetle takip etsem de diyeceğim odur ki yanlış kapıyı zorlamaktasınız. gerek tahmin, gerek bilgi, gerekse de ifade açısından. bu tür hatalı manevralar hafif disiplin kuruluna sevkedilmektedir. ilginize bilginize. (kulağa küpe: elinizde aksini ispatlayacak yeterli kanıt olmadıkça, karşınızdaki kişinin iddia ettiği kişi olduğu ihtimalini akıldan çıkarmamakta fayda var.)
Zaman zaman "beybi" denen "adamın" destekçileri çıkıyor, bir ahkam girip ortalıktan kayboluyor. Bir ara fil geldi ve "ona bulaşma, o çok muhteşemdir ha!" falan anlamında bir ahkam girdi (cevap almadı), sonra vic vega göründü, beybi'nin sarkastik yaklaşımları konusunda döktürdü(!) (cevap(1) aldı(2)). Şimdi de justine bana acaip korkutucu bir fırça attı (yukarıda).
Beni eşek sudan gelinceye kadar dövmeyi arzulayan beybi ve şürekası; siz klan falan mısınız? (ya da "ofisdaş mısınız?" ya da "mı idiniz?") Beyin kapasitelerinizin yetmediği yerde önce küfür etmek, sonra tehdit etmek, daha sonra dövmek tabii ki sizin en doğal hakkınız. Zorladığım yanlış kapının yanlışlığını anlayamamış bulunmaktayım. Hemen zekamın kıtlığına vermeniz de tabiidir, böyle yapmanızı anlıyor olmam da... Hafif disiplin kuruluna (her nedemekse! hafif, sizin disiplin kurulunu elinizde tuttuğunuz bir medya mı? Bence iyice haddinizi aşıyorsunuz!) sevkedilecek olan ben değil, ağzının edep ayarı kaçmış olan beybidir.
Şu ahkamımda, bana istediği gibi hakaret edip rahatlayabileceğini söyledim. Blog girenlere hakaret eder veya aşağılamaya devam ederse ben de onu aşağılayacağım. Bana hakaret ettiğinde ise ne yapacağım benim kararıma kalmış... Bunun haricinde, kendini nasıl tatmin edeceği beni ilgilendirmiyor.
Kulağıma küpe son paragrafa gelince... Benim hiç bir şeyin aksini ispatlamama gerek yok. İddia edilen şey ispatlanmadıkça kimse söylenenlere inanmak zorunda değil. "Ben Kadir İnanır'ım" desem, aksini ispatlayamayacağın için, inanacak mısın? İnan! Karşındaki kişinin iddia ettiği kişi olduğu ihtimalini akıldan çıkarmamakta fayda var...
Sevgili Kadir Inanir, sana inaniyorum. Keske sunu bastan soyleyeydin. Tuy diken, sayko salak gibi püsodonimlere gerek kalmazdi. Yine dokturmussun guzel turkcenle: 'Savaş uzmanı olduğunu varsaysak bile, arada senin anlama yeteneğinin tamamen dışında kaldığı görülen nice teknik dışı konu vardır ki...' Ozellikle su 'teknik disi' terimini literature kattigin icin seni kutluyorum; bambaska olmus. Sen yazdikca acilmaya, guzellesmeye basladin. Hadi bize bi siir oku da, amcalar, teyzeler duysun. Soyle tuy dikelten, hamasi bi sey olsun.
Hurriyet gazetesinin son tarih ekinde (19 mart) kapak konusu olarak yer alan: 'Canakkale'de 100 Turk esiri diri diri yaktilar' baslikli haber tamamen palavradir. Diger bi skandal da Tarih Vakfi'nin yayin organi Toplumsal Tarih dergisinin son sayisinin kapagindadir. Bu tarihi fotoda gorulen tabya da Canakkale'de degil, Rumelikavagi'ndadir. Detay isteyenler bana mesaj atabilir.
birileri kasıyo uğrasıp güzel biseyler yazıyo ne güzel peki nedir bu diğerlerindeki cekememezlik,kıskanclık,karalama. Asil olun biraz....
birileri kasıyo uğrasıp güzel biseyler yazıyo ne güzel peki nedir bu diğerlerindeki cekememezlik,kıskanclık,karalama. Asil olun biraz....
Bence her özelliğini abarttığın gibi anlama yeteneği kapasiteni ve Türkçe yeterliliğini de abartıyorsun. Üstelik bunu kendine karşı yapıyorsun. 1- Bir yazıdaki Türkçe'nin mükemmelliğine bu kadar takma. Burada edebiyat dergisine makale yazmıyoruz. Alt tarafı sana ve şürekana cevap iteliyoruz. Yazarken harcadığım dikkat, muhatabın değeriyle doğru orantılıdır. 2- Milletin Türkçesine bu kadar takmadan önce de Türkçeyi öğrenmende fayda var. Türkçe'de "püsodonim" diye bir kelime yok. Bu, daha önce sana anlamını öğretmeye çalışmış(1) olduğum(2) "pseudonym" sözcüğü ise, bunun Türkçesi "mahlas"tır. Yukarıda sözünü ettiğin "tuy diken, sayko salak" gibi ifadeler mahlas değil, senin çirkef ağzından çıkan hakaretlerdir. Mahlas sahibi tarafından belirlenir, başkası tarafından seçilmişse buna lakap denir. 3- "Teknik dışı" terimi zaten literatürde vardır. İlk defa mı duyuyorsun? Hem teknik hem de teknik olmayan içerik taşıyan bir konunun teknik içeriği dışında kalan kısmını tanımlamak için "teknik dışı" denir. "...ressamın, resim tekniği dışında kalan sanatsal kaygıları, eleştirinin asıl konusunu oluşturmalı ve sonuçta, sanatın edinilmiş tarafından çok, ona katılan değerler eleştirmenlerin ilgi alanı olmalıdır." - A. Meriç gibi, ya da "Bazı şehir yönetici ve sorumlularının vurdum duymazlığı hala devam etmektedir ve neticede insanlar kendi yöntemleriyle konut ihtiyaçlarını yasa ve teknik dışı yöntemlerle karşılayarak kötü şehirleşmeyi hızlandırmışlardır." - Necdet Aral gibi... Hadi bakiim, biraz Türkçe öğren, ondan sonra Türkçe satmaya çalış.
şu sıralar bu kitabı okuyorum gelibolu'yla ilgili... hem üslup bakımından hem de içerik bakımından oldukça güzel.
Püso-sayko-salako Kadir... Bunlarin hepsini sen kendin sectin evladim, musterih ol. Dur sana biraz da teknik ogreteyim, oraya buraya toslamaktan kurtulursun belki.
. Teknik disi denmez. Teknik olmayan denir. Veya ilk ornegindeki gibi '...teknigi disinda kalan' denebilir.
. Google'da 'teknik disi' icin sorc yapip N. Aral'in bu muhtesem cumlesini bulmusun: 'Bazı şehir yönetici ve sorumlularının vurdum duymazlığı hala devam etmektedir ve neticede insanlar kendi yöntemleriyle konut ihtiyaçlarını yasa ve teknik dışı yöntemlerle karşılayarak kötü şehirleşmeyi hızlandırmışlardır' Yoksa bu N. Aral akraban falan mi guzelim? Bak o da arka arka iki 'yontem' attirarak, sentaks ve anlam hatalarıyla titresen, muhtesem bi cumle kurmus senin gibi. Ama sen o kadar o kadar salaksin ki, bunu referans olarak yazmisin. Siracinin sahidi bozaci. N. Aral abine soyle, bi de 'vurdum duyar' diye bi sey var; o yuzden bu iki kelimeyi ayri yazmaya devam etsin.
. Hatirlayalim senin cumleni: 'Savaş uzmanı olduğunu varsaysak bile, arada senin anlama yeteneğinin tamamen dışında kaldığı görülen nice teknik dışı konu vardır ki, zaten savaşın insanlar için anlamını da sadece bunlar oluşturur.' N. Aral'in iki 'yontem'li cumlesi gibi, sende de iki 'disili' cumle kurma hastaligi var evladim. Yeri gelmisken belirteyim. Canakkale Savasi veya herhangi bir tarihi donemec soz konusu oldugunda, bizde bu saykonun pek begendigi gibi, sadece siir, nutuk, tuy, diken, efsane, agit, sehit, heykel ve buyuk adam muhabbeti yapilir. Gercek arastirma, bilgi, arazi calismasi ise kucumsenir. Bu kucumsenen isleri Batililar yapar; biz ise 'Atam, sen kalk ben yatam' hallerinde hayata devam ederiz. Ulan sayko, sen bu kafayla milletvekili falan da olursun oglum. Devam et.
. 'Anlama yetenegi kapasitesi' diye de bi sey olmaz kadircim. Yetenek ya vardir ya yoktur. Mesela senin salaklik kapasiten oldukça genis, ama yetenegin yok.
. Sen bunlari bosver de bize bi siir oku. Soyle 'teknik disi' bi seyler olsun, 'duyargalarimiz' harekete gecsin, titreyip kendimize donelim, ah ulan ah falan diyelim.
Ne kadar zor anlıyorsun... Anlamadığını çaktırmamak için ne kadar çok çabalıyorsun... Öğrenmek için tekrar, iyi bir yöntemdir. Cevabın burada. Hala anlayamadıysan çömezlerine sor, belki bir anlayan olmuştur.
''Çanakkale dediğin koca bi yalanmış'' gelin pazarlık edelim(AZICIK PARA VERİN) kan dökülmesin..savaşa hayır..Kasımpaşalı Tayyip
Sayın TİVİTİ, belgeselin metinlerini bu kadar detaylı aktarma zahmetine girdiğiniz için teşekkürler. Yazınızda 'Karaçim' olarak bahsi geçen yerin doğru adı KOCAÇİMENTEPE'dir ve belgeselde doğru olarak seslendirilmiştir.
Su konusuna gelince... Boğaz'da, Helles ve Kabatepe açıklarında batırılan müttefik gemilerinde boğulup, ölen İngiliz askerlerinin aksine Suvla'ya gelen su arıtma gemisi karadaki İngiliz askerlerine, içmeleri için tuzlu suyu buharlaştırıp tatlı suya çevirerek hayat vermiştir. Suyun denizde ölüm karada ise hayat kaynağı olmasına bu batıklara yaptığım dalışlar ve korkunç sıcaklarda arazide yaptığımız çekimler sırasında çok daha iyi tanık oldum ve böyle bir metin yazdım.
Ben bana Çanakkale Savaşı'nı ad olarak koyan dedem için bu konuda elle tutulur uluslararası bir çalışma yapmayı tercih etmiştim ve bunu başardığıma inanıyorum.
http://www.iit.edu/~agunsal/canakkale/depth/depth.html
http://www.ambrosevideo.com/displayitem.cfm?vid=1027
http://www.dvd.reviewer.co.uk/reviews/review.asp?Index=3190&User=1243
Umarım DUMLUPINAR belgeselimizin metinlerini de burada birgün görürüz...
http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/03/17/yasam/yasamprn7.html
http://www.milliyet.com/2003/03/01/yasam/yas03.html
http://www.ntvmsnbc.com/news/207058.asp?cp1=1
http://www.zaman.com.tr/2003/06/29/televizyon/h1.htm
http://www.zaman.com.tr/2003/03/01/televizyon/h1.htm
http://www.milliyet.com.tr/2003/05/22/yasam/yas01.html
http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2003/haziran/29/televizyon.html
http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~5@nvid~236520,00.asp
Ortaligi karistirmak istemem ama :)
Baby 700'un belgesel hakkinda "Bunun gibi daha neler neler..." lafini acip, daha dogrusu uzmanligini konusturup direk belgesel sahibini elestirmesini bekliyorum. Olur olmaz bilemem ama beklenti icerisine girdim bile.
onlar yüzümüze karşı konuşamazlar... bir elde cigar, bir elde konyak Çanakkale'de dolaşırlar, pis ağızlarıyla arkamızdan dedikodu yaparlar sadece... Derinlerdeki Tarih'in ardından Amerika'da History Channel'da yayınlanan belgeselimiz 'Battlefield Detectives' ve BBC için çekilen yeni belgeselimiz 'Gallipoli: The first D-day'i de yakında Türk televizyonlarında izleyeceksiniz...
Bol bol kendi reklamını yapan bu şahıs, galiba beni tanıyor. Ama bi kaç düzeltme yapmak isterim: Bi defa elimdeki sigar herhangi bir şey diildir. Ya cohiba'dır (akşamları) ya da grand cru davidoff 100'dür (diğer zamanlar). Ayrıca konyak pek sevmem; ya armagnac içerim (geceleri) veya malt viski (diğer zamanlar). Bu arkadaşın benim için kullandığı 'it' lafını da kabul ediyorum. Evet, itimdir ve ürürüm. Kendisinin de çanakkale mevzuunu kullanarak kervanını yürüten bi arkadaş olduğunu tahmin etmekteyim.
ıcığını cıcığını çıkarttığımız‚ Birinci Dünya Sava$ını tüm dünyaya kar$ı kazandığımız hissi veren muhabereyi bırakıp iki satırla geçi$tirdiğimiz İstanbul'un i$galine de belgesel çeksek diyorum. Her büyük $ehrin i$gali filmlere kitaplara söz konusu olurken bu gerdanına hasta olduğumuz $ehrin İngilizler tarafından i$gal edildiğini neredeyse unutacağız. Tarih kitaplarında bir cümle ile geçmesi uyanık (zeki) Türk halkımın nedense dikkatini çekmiyor. Çanakkale'de $ehit kanlarının bo$una aktığını telaffuz etmek o kadar çok gururumuza dokunuyor olmalı ki yapılan kepazelikleri unutup affetmek pahasına dilimizin ucuna getirmiyoruz. Patlatın bir belgeselde Kurtulu$ sava$ının kıvılcımına‚ $ekil almasına tanık olalım.
Yanlı$ anla$ılmak istemem. Belgeseli çeken arkada$a bir laf etmiyorum. Bu derece önem verdiği $ehitlerine anıt mezar yapma sıkıntısı çekmi$ bir neslin evladı olarak sadece yabancı kaynaklardan seyredebileceğimize inandığımız Gelibolu belgesellerine karşı biz Türklerin de belgesel yapabilecek kabiliyeti olduğu cevabını veren arkada$ı tebrik etmek boynumuzun borcudur.
Not: Ne derece ıcığını cıcığını çıkarttığımız ayrı bir tartı$ma konusu olur girmek istemiyorum. Ama çok popüler olduğu yadsınamaz.
Bu akşam, yukarda kendisine gallipolian diyen şahsın sözünü ettiği D-day belgeselini izledim. Dikkat edilecek olursa bu arkadaşımız 'BBC için çekilen yeni belgeselimiz: Gallipoli: The first D-day...' demekte. Ben de ilk okuduğumda 'ulan helal olsun, BBC'ye belgesel yapıyomuş' diye düşünmüş ve hafif kıskanmakla birlikte, gururlanmıştım. Ulan çüş be! Belgesel baştan sona, özbeöz bir BBC yapımı! Gallipolian olduğunu tahmin ettiğim arkadaşın belgeselle ilgisi ise, kendisinin bi kaç dakka gözükmesi ve suyun altında palet sallayarak 'işte batan bir gemiyi görüyoruz' diye yorumlarda bulunması. Belgeselin sonunda geçen isimlere de tek tek baktım; acaba kendisi prodüksiyonun herhangi bir aşamasında yer almış mı diye. Tabii ki yok. Belgeselde figüranlık yap; sonra kalkıp 'BBC için çekilen yeni belgeselimiz' de. Bu yollar, bu sular sana helal olsun gallipollyannam. Bu arada belgeselin BBC'ye yakışmayacak kadar yüzeysel ve basit bir tarihsel metafor (Normandiya- Çanakkale çıkarmaları) etrafında dönen, ucuza gazlanmış bir ürün olduğunu da belirteyim. Bırakın M. Kemal'den bahsetmeyi, 'türkler' ibaresi bile 3-5 defa geçiyor. Bu arada ilk çıkarma günü, bol bol ingiliz askerlerine makinalı tüfekle ateş eden türk askeri canlandırmaları kullanmışlar. Tabii ilk günkü muharebelerde türk tarafında tek bir makinalı bile bulunmadığını bilmez değiller. Ama belli ki BBC'nin virtüel danışmanı gallipolian kardeşimiz bile, 'önce sterlin sonra vatan' şiarını izleyerek duruma müdahil olmamış.
Bu yapımın final kredilerinde yararlanılan kaynaklar kısmında Çanakkale Savaşları üzerine hazırlayıp sunduğum ilk ve en kapsamlı sualtı belgeseli olan 'Derinlerdeki Tarih'e yer verilmiştir. <'Gallipoli:History in the Depths' a film by Savas Karakas> kredilerde yazılıdır...
BBC ve Granada Television'ın History Channel'da da yayınlanan belgesellerinde 'Field Producer - Contributer' olarak prodüksiyonda görev aldım. Arkadaşımız kıskanmaya devam edebilir!
2001 senesinde Avustralya SBS TV'de yayınlanan belgeselimiz 'Derinlerdeki Tarih' Avustralya'da SBS'in en çok izlenen ilk 50 programı arasına girmiştir. SBS'in Ratings and Reach sayfasını inceleyebilirsiniz. http://www.sbs.com.au/2002_annual_report/sbs_televison.pdf
Bu işler kolay olmuyor, Çanakkale'yi anlamak ve dünyaya anlatmak için 'palet sallamak' gerekli. http://www.tvresource.com/cgi-bin/powersports/browse_title.pl?kid=2705
Çanakkale Savaşları konusunda Savaş Karakaş'ın hazırlamış olduğu belgeseli izledim. Konuyu batıklardan yola çıkarak incelemiş ve başarılı bir sunum hazırlamış. Ancak savaşlarla ilgili araştırma yapılmaya çalışıldığında karşınıza hemen yabancı kaynaklar çıkıyor. Bizimlkilerin yazdıkları kitapların çoğu bilimsellikten uzak, anılar, destansı olaylar ve rivayetlerden ibaret. Konuyla ilgili Çanakkale Kültür ve Turizm Tanıtma Derneğinde çalışmalar yapan Nizamettin Bey'in Seddülbahir Kahramanları adlı kitabını tavsiye ederim. Konuyla ilgili epey bilgi sahibi olan Gökhan Ağıngil (gokhan.a@lycos.com) de size bu konuda detaylı bilgiler verecektir. Herkese teşekkür ederim.
bu bahsi geçen yöremizi ziyaret ettim geçenlerde. Hakikaten göz yaşartıcı gelişmeler yaşanmış. Yollar kaymak gibi bir asfalt dökülerek genişletilmiş. Yol inşaatında 25 metrelik anzak koyu kumsalını 4 metreye indiren geleneksel methodumuz kullanılmış. Ama faydasını hemen göstermiş; artık yatır ziyaretleri daha rahat yapılıyor. Başı açıklara, şortla gezenlere falan tahammül yok. Her anıtın önünde kuran okuyan yeni turistlerin yabancı mezarlıklara ilgi göstermemesinin sebebini de rehberleri açıkladı: "1919 yılında Almanya savaşı kaybettiği için Osmanlı yenik sayılınca bu cemil cümle ecnebiler gelerek yarım adanın güzel, havadar yerlerini keyfi olarak belirlemiş ve buralara mezarlıklar inşa etmişler". Ee boşuna kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmazmış dememişler.
Atlas dergisi savaş alanları rehberi diye bir ek çıkartmış onunla gezince güzel oluyor. Bir gün yetmiyor. Yarımada tarih olmadan gidip bir görün derim ben.
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.