Koşuyordum. Delicesine, arkama bakmadan, koşuyordum. Arkama baktığım an onunla yüzyüze gelebilirdim belkide ve yavaşlardım, o beni yakalayabilirdi. Bunun için koşuyordum, ciğerlerim patlayana, nefesin soğuyana dek koşuyordum, koşacaktım, başka çarem yoktu. Ben koşarken, ardımda kalan insanlar, koşmamın sebebini anlamıyordu. Belki çok acele bir işim vardı, ya da hemen yetişmem gereken bir yer. İnsanların aklına bu olağan sebeplerden başka ne gelebilirdi ki? Ama ben koşuyordum, koşacaktım ve birisinin bunun sebebini anlayabilme ihtimalini istememden başka hiçbir seçeneğim yoktu. Yoktu diyorum çünkü başkasının bunu anlaması mümkün değildi, ancak bunu kendime itiraf edemiyordum. Koşuyordum ve iki sokak ilerideki çocuk parkına girersem, belki de ondan kaçabileceğimi düşünüyordum. Koşuyordum, koşuyordum. Ve sonunda ilk sokağı geçmiştim. Arkamdan bana doğru yaklaşan ayak seslerinin gittikçe yaklaştığını hissediyordum. O kadar hızlı koşuyordum -ve aynı zamanda bir o kadar çaresizdim- ki, aklıma bir an, olimpiyatlarda bu işi spor olarak yapan insanlar geldi ve benim koşmamdan çok daha hızlı olarak silindi gitti hafızamdan. Çünkü ben spor yapmıyordum ve spordan nefret ederdim. Sadece koşuyordum ve kaçıyordum. Bağıramıyordum, sesimi çıkaramıyordum, çünkü içtiğim şey ses çıkarmamı engellemiş olmalıydı. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Neden kimse benim, arkamda bana doğru koşan insandan kaçtığımı anlamıyordu? Bunun için ne yapabilirdim bilmiyorum, ama tek yapmamam gereken şeyin durmadan koşmak olduğundan, adım gibi emindim. Koşuyordum, koşacaktım, ölene dek koşacaktım. Ölümümün onun elinden gelmesindense, koşarak yorgun ciğerlerimin patlamasından dolayı ölmeyi tercih ederdim. Sonunda parka ulaşacağım sokağı görmüştüm. Sokağı dönerken, yaşlı, başında fötr şapkası olan bir adama çarptım ama ona yardım edemezdim, keşke arkamdaki beni unutsaydı da ama ona yardım etseydi. Bana o kadar yaklaşmıştı ki, yaşlı adama çarparak, adamın elinden düşürdüğüm torbaların üzerinden geçerken çıkardığı tek ayak sesini çok daha rahat duyabilmiştim. Demek ki ona yardım etmemişti. O da bağırmıyordu, o da sadece koşuyordu, beni yakalamaya çalışıyordu. Parka ulaştım, çocuklar da koşuyordu, birbirini yakalamaya çalışıyorlardı. Yakalamaç oynamanın zamanı mıydı? Saklambaç oynasalardı ya, ortalık bomboş olsaydı da ben daha hızlı koşabilseydim keşke. Ya da ben de saklambaç oynayabilseydim, şu an öyle bir yere saklanırdım ki, o zaman o da beni bulamazdı, ben de onu bulamazdım. Ama onlar da koşuyordu, ben de koşuyordum, arkamdaki de koşuyordu. Onlar da bağırmıyordu, ben de bağırmıyordum, arkamdaki de bağırmıyordu. Onlar gülüyordu, ben koşarken dişlerimi sıktığım için yüzüm gerilmişti, ama kesinlikle gülmüyordum, arkamdaki de koşarken dişlerini sıkıyor olmalıydı, onun için yüzü gerilmişti ve o hiçbir zaman gülmeyecekti. Parkın zemini kumdu, ayak sesleri kaynıyordu ortalık: Pat, pat, pat, pat, pat. Gittikçe sıklaşan, gittikçe yaklaşan, gittikçe korkutan... Ve ben koşuyordum, koşacaktım, koşmalıydım. Arkamdakinden kaçabilmek için başka hiçbir seçeneğim kalmamıştı. Onun üstün bir gücü yoktu, onun benden aşağı kalır bir yanı olmamalıydı, onun benim için özel bir yeri olmalıydı, ve keşke onun da benim gibi, yapabileceği tek şey koşmak olmasaydı. O koşuyordu, koşmalıydı ve lanet olsun ki koşacaktı.
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.