bu devirde babana bilem güvenme demişler, mahkemeye niye güveneyim yaw? zati 367 komedisinden beri güvenmiyorum.
Dogu Perincek bu ulkenin en buyuk ulusalcisi ve Ataturkcusudur. Mustafa Kemal`in mavi gozlerindeki isik Perincekte dalgalanir.
Efendiler, Sezer ve Moğultay'ın etkileri silinmeden hiç bir adalet kurumuna güvenilemez...
Anayasa mahkemesi de güme gider mi???:
Başörtüsüne özgürlük getiren anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi'nde…Oradan türban lehinde bir karar çıkarsa…
“Yargıtay Cumhuriyeti Başsavcısı”nın bu defa Anayasa Mahkemesi hakkında kapatma davası açması gerekecek!?
O vakit, Anayasa Mahkemesi de tutar, çat kendisini kapatır, değil mi?!
[T.Korkmaz alıntı]
Kendinizi bu kadar rezil etmeye değdi mi şimdi ey statüko???
[Gugukçu Abdurrahamana lafım yok, o ona emredileni yaptı.]
Bu arada laik bir devlet olan T.C'nin, laik bir kurumu olan C.Başsavcılığının, laik bir başsavcısı olan bir laikin isminin ABDURRAHMAN yani Rahman'ın (Allah'ın) kulu olması LAİKLİĞİN bir tarafını şey etmiyor mu???? Bu adam dinle devlet işini ayırabilir mi, soruyorum ey laikçilerim? Pek muhterem laikçilerden istirhamım, malum ben dogmatikim ya hele bir açıklayıverin o namütenahi aydınlığınızla...
Bu arada adı geçen başsavcıdan, hazır eli alışmışken, acilen orduya da kapatma davası istiyoruz. Sayın, pek muhterem savcı hazretleri demişler ki "Hamdolsun" lafı laikliğe ayıkırıdır iddianamelerinde. Her yemekte "Tanrımıza hamdolsun, milletimiz var olsun" diye "toplu olarak zikir" yapılan ordunun da kapatılması icap etmez mi? Müşkülatlarımla rahatsız etmiş isem özür dilerim..
Anti Kadin Partisi savcinin yetkisini elinden alacak yasalar yumurtlayorlarmis.
Futbol oynarken hakem kararini begenmeyip sahadan uzaklastirmak gibi bir sey olsa gerek.
Bu ülkede hukuk diye diye hukuk ve demokrasi katledildi!
Denir ki, hukuk karşısında boynumuz kıldan incedir! Öyle mi?
Hayır, benim değildir.
Çünkü, bu ülkede hukuk diye diye hukuk ve demokrasi de, özgürlük ve insan hakları da sürekli katledildi.
Siyasete alet edildi hukuk.
Darbelere alet edildi hukuk.
Unuttunuz mu 27 Mayıs’ı?
Askerle yargı ve üniversite birlikteliğinden doğan idamları unuttunuz mu? Hapisleri, acıları ve de parti kapatmalarıyla siyaset yasaklarını unuttunuz mu?
Türkiye ne kazandı bunlardan?
Barış mı geldi Türkiye’ye?
Hayır.
Tersine cepheleşti Türkiye.
Uzlaşma mı geldi Türkiye’ye?
Hayır.
Tersine kutuplaştı Türkiye.
12 Mart’a böyle geldik.
Askerle yargı yine birleşti. Fetvalar alındı üniversitelerden. Sonra yine idamlar, hapisler, işkenceler, parti kapatmaları...
Ne oldu, barış mı geldi?
Hayır.
Türkiye istikrarsızlık içinde çalkalanmaya devam etti. Şiddet, terör ve anarşi sarmalında Türkiye’nin yapısal sorunları çözülmedi, biriktikçe birikti.
12 Eylül’de bir darbe daha.
Askerle yargı ve üniversite bir kez daha birleşti. Meclisle partilerin kapısına kilit vuruldu. İdamlar, hapisler, işkenceler, siyaset yasakları...
Ne oldu, ne değişti?
Bölünmüş siyaset sahnesinde, güçsüz koalisyon hükümetlerinin yönetiminde Türkiye sorunlarını mı çözdü, yoksa gitgide biriken temel sorunlarının kıskacında kıvranmaya devam mı etti?
Ekonomik büyümeye geçit vermeyen yapısal değişiklikler mi yapıldı.?
Demokrasi ve hukuk devletinin, hukukun üstünlüğü ilkesinin gerektirdiği reformlar mı gerçekleştirildi?
Yoksa, insan hakları ve özgürlüklerin ışığında Kürt sorunu rayına mı oturdu?
Hayır.
Özellikle 12 Eylül askeri yönetiminin akıl almaz baskı ve zulmü, PKK ile birlikte “29. Kürt isyanı“nın dağlarda patlamasına, terör ve şiddetin bu ülkeyi 1990’larda tutsak almasına, yapısal sorunların müzminleşmesine, kalkınma yarışı için seferber edilmesi gereken kaynakların askeri amaçlar için harcanmasına yol açtı.
Peki, 28 Şubat mı çare oldu?
367 mi çare oldu?
27 Nisan Muhtırası mı çare oldu?
Hayır, hiçbiri çare olmadı.
Temel sorunlarını çözemeyen Türkiye, kalkınma yarışında geri kaldı. İnsanının aş ve iş sorununu çözemedi, yaşam kalitesini yükseltemedi. Sağlıkta, eğitimde, bilimde nal toplamaya devam etti.
Hâlâ anlamıyor musunuz?
Kemalist reçeteler çare değil!
Çare olamaz da.
Zira devrini tamamladı.
Askeri darbelerle, hukuki darbelerle bugün artık kerameti kendinden menkul hale gelmiş reçetelerinizin geçerlik süresini uzatamazsınız!
Bugün artık demokrasi zamanı.
Hukuk devleti zamanı.
Özgürlükler düzeniyle, insan hakları düzeniyle sizin ‘reçeteler’iniz artık bağdaşmıyor.
Çağ dışı kaldınız!
Peki şimdi tankınızla, topunuzla, fetvalarınızla dikta mı kuracaksınız?
O da çare etmez.
Ankara’da, kapalı kapılar arkasında kotarmaya çalıştığınız ‘organize işler’ ile bu ülkeye hükmedemezsiniz.
İpler sizin değil, milletin elinde olacaktır. Demokraside oyunun temel kuralı budur. Türkiye bu rayda, demokrasi oyunu içinde kendini bulacak, yumuşayacak, uzlaşmayı, farklılıklara tahammülü öğrenecek, diyalog yollarında birbirine kulak vererek yürüyebilecektir.
Başka çare yok.
Sopa, çıkar yol değildir.
Eğer siz, tankınızla, topunuzla ya da fetvalarınızla ‘dikta’lara kalkışırsasız, Türkiye’yi daha beter delirtirsiniz. İşte asıl o zaman bölersiniz bu ülkeyi.
Türk-Kürt diye bölersiniz.
Laikçi-dinci diye bölersiniz.
Alevi-Sünni diye bölersiniz.
Hatta asker-sivil diye bölersiniz.
Farkında değil misiniz, askeri ya da hukuki darbelerle bu ülkeyi büyük bir kaosun içine itersiniz
Buna hakkınız yok.
Biliyorum, sonunda yine başladığımız yere, ilk kareye döner, gerçek demokrasi ve hukuk devletini inşa etmeye başlarız. Ama bu arada zaman kaybeder, kan kaybeder Türkiye...
Yazık değil mi bu ülkeye?
Bunca darbe ne getirdi ki bu ülkeye, bundan sonra getirecek?..
Askeri ve hukuki darbeler çare değil yazısının ikincisi yarına...
[Hasan Cemal]
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.