bindiğim otobüsün trafik kazasını geçirmesini istiyordum. geri kalan kırk küsür yolcunun ne suçu vardı bilmiyorum ama benimle beraber onlarda gitmeliydi. organlarımdan sorumlu değildim. midemi iki gündür doldurmuyordum. o da zili çalmıyordu zaten. arkadaşımla vedalaştım. otobüse bindim. yanımda bücür bir adam oturuyordu. Hafif babacan bir göbeği ve toparlak suratıyla Reşat çalışlar’a benziyordu. (eheh) küçük yastığını kıçının altına koymuş elindeki mini player’i parmaklayıp duruyordu. hiç bir kanal veya parça onu memnun etmiyordu.
Yanıma bir sürü mecmua almıştım. Göz göze gelip birbirimize gülümsedikten sonra onlara döndüm. Bir süre sonra onlardan da sıkıldım. Yol beni sıkar. Uyuyamam, okuyamam. Yanımdakiyle muhabbet etmekten pek hazzetmem. E haliyle dışarıyı izlemeye başladım, arada bir yanımdakine dönüp mp3 playerinin ekranına bakmaya çalışıyordum. Belki tanıdık biriyle karşılaşırım diye. Birkaç kaçamak bakıştan sonra aradığımı buldum;
Lou reed söylüyordu; i’ll be your mirror
Baktığımı gördü, gülümsedi; dinlemek isteyip istemedigimi sordu. ‘’ eheh’’ dedim. ‘’yol için iyidir aslında parça belki bir nebze şu aptal melankoliyi dağıtır’’ (hahahy bunları söylerken bir yandan da küt saçlı, toparlak suratlı bu gülümseyen adamın gay olup olmadığını düşünüyordum )
Yola bir süre kulaklıkları paylaşarak devam ettik. Dışarıdan bakıldığında tam manasıyla birer angut gibi göründüğümüzü şimdi daha iyi anlıyorum.
Şarkı bitti, kulaklığını çıkardı, ben kulaklığımı çıkardım, bana döndü;
‘’söylesene, yolculuklarda genelde ne düşünürsün?’’
12 saatlik bir yolcuğu bacaklarımın sığmadığı dar bir koltukta geçirmenin yanında bir de bu klişe muhabbeti çekemezdim
- hiç..
- ben de..
yüzünü öbür tarafa çevirdi, birbirine girmiş kulaklıklarını çözmeye çalıştı. Küsmüş bir çocuk gibi göründü bir an. Ya da hep öyle görünüyordu aslında yüzü. Pişman oldum.
- Biliyor musun, şu sıralar hayat çok üstüme geliyor
nasıl ağzımdan çıktı bilmiyorum. Kimseye söylemedim daha önce, söylemeyeceğime dair de iki dakika öncesine kadar her türlü bahse girebilirdim. "ama yardım et be baba" alt metniyle söyleyiverdim işte.babama söylemek isterdim bir de. eminim siklemezdi. bir de bukowski’ye belki. o hiç siklemezdi. zaten ölüydü. onlara söylemek istememin nedeni belki de bu pek kutsal siklememe yetenekleriydi.
Toparlak suratlı yol arkadaşım mimikten yoksun bir yüzle baktı.sonra birden gülmeye başladı. Önce utandım, yerin dibine girmiştim. dişinde yeşil bir şey var travması gibi bir şeydi. derken Ben de gülmeye başladım. ben gülüyordum,o gülüyordu. Gülerken gözlerimiz kayboluyordu. Camdaki silüet öyle diyordu. Çılgın bir andı.
Bana adını, yaşını, antalya’da ne aradığını söyledi. Bir romancı olduğunu 5. Çocuk doğurduğunu ekledi.
- İsim ne demiştin abi?
- Hakan günday
- Hmm.. eeö.. eheh
- Pek popüler olduğum söylenemez. Umrumda da değil açıkçası. Rahat otobüs yolculukları yapabiliyorum bu sayede : ) ‘’
- Eheh tabi yani. Zaten edebiyatın popüler kültüre yakınsamasıylabikbikbibik...
- Eheh
Eheh ya! Adam yazar ve bırak kitaplarını okumayı adamdan haberim bile yok. Utanç verici. Lanet.! Ama imrendiren bir tevazu ve mükellef bir muhabbetle durumu kotardık. O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Anlattıkça yol kısaldı. Anlattıkça boş bir yazar olmadığını anladım. Afyon kolaylı’da bana sucuk ekmek ısmarladı sağolsun. Sucuk ekmek yedirenleri bol olsun. (heheh)
Yaklaşık dört saat boyunca konuştuk. otobüs kaza geçirmedi maalesef. eğer gerçekten bir kaza gerçekleşseydi otobüsten sadece iki kişi sağ çıkabilirdi o gece.
bir yazarla bir zargana...
Geçelim tam çözüme
Hakan günday rodos’da doğdu. İlköğretimini brüksel’de tamamladı. Yurda döndü. Fransız mütercim tercümanlık okudu. Brüksele geri döndü. Siyasal bilimler okudu. Ankara üniversitesinde devam etti. fazla gezdi, fazla gördü sonra geldi antalya’ya yerleşti. Şu an istanbul’da ikamet ediyor blablabla..
Hakan günday’ın beş romanı var. İlk romanı kinyas ve kayra’yı 2000 yılında yayımladı.
Zamanınız varsa bu beş roman sadece bir haftanızı alıyor. Hatta elinizde de değil bu süre zarfı. Dili gayet akıcı, kurgusu kışkırtıcı. Çoğu yazarda olmayan kurgu/dil korelasyonunu gayet yükseklerde tutmayı başarabilmiş. Takdir ettiriyor, Okutturuyor.
Ancak ne kadar marjinal hikayeleri olsa da çokça söylendiği gibi underground mecraya akamıyor. Cannabis kullanan ademoğlu ne kadar junkie ise hakan günday da o kadar underground kalıyor, ghetto’ya hitap etmiyor. bir nevi apartman undergroundı diyebiliriz. Ha bu kötü mü derseniz, kesinlikle değil. Bir yol ayrımı sadece. Hatta kendi adıma hoşuma bile gittiğini söyleyebilirim. Burroughs, ginsberg veya türevi beat generation eseri okuduğunuz vakit bir süre sonra sikiş sokuş ve junkie muhabbetleri size ‘’buneaminakoyim’’ dedirtebiliyor. Bunda o yok mesela. Gayet sakin gayet kontrollü. Daha bir Ilımlı underground edebiyatı.. Karakterlerinin bir çoğu kaybetmiş ve/veya kazanma umudu olmayan insanlar. Daha çok loser edebiyatı diyebiliriz bu açıdan. Ya da diyemeyiz (bilemedim ki bey) onu da yüksek sanat sevicilerine bırakıyorum.
Bu güzel insanın güzel kitaplarına Rehber niteliğinde kısa kısa değinicem sizlere. Amme hizmetidir neticede. Bir de sucuk ekmek borcumuz var tabi (kehkeh)
Kinyas ve kayra
bir serselik destanı, hakan günday’ın en kral kitabı. gerisini okumayın çünki aynı lezzeti alamayacaksınız derim ben. Ama tabi biliyorum ki bir kez bu serserilerin arasına karıştığınız zaman durmayacaksınız. Aslında bu bir tuzak. Yazar sizi oraya çekiyor. Güçlü olduğu yere, kendi sahasına.. en iyi bildiği işi yapıyor, yazıyor.
Bu kitabı özel yapan bir başka şeyse, hakan günday’ın kitabı lise 2’de yazmaya başlaması. Sürekli gelişen bir dil var yani karşınızda. Bunu sayfa atladıkça, bölüm geçtikçe daha çok hissediyosunuz.
Kitabın dili harika. Devrik cümlelerle başımızı döndürüyor. ama orijinal gelişen kurgusu yer yer patlak veriyor, tabi siz çileden çıkmadan toparlıyor durumu. Mucırda ilerliyor adeta.
Bunun dışında kitap size iki karakterden birini seçme şansı sunuyor. Daha doğrusu siz atlıyosunuz karakterlere. Öylesine çekici, böylesine karizmatik karakterleri var ki, pat çekiyor biri sizi içine venom gibi. Sen benimsin diyor ya da ben seninim. ‘’ben kayrayım olm ‘’, ‘’ eheh kinyasım ben de’’ diye geziyosunuz ortalıkta.
Endikasyonlarından bir diğeri ise kitabın ‘’hadi olm yap bi çılgınlık, git banka soy, birini öldür, diğerini kaçır, kendini de kaçır’’ telkini. Bu noktada her türlü telkine açık hassas bir döneminizde okumamanız gerekiyor bu kitabı. yani gidip fidye için adam kaçırıp sonra da tecavüz edecek değilsiniz ama olsun neme lazım. Dikkatli olmak gerek.
Öte yandan kitaba yönelik bir başka eleştiri ise kitaptaki Afrika izlenimlerinin celine’in gecenin sonuna yolculuk romanından arak olduğu. Bunu ilk başta kendi bakış açımızla değerlendirirsek ‘’yahu adam çalsa hepsini çalar, olmadı başka eserlerden apartır, ortaya potpori yapar’’ kitapta da zaten romana selam çakılmış durumda.
Geçiyoruz ve hakan günday’in bu konudaki açıklamasına bakıyoruz.
‘’belli kısımların romandan esinlenildiği doğru, hatta bazı yerlerde ipin ucunu biraz kaçırdım. İstedim ki celine’in hayattaki varislerinden biri beni bulur, bana dava açar. Bu şekilde ben de onu bulmuş olurum’’
Kraşşşşşşşşşş. Hakan ağabey gayet retorik gayet kışkırtıcı bir bakış açısı sunmuş bize. Şapka çıkarıyoruz.
Ve diyoruz ki
Kinyas ve kayra bir
‘’Aids, kan, göz yaşı, bira, süt, dövme, abdjian, Liberyalılar, okyanus, siyah zeytinli ve pepperonili pizza, david bowie’’
Destanıdır.
Zargana
Geçiyoruz zarganaya, berline, the cure ve lou reed’e
gri gözlü bir adamın hikayesi bu. Ben ona tanrı dedim. Küçükken kafamda flu bir tanrı şekli vardı. Aksakallı kocaman bir dev. Yeşil bir derisi vardı. Suratı yoda’ya benziyordu. Bayadır zihnimde tuttum bunu. Sonra bıraktım. Gözleri gri oldu boyu 2 metre. Bu açıdan bu kitap benim için fazlasıyla önemlidir.
Bir de orda ismet diye bir karakter var. Tek bir sayfa görünüyor. Gözden kaçırabilirsiniz o yüzden. Dikkat edin derim ben. Tek bir tiradı var adamımızın. Ama kalplere giriyor. Gönülleri fethediyor. Tek bir tiradıyla en süper kahramanım oluyor bi anda. Mütiş
Onun dışında kinyas ve kayra’ya göre daha az tasvir, daha zayıf bir dil. Eşleniği bir kurgu ve Daha süper bir son bizi bekliyor. Tadına bakmak lazım. Zargana’yı, betty’i , ismet’i, koma’yı tanımak lazım.
Piç
Piç benim favori kitabım.
4 tane karakter var. Hepsinin 600’er sayfalık birer romanı olabilirdi. O yüzden 225 sayfa çok kısa. Ki tek eleştirim de budur zaten.
Her şeyden bir quote kitabı bu. Her paragrafta dann! Diye durduruyor sizi. Sersemletiyor. Benden bohem, siki taşağına denk adamlar varmış lan diyosun sıklıkla. Mutlu oluyosun haliyle. Tabi böylesine bir yaşam da kıyısından köşesinden sempatik gelmiyor değil. (oha)
Piç’in sonu çarpıyor sizi fena halde. O kadarı da yeter size zaten. İyi seyirler.
malafa
''dünya bir tezgahtır. tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır.’’ Diyor hakan günday. Ve antalyanın en büyük kuyumcularından birinin kapılarını aralıyor bizlere. Tezgahın arkasını gösteriyor. Kahramanı kötü değil sanki bu sefer. Ya da diğerlerini görünce öyle düşünüyosunuz.
Kitabın ilginç konusunun ötesinde pek bir şey vermiyor yazar bize. (kusura bakma hakan agabey)
Aslında yarattığı yeni dil takdire şayan ancak onu da kendisinin yaratmadığını görüyoruz. (kaynak: malafa/baybars/ek$i sözlük)
Gene de konusu için okunmaya değer derim (uykum geldi be)
Bir de son romanı azil var ancak onu daha edinip okuyamadım. Okuyunca onu da storming edicez kısmetse
Eveeet buraya kadar okuma sabrı gösteren arkadaşlara teşekkür edip. Top listelerimizi açıklıyoruz. (şakşakşak)
(İmho diyeyim de arıza çıkmasın)
Best of hakan günday
1)
2)
3)kinyas ve kayra
4)piç
5)
6)zargana
7)
8)
9)malafa
10)
(yani diyorum ki buraları da bi zahmet[mümkünse tepeleri] doldururverseniz akanbey)
En süpersel hakan günday karakterleri
1)ismet
2)kinyas
3)zargana
4)betty
5)kayra
6)cenk
7)hakan
8)Barbaros
9)gerard
10)fuscha
Ekleme yapmak veya düzeltmek istediğiniz yerleri çekinmeden şeyedebilirsiniz. Teşekkürler derim
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.