Zamanın kuytuluğunda sessiz durup, nehir gibi akan hayatı seyrede duruyordu yıldızların altında… Beklenmeyeni beklemeyi öğretmişti hayat ona…
Akıp gidiyordu yıldızlar gökyüzünde. Bir dağın yamacında kurulmuş, ovaya hakim bir içki kulübesinde oturmuş yudumlarken rakısını, tüm kötü düşüncelerden arınmış, sade içiyordu. Mezesi yoktu yanında, kardeş etmişti sigarasını rakıya. Aldığı her yudum kayarken boğazından kendine geliyordu. Ne zamandan beri buradaydı, nasıl başlamıştı içmeye, ne kadar içmişti, hiçbir bilgisi yoktu. Dünya kurulalı beri sanki bu içki kulübesinde elinde rakı bardağı ile doğup büyümüş ve şimdi içtikçe yeni yeni kendine geliyordu.
Ansızın garsona boş bardağı kaldırıp gösterdi. Garson bir şey demeden hemen dolu bir bardakla geliverdi. Kimseyle konuşmazdı. Çalışanlar onun arada sırada sessiz bir şekilde içeri girip ayı batırıp güneşi doğurana kadar içtiğinden ve bu esnada ağzından tek kelime bile çıkmadığından ona bulaşmaya korkarlardı. Onu göz uçlarıyla takip eder, ne istediğini anlamaya çalışırlardı. Oysa o bunca konuşulmuşluğun kar etmediğini dünyada bazen en önemli olayların konuşulmadan yaşandığının farkındaydı. Bu yüzden ansız gelişlerle suskunluğunu korur kendi özünü gökyüzünde seyreder, kadeh kaldırırdı. Buraya gelip tek kelime bile etmeden tüm isteklerinin gerçekleşmesi onu mutlu ediyordu. Zaten neydi ki isteği bardağın boşalmaması… İçinde hiçbir şey konuşulmadan her şeyin doğru anlaşıldığı bir dünya olabilir miydi diye düşünüyordu kimileyin…
Gözlerin dilinden anlayan kaç kişi kalmıştı evrende diye mırıldandı, sigaranın dumanını rüzgara bırakırken. Olmalıydı, umutların söndüğü dünyada yaşamak istemiyordu. Olmalıydı, bakışın anlamını, ruhun dilini çözecek insanlar daha yeryüzünden tamamen yitmiş olamazdı. Bu umutla rakıya sarılıyor ve kendisini en iyi içtiği zaman samimi bir şekilde ifade edebildiği için de mutlu oluyordu.
Sigarayı içine yaşamı çeker gibi çekti. Sanki bıraksa dumanı, hayat avuçlarından su misali kayıp gidecek gibiydi. Rakısından bir yudum daha aldı.
Aklındaydı hep. Bakışlarıyla anlattığını anlıyor muydu diye düşünmeden edemiyordu. Öyle içinden çıkılmaz bir hal aldığı vakit düşünceleri kendini bu kulübeye atıyor, sabahı edene dek içiyordu. Kaç defa sarılıp telefona ona avazı çıktığı kadar haykırmayı ve eğer hiçbir şey anlamamışsa lanetler okuyup kapatmayı düşledi. Ama öyle yapamayacağını biliyordu. Kendini gözleriyle ifade edemiyorsa diliyle asla edemeyeceğini de biliyordu. Olmayanı var edemezdi. O sadece olanı su üstüne çıkarmayı bilirdi. Biliyordu ki herkesin içinde muhakkak parlatılacak bir cevher var, sorun cevheri bulmada.
Ay, zaman gibi kayıyordu başının üstünden. Ay yüzlü sevdiği geldi aklına, usulca kaldırdı kadehini havaya. İçine çekti sigarasını.
Onu ilk nerde gördüğünü, nasıl sevdiğini hiç düşünmedi. Tek bildiği gözlerine baktığında etraftaki hiçbir şeyi algılamadığı ve kendini onun gözlerinden alamadığıydı. Hiçbir vakit de baktığında neyi ifade etmesi gerektiğini de düşünmedi. Sadece bakıyordu. Mavi denizlerde eflatun renkli yelkenlerle sonsuzluğa açıldığını hissediyordu. Adı sanı duyulmayan adalara yunuslar eşliğinde uğruyor kimsenin bilmediği renklerle bezenmiş çiçekli adalarda beyaz bir atın sırtında delice esen rüzgara karşı bağrını açıp uçarcasına yol alıyordu. Hep beline sarılmış kolları hissediyor, asla da dönüp gerçekten arkamda oturan o mu diye de bakmıyordu. İstediği, içinden geçirdiği ondan başkası değildi. Arkasında oturanın o olduğunu biliyordu.
Geceye yaktığı kaçıncı sigaraydı, yıldızlar eşliğinde ne kadar içmişti bilmiyordu. Boşaldıkça kadehler doluyor, bir türlü dur durak bilmiyordu. Garsonlar boşu doluyla değiştirdikçe içiyor, içtikçe kendini yıldızlara daha yakın hissediyordu.
Eflatun yelkenler güneşin altında parlıyor, su göz alabildiğine mavileşiyordu. Dümenin başında oturmuş başının üstünde uçuşan martıları seyrediyordu. Birden bir ezginin diline dolandığını ve kendini ona kaptırdığını gördü. Ansızın sustu ama ezginin durmadığını, ipeksi bir sesin ezgiyi devam ettirdiğini duyumsayınca irkildi. Yalnız çıktığı yolculukta aslında hiç de yalnız olmadığını, kendi sussa bile içindeki sesin susmadığını, ezgilerin hiç bitmeyeceğini anladı. Beyaz martılara takıldı gözü. Yelkenlerin üstünde süzülen, güneşe karışan martılara bir daha baktı. Sanki martıların sesinden yalnızlığın yırtıldığını, bulut gibi dağıldığını anlar gibi oldu. Yine de dönüp bakamadı.
Gece ovaya sessizlik gibi çökmüştü. Yıldızlar susmuş, rüzgar dinmişti. Boşalan kadehi genç bir delikanlının elinde tekrar doluyordu. Ortalık, ağzına koymuş olduğu sigaranın başka bir garson tarafında geceyi yırtan çakmak sesiyle aydınlandı. Birden irkildi. Saati sordu. Daha erkendi.
Martılar havada uçuşan kelebekler gibiydi. Dümen ellerinin arasında duruyor ama yelkenli bildiği yöne gitmekte ısrarlıydı. Ne yöne kırsa nafile. Ayrılıp başından dümenin iskele tarafına geçti. Deniz o kadar maviydi ki diğer renkler sönük kalırdı. Suda yansıyanın ne olduğunu görmek için eğildi. Yansıyana elini uzatıp dokunmaya korktu. Büyünün bozulmasından, resmin kaybolmasından çekindi. İyice eğilip seyretmeye koyuldu. Dikkatli bakınca kendini, gözlerini kırpınca sevdiğini görüyordu. Şaşkınlığını üzerinden atamıyor oradan da ayrılamıyordu. Tepesinde duranın gölgesinin suya vurabileceğini düşünerek birden arkasını dönüverdi. İyice bakındıktan sonra kimsenin olmadığını anladı. Zaten yalnız çıkmamışmıydı bu yolculuğa. Dönüp bakmasını, etrafını aranmasını gülerek karşıladı. Teknede tek başınaydı ama…
Genzini yırtarak midesine inen ve acılandıran rakının ılımış olduğunu anlayarak elini kaldırdı. Gelen garson sofrada hiçbir eksiğin olmadığını görünce durdu. Ne istiyor olabileceğini tahmin edemedi, ayakta emir bekleyen asker gibi göğsünü kabartarak bekledi. Gelen garsonun gözlerinin rengini seçmeye çalışır gibi kendi gözlerini kıstı. Sonra ona baba bir komutan gibi “rakı ne olmazsa içilmez” diye sordu. Garsonun bu soruyu hemen algılayacağını ve isteğini yerine getireceğini sandı. Garsonsa, saatlerce içmekte olan bu adamın rakısının yanında ne isteyebileceğini kendi istekleri ile karşılaştırıp durdu. Ama diline hiçbir kelime gelip oturmuyordu. Biraz tecrübenin verdiği olgunlukla aslında bu sorunun kendisine cevaplanmak üzere sorulmadığını düşünüp sustu. “Ne biliyor musun” diye yeniledi sorusunu. Garson suskunluğunu korudu. Çünkü biliyordu ki ne dese olmayacaktı. “Neyse sen sadece biraz buz getir yeter” dedi. Arkasını dönüp hızlı adımlarla giden garsonu seyrederken içinden “sen de bir gün böyle çok içersen rakının ne olmadan içilmeyeceğini anlarsın” dedi.
Yıldızlar birer mum edasında tavana asılı dururken, yelken dibinde oturmuş rotasını hatırlamaya nereye gittiğini çıkarmaya çalışıyordu. Neden bu yolculuğa çıkmış, amacı neydi öğrenmek ister gibi yıldızlara bakıyor onlardan medet bekliyordu. Karınca olsaydım şimdi nerde olduğumu anlardım diye içinden geçirdi. Sonra dayanamadı ekledi, sorun nerde olduğum değil ki, sorun nereye gittiğim. Çıktığım yolculuk nerde bitecek… Çıkarken yola arkadaşlarıyla vedalaşmasını anımsadı. Denizlerin gizemini bilen yakın bir arkadaşının sözlerini de hatırladı. Demişti ki ona “deniz öyle bir şeydir ki, seni senden alır sana teslim eder. Nereye gittiğini, niçin yola çıktığını unutturur, kaybolursun. Ama kaybolmuşluktan kurtulman için de seni sana götürür. Kendini bulmadan nereye gittiğini bulamazsın.” İrkildi, anlamıştı ki kendini bulmadan nerde olduğunu ve nereye gittiğini asla bilemeyecekti.
Bardağına usulca konan buz barçacıklarının rakıyla dansını ve yaydıkları o mavimsi rengi seyretti. Mavi…
Usulca gemiler kalkar yüreğinden, hayallerini suya bırakarak. Suya özü gibi karışan yaralı yüreğinin kanı değil, sönük hayallerinin gözyaşları. Beklentileri bırakıp limana, acılarla beraber yeni limanlara, kimsenin keşfetmediği okyanuslar ötesi yerini bulmaya gidiyordu. Ardında bıraktığı, yaşamaktan korkmadığı ve her nefes alışında acılandığı, umutlarımdan başkası değildi.
Bardağındaki mavi gözlerini kamaştırmıştı. Duman gibi suda süzülen mavimtrak renk
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.