Doğmak, yaşamak ve ölmek, işte görüp görebileceğimiz her şey bundan ibaret.
Hayatın içine karışmış olmak ve derinlere doğru yüzmek neden bu kadar şaşkınlık ve heyecan verici? Buna çok şaşırıyoruz. Aslında içimizde bir yerlerde devamlı kendimizle çelişmenin yanlış olup olmayacağı çelişkisi içindeyiz. Yaşamımızın kaynağı hep bu oluyor. Birilerine bir şeyleri ispatlamaya çalışırken ve bunu inkâr ederken de aynı karmaşanın içindeyiz. İnsan olarak yaptığımız en büyük hata çıplak bedenlerimizden başlayarak her şeyi örtmeye dair minik isteklerimizden kaynaklanıyor. Saklamayı seviyoruz… İçeride bir yerlerde sürekli kendimizle savaşmanın yanlış olup olmadığıyla ilgili bir savaş halindeyiz. Bu bizi canlandırıyor. Geceleri gökyüzüne baktığımızda bu yüzden gördüğümüz şey sonsuzluk değil. Birkaç bulut ve anlamsız parlayan yıldızlar, martılar belki helikopterler, savaş uçakları, roketler, dolunay. Aya yolculuk yapmanın verdiği heyecan ve merak dünya sınırları içinde.
Doğmak, yaşamak ve ölmek, bize göre gerisi hikâye…
Yağmurun gözüyle dünyaya çakılmaya bile alışık değiliz henüz. Düşüncelerimiz sözcüklerden oluşan kıyafetlerini hiç çıkartmadı. Soyunmayı sevmeyen düşüncelerden oluşan ruhlarımız var. Sevgilimizin gözlerine baktığımızda bu yüzden gördüğümüz şey sonsuzluk değil.
Tutkulu sevişmelerin dönüştüğü küller, havada toz halinde dağılıyorlar. Ateş, bütün gece kıvrak dansıyla büyülüyor kendini. Ölüler ölü olduklarını bilmiyorlar ve suskunluk hâkim oluyor gerektiğinde tüm gökyüzüne.
Doğmak, yaşamak ve ölmek, işte bütün mesele…
Göz ardı ettiğimiz sonsuzluğa bir kereliğine karışmış olmak neden bu kadar korku verici? Bundan çok korkuyoruz. Aslında içimizde bir yerlerde ölmeyecek olmanın verdiği korku tarafından uyuşturuluyoruz. Ölümümüzün kaynağı hep bu oluyor. Bir yargının emri altına kendimizi bıraktığımızda uyuşuyoruz. İnsan olarak yaşadığımız en büyük utançlar bedenlerimizin isteklerinden kaynaklanıyor. Bir isteğe uyduğumuzda diğer isteğimize uymamış oluyoruz. Bu savaş bizi canlı tutuyor. Çürümeye bırakılmış meyveler gibiyiz, yenilmek istemiyoruz. Gündüz yeryüzüne baktığımızda bu yüzden gördüğümüz şey sonsuzluk değil. Saklamayı seviyoruz… İçeride bir yerlerde her zaman kendimizi “olduğumuz gibi göstermeme” kaygılarımız var, henüz kendimiz olamadığımızdan kaynaklanıyor. Soyunmayı bilmeyen düşüncelerden oluşan ruhlarımız var. Aynaya baktığımızda bu yüzden gördüğümüz şey sonsuzluk değil.
Sancı dolu görüşmelerin bıraktığı izler, rüyalar halinde eriyip dağılıyorlar. Beden bütün gece uykusunda rahatlatıyor kendini. İnsanlar yaşadıklarını bilmiyorlar ve gürültü hâkim oluyor ruhların yerine.
Doğmak yaşamak ve ölmek, hüzünlü bir hikaye...
pilli sanada hayırlı kandiller...sanırsamki kandilimi kutlamak istedin o cümleyle...ironik olarak yani:))))
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.