Sanki ellerim kollarım bağlanmış gibi hissetmiştim kendimi uyandığımda. Bir kâbustan uyanırsınız ya onun gibi bir şey. Ya da karabasan gibi… Neyse uyanmış ve rahatlamıştım sonunda, bir korkunç rüyadan uyandığında hissedilen mutluluk gibisi yoktu. Akşamdan hazırlamıştım kahvemi uyanınca içeyim diye. Malzemeler hazırdı, derin bir nefes aldım, kâbusu unuttum ve sıcak bir kahve yaptım kendime, “işte hayat bu” dedim kendi kendime. Masamın başına oturdum ve en beğendiğim kitabı aldım elime. Ne bir aşk ilişkisinin pürüzü ne de iş hayatındaki olumsuzluklar olamaz artık hayatımda. Bir kocaman yudum aldım kahvemden. O ne güzel bir koku, o ne sıcak içimi ısıtan, ne güzel bir renk kahveninki…
Kitabımın sayfalarını karıştırırken sevdiğim yerlerin altını çizip çizmemek konusunda kararsız kaldım bir an. Bundan büyük bir kararsızlığım olmayacaktı bir daha. Hayat çok güzeldi artık, güzellerimi belirlediğim ve onu sadeleştirdiğim sürece. Sade bir hayatı sevmekti önemli olan. Karmaşayı bizden başka kim yaratabilirdi ki? Ayaklarımın üşüdüğünü hissedip en sevdiğim rengârenk çorabımı çıkardım çekmecemden. Sarılı, mavili, yeşilli, kırmızılı ve turunculu çorabım. Hiçbir renge ön yargım yoktu artık. Renklerdi işte ne anlatmak isteyebilirdi ki bana hayatın vazgeçilmez bir tutku olması dışında? Hepsi birbirinden sevecendi, hiç biri daha gösterişli olamazdı artık benim için. Parmaklı çorabımı itinalı bir şekilde giydim ve ısındı ayaklarım. Mutluluğuma mutluluk katıldı o anda. Penceremden dışarıyı izledim bir süre, iri kestane ağacının yaprakları rüzgârın parmakları arasında okşanıyorlardı. Geçmişten küçük bir şarkı duyumsadım ve mırıldandım onu. Yeniden kitabımın sayfaları arasında dolaşırken gömleğimin kollarındaki kıvrımlar dikkatimi çekti. Ütü yapmanın zamanı gelmişti artık. Gülümsedim ve kahvemden bir yudum daha aldım. O anda kapım çalındı ve iki adam “girin” dememi beklemeden odama girdiler. Akıllarını kaçırmış gibi telaşlı ve panik içindeydiler. Sözlerine bir anlam veremedim. Konuşuyorlardı ama ne söylediklerini kendileri bile anlamıyorlardı. Biri boynuna bir kumaş bağlamış ve onu iyice sıkmıştı, onların hepten delirdiklerini anladım ve biraz da ürktüm. Nasıl olsa çıkıp gideceklerdi birazdan. Bana zarar veremeyecek kadar delirmişlerdi. Sakin bir şekilde onları dinledim ve gitmelerini bekledim.
“ Yemeğini verdiniz mi bunun?”
“Evet efendim”
“Gömleğini çözmüş, hiç ilgilenmiyor musunuz?
“Efendim her zaman böyle yapıyor ama zararsız olduğu için serbest bırakmamız istendi”
“Elindeki nedir?”
“Su tası var efendim elinde.”
“Onu görüyorum içinde ne var?”
“Aman allahım, dışkısı var içinde”
“Her teftişte rezil ediyorsunuz burayı, çabuk al onu elinden”
“Peki efendim.”
“Ayağına giydiği şeyi de çıkart şunun”
“Bulaşık eldivenini mi?”
“Laf yetiştirme”
“Peki efendim.”
Biraz sonra dışarı çıktılar ve kaldığım yerden devam ettim kitabımı okumaya.
“...Sanki ellerim kollarım bağlanmış gibi hissetmiştim kendimi uyandığımda.”
Altını çizdim.
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.