
Kuruçeşme'de yaşadığım zamanlar, bazı Pazar sabahları yakınlardaki bir teras katından havaya karışan Chopin’in Nocturne c# minör tınılarıyla uyanırdım. Uyku sersemi gülümser ve "bu adını sanını bilmediğim komşumun yine Szpilman krizi tutmuş" diye düşünerek yataktan kalkar, camları ardına kadar açar ve nocturne bitmeden kalan son kısımları da yakalamaya çalışırdım. Perdeler esen meltem uyaklığında savrulur, ben ise yarı uyanık lavaboya doğru yol alırdım... Müzikle evin havası aniden değişirdi.
Dinlemekten bıkmadığım halde ısrarla gidip Wladyslaw Szpilman tarafından yorumlanan bu eseri satın almazdım. Komşumdan dinlemek hep en keyiflisiydi. Bir de tabii, nisbet yapar gibi olmamak için...
Savaş zamanları açlıkla terbiye olmuş bu adamı düşlerdim. Bu adamın ellerini düşlerdim. Polanski’nin The Pianist yapıtında Szpilman'ın hayatından o kesitleri gözümüze gözümüze sokarcasına kurguladığı o sahnelerin gerçek yaşamda hangi derecede yaşandığını merak ederdim. Teras katından yükselen tınılar olayı yumuşatırdı belki ama bilirdim ki; The Pianist sevgiliye sarılıp izlenebilecek türden bir film değildir. Sıklıkla insanın kendinden utanmasını gerektiren sahneler vardır ve romantik bir ambiyansı kat-i surette yaşatmaz. Bir piyanist için en önemli uzvu olan ellerin filmde nasıl ve ne derece yıprandığını, kamera sürekli bize hatırlatır. Bir insanın insanlık dışı şartlara zorlanmasının ne demek olabileceğini; fiziksel ve ruhani yıpranmışlığın nerelere varabileceğini; bize yutkunmayı unutturacak kadar ileri giderek gösterir bu film. Görebilenin, bakabilenin içi acır, burkulur. Szpilman bu kadar acı çekmiş midir ya da film Polanski'nin kendi çektiği acılarla yoğrulup, Szpilman’ın çektiği gerçek acıları yeterince yansıtabilmiş midir? Yaşayan tarih bunun tanığıdır. Başka da kimse olamaz, zaten!
Ama kesin olan birşey var ki; eğer denildiği kadar doğruysa ve Chopin'i zamanında Szpilman'dan daha iyi çalabilen biri yok idiyse Szpilman'ın hayatını kurtaran da Chopin olmuştur.
24 saat klasik müzik dinlemem ama kitap okurken, uyumadan dinlemeye çalışırım, o an en azından ortaokuldan beri dost edindiğim trt3' ü dinlemeye çalışırım.
piyano enstrumanında mendelsshon' u tek geçerim...
Shakespeare' in bir yaz gecesi rüyası' nı bestelemiştir, eşsizdir...
piyanist'i izlediğim gece uyuyamamıştım, sabaha karşı biraz daldığımda rüyamda tekrar o sıkıntıları çektim o piyanist benmişim gibi. şimdi yazıyı okurken "hadi tekrar izleyim-mi ki acaba?-" oldum. hala kararsızım...
burada da yazmiştim böyle bir heves gelmiş ti gittim aldim bir arkadaşin tavsiyesi üzerine şimdilerde özel ders aliyorum
Yaşadığın o sabah dinletisini ben de bir sene öncesine kadar komşumdan keman dinletisi olarak alıyordum. Verdiği zevk gerçekten doyurucu. Benim kemana ve onla yapılan eserlere ilgim komşum sayesinde artmıştı. Piano ve onla yapılan eserlere ilgim ise Pianist filmiyle tavan yapmıştı. Hatta o filmi izledikten sonra keman ve piano virtüözlerine saygım ve hayranlığım kat be kat arttı, hele ki virtüözlerin geçmişinde ya da hayatında sahip oldukları unutulmaz acıları veya sakatlıkları varsa...onlar için hissettiklerimi anlatamam bile..
kesinlikle öyle makaleci:) harika bir enstrüman..eğer dinlemekten keyif alıyorsan vanessa mae yorumuyla sabre dancei dinle derim. Bu kız resmen konuşturuyor kemanı..
insan sesine en yakın olan "ney" galiba ama, kemanında tınıları hiç fena degildir. Farid Farjada ne dersiniz arkadaşlar oda fena degildir kemanda.
Sabahları böle uyanmayı kim her zaman isterim :)
insan sesine en yakın olan "ney" galiba ama, kemanında tınıları hiç fena degildir. Farid Farjada ne dersiniz arkadaşlar oda fena degildir kemanda.
Sabahları böle uyanmayı kim her zaman isterim :)
çok teşekkürler, vanessa mae süper hakkaten...
çok eser var sevdiğim benimde
phantom of the opera çok etkileyici mesela...
benim kesinlikle diye katıldığım konu, kemanın harika bi çalgı oluşuydu:) benim de bildiğime göre insan sesine en yakın olanı ney, arkasından yaylılar olarak keman ve viyolonsel gelir.
ney...
onu duymamıştım iyi oldu, ve doğru olabilir,
benim keman diye kalmış,
yanlış sıralama ile biliyormuşum demek:)
ben bir enstrumanın insan sesine yakın olmasıyla güzel olması arasındaki ilişkiye anlam veremiyorum. insan sesi güzelse -ki benimki berbattır mesela- insan sesi dinlerim. ne diye insan sesine yakın diye keman dinleyim. her enstrumanın kendine göre güzelliği var. önemli olan çalabilmekte, kullanabilmekte (insanın sesini kullanabilmesi de bir marifet).
piyanoda tuşeli çalımları severim ben. mesela rahmetli cüce piyanist michel petrucciani hayranıyımdır caz piyanistlerinden. klasik eserlerde chopin sevme nedenlerimden biri hem genel olarak tuşeli eserler olması hem de chopin'in zamanı için fazla modern armoni kullanarak aslında caz yapıyor olmasıdır. mozart'ın köşeli armonisini severim (direk köşeli demek doğru değil belki ama şimdi aklıma gelen kelime bu).
ama iş kemana gelince o tuşe hissinden tamamen uzaklaşırım ve yumuşak, macunlu stili tercih ederim. mesela stephane grappelli bu konuda ilk tercihimdir.
ya da mesela rock gitaristlerinden mark knopfler parmak stiliyle beni hasta ederken, steve vai'nin şeytani çalımlarına ayrı hayranımdır.
diyeceğim o dur ki her enstruman kendi çapında güzeldir. önemli olan ona can verendir (çalarak ya da besteleyerek), nasıl çaldığınla nasıl yorumladığınla ilgilidir mevzu. mesela biz okulda 4 kişilik bir sipsi grubu kurmuştuk, fena halde eğleniyorduk :) ilk çok sesli eserimizi çaldığımızda kantin yıkılmıştı. konser verelim dedik, üzerine bir sürü geyik yaptık "konser bittiğinde sipsileri gömlek cebimize koyuyoruz, sonra seyirciyi selamlarken onlar düşüyor patır patır" filan diye. hala gülümserim aklıma geldikçe. bu arada grubumuzun adı "sipsi kings" di... :)
elbette ki haklısın aksini -kendi adıma konuşayım- iddia etmiyorum asla da etmem.. zaten böyle bir zevk olabilir mi? ah bu ne kadar da benim ses rengime uygun!? neymiş bu alet? ah keman (ya da ney), evet işte budur! ya da aman tanrım şunun tuşlarının çıkardığı ahenge bak piano! işte benim aşkım, benim çalgım!!? eğer bu duyguyla enstrümana ve eserlere bakılıyorsa gülmekten ve uzaklaşmaktan başka birşey yapmam. Güzel olan ne varsa dinlerim, kim çalıyor bakmam veya hangi enstrüman kullanılmış önemsemem..ama özellikle takip ettiklerim klasiklerdir ve onların varyasyonlarıdır. Bu arada zevkinizi göz önüne alarak "sipsi kings" performansınızı görememiş olmakla şanssız sayıyorum kendimi.
Nocturne geceye özgü, geceyle birlikte iyi giden gibi bişeydi sanırım.
bu bağlamda tuşlara her dokunusu başka bir büyü etkisi yaratan yann tiersen den bahsetmemek fevkalade ayıp olur diye düşündüm.( kendimce) (buradan yann'a selam ederim;)
@xerre, ben de anlamadım. oysa ki yazıyı serbest'e göndermiştim ve orada yayımlanmıştı.
arkadaşlar, yorumlarınızla yazıyı donattığınız için çok teşekkürler. @freefreshfish, sipsi kings'i artık dinleme şansımız hiç mi yok? :)
valla o proje 8 yıl öncesine aitti. grup arkadaşlarımı bir araya getirsem inan çok isterim gerçek bir konser vermeyi. gruptan iki kişi istanbul'da albümlerde çalıyor (sipsi değil, keman ve gitar ;) diğeri çellist ama öğretmen olmayı tercih etti. ama gerçekten nefis bir projeydi hayata geçseydi. siyah pantolonlu, beyaz açık yakalı gömlekli, beyaz çoraplı ve rugan ayakkabılı dört kıronun sipsi'yle bach çalması olay olurdu yani. şöyle çıkardık haberlere :
"ankaralı gençler milli çalgımızı tüm dünyaya tanıtıyor!". allah belanızı versin... :)
Ben de trance başyapıtlarını seslendirecek bir yaylı dörtlüsü hayal etmişimdir hep.
Sash - Encore une Fois'yı bir yaylı quartet çalsa fena olmaz mıyıdı?
çok güzel ve keyifli bir yazı olmuş. ellerine sağlık. yazının kafamda oluşturduğu imgeler çok hoş fakat ifadesi zor.aklına sağlık
peki ya o koskoca piyanoyu sağa sola taşıyamadığı için çalmayı bırakmak zorunda kalmış, sonra da kaybettiği zamanı asla geri getiremeyeceğini bilen bana kim ne demeli?
hayatımın en büyük acısıdır piyanosuzluk...
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.