Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan yenimecra.org'da: "Şekilciyiz Biz"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Tanrı’ya ithafen…

Saat 23.15’ te meraklıydım…

Kısık ışıklı loş bir odamız vardı. Koltuğuna kurulmuş beni bekliyordu, içeri girdim. Yarım kalmış sigaralıktan derin bir nefes çekti, bırakmayacak gibi, güçlü, kendinden emin ve yürekten bir nefesti bu. Öylesine istekli asıldı ki, esrarın ucundaki büyük kızıl köz uzun süre parlamış ve çekici bir şekilde kendini göstermişti. Sonra mavi, acı dumanı, yara olmuş çirkin dudaklarının arasından suratıma üfledi. Tütün ve kenevirin birbirine sarılarak dans ettikleri, yanarak öldükleri ve değişerek dönüştükleri kısa saniyeler içerisinde, küçük boş odamızı bir sis gibi kapladı otun kokusu. Duman, küçük helezonik kıvrımlarıyla kendi içine bükülüyor ve aynı zamanda her tarafa dağılıyor, odanın içinde yeni, ikimizden farklı bir yaratık gibi kendini var ediyordu. Birbirimize baktık ve kısa bir sessizliği davet ettik odaya. Bir kapalı televizyon, sadece birkaç güzel kanalı çeken eski bir radyo, çarpık bir masa, dağınık iki yatak, köşede tek bacağı sakat bir sandalye, kitaplar, defterler ve iki kirlenmiş koltuk vardı odada.

Mutfak ve banyosu bitişik, duvarları sararmış perdeleri yırtılmış ve kötü kokan odamızda kendimizden geçmiştik. Yalnızca ikimiz vardık sanki dünyada, dünya sanki sadece harabeye dönmüş, dağınık odamızdı. Sigaralığın kül tablasına takılmış dibini bana doğru döndürdü, küllüğü uzatırken. Bir ters işleyen mikrofon gibiydi sigara. İki kişi konuşurdu ve ters işleyen mikrofonu ağzına götüren susardı. Bilmediğim bir şeyler anlatacaktı yine bana. Bu yüzden buradaydım, heyecanlandırıyordu beni bilmediğim şeyleri öğrenmek. Her bilmediğim şey karşılığında anlatana bilmediği bir şeyi söylemek. Bu heyecanı ilk tattığımda anlamıştım bunun hoşuma gittiğini. Merak duygusunun bir benzeriydi bendeki, farklı bir tutku gibi, ilk seferde kendine bağlayabilecek bir güç, önemsiz şeylerden önemli bir şey yapabilme yeteneği. Zamanı ve görüntüleri değiştirebileceğim kafamın içindeki o keşfedilmemiş muhteşem cennet. “Bilmediğim bir şey kaldı mı?” diye sordum esrardan bir nefes çekerken. Konuşmaya başladı, hiç susmayacak gibi hevesli ve bir kâşif kadar heyecanlıydı. Her anlatmaya başladığında böyle olurdu ot içince. Her anlattığı en önemlisiymiş gibi. Konuştuğunda kafam öyle güzeldi ki, sesinin tonunu ve biçimini ayrı algılıyor, anlattıklarının içeriğini aklımın başka bir tarafıyla yorumluyor ve görüntüsünden çıkardığım tepkilerin nedenlerini sorguluyordum. Kafam öyle güzeldi ki…

“- Bu gün düşmeyecek kafam, ne varsa anlatacağım. Tüm bu susanlar, duymayanlar ve dilsizler adına. Önce utanç duygusundan başlamak istiyorum. Bir zamanlar bir şeyleri düşünmeye başladığımızda içimizi kaplayan utançtan. Utancı kıskıvrak yakalamak için, neyi düşündüğümüzde utanıyorsak onu düşüneceğiz. Onu yakaladıktan sonra oraya nereden geldiğini bulacağız. Önce onlar ölecek. Bence onlar, bize yabancı olan, içimizde bizden bir parçaymış gibi saklanan ve kanımızla beslenen asalak duyguların elebaşıdır. Bu yüzden utanacağız utanmaktan ve sonrada yine utanacağız, utanmaktan utandığımız için. Utanma ölecek ve onun yerine daha bencil daha gerçek bir şey yerleşecek aklımıza. Yaratmaya öldürmekten başlayacağız ve savaşmaya kendimizden. Her savaş içindeki aşkı çıkaracak ortaya ve her aşk doğuracak kendinden üstün olanı. Bir şey yaratmış olmanın kendisi, bütün yaratılan şeylerin anası, babası ve doğmakta olan çocuğu olacak. Hiç bir şeyin birbirinden daha değerli olmadığı o zamana kadar düşmeyecek kafam. Suyun güzelliğini ve kendi içindeki suya dalmanın heyecanını konuşacağız, bütün sınırlarda yıkılma hissedecek ve kendimizi sınırsızlığın içinde bulacağız. Çamurlu sularda çocuklarımız olacak, bütün kötülükler anlamını yitirecek. Korkularımız atlarımız olacak, üstlerine bineceğiz onların ve güven duygusu kendiyle çiftleşecek korkunun. Hayal edebiliyor musun bunu? Güvenebiliyor musun bana? İnanabiliyor musun içindeki büyük aşkın küçük bir tepki olacağına. Yoksa herkes gibi istemez misin sende? İçinde kuduran merakı öldürebilir mi, basit kendini koruma duyguların? Bu gün düşmeyecek kafam ve bütün gece anlatacağım. Sen derin uykulara dalıp düşler âleminde uyanana kadar bu en büyük rüyada senin hayalet arkadaşın olacağım. O rüyalarda benimle konuşana kadar burada yanında kalacağım. İnançlarına saldırmayacağım ve bunu kimse yapamayacak, onları sana bırakacağım. İnançlarının doğumlarını sana izletecek ve onların dizginlerini de senin ellerine vereceğim. Sana kocaman bir acı verip seni tanrılaştıracağım. Kaygılarından arındıracağım seni, yaşam ve ölüm emrinde olacak. Cesaretten duvar örmeyi de o duvarı anlamsız kılmayı da öğreteceğim. Bu gün düşmeyecek kafam, bütün gece anlatacağım ve her şey senin olacak.”

Bu sözlerinin karşısında anladığım en önemli şey otun çok güzel olduğuydu. Onu da benim gibi uçurmuştu, kendinden geçmiş ve her seferinde konuştuğundan daha şairane ve tuhaf konuşmaya başlamıştı. Bazen konuşurken ona karşı duygularım çok çabuk değişiveriyordu. Kafası güzeldi ama sözlerinin içinden anlam verebileceğim bir şeyler çıkarabileceğimi hissetmiştim. Bu kez gerçekten çenesi düşmüştü ve hoşuma gidiyordu bu gevezeliği, boş sessizliği dolduran her şey gibi. Ot içtiğimde ne kadar fazla sözcük duysam o kadar iyiydi aslında benim için. Düşüncelerim çok hızlanıyor veya çok yavaşlıyordu. Emindim ki bu ikisinin arasında bir normal düşünce hızı değildi. Ne kadar çok sözcük duysam o kadar yorumlar, aralardan o kadarını toplar ve anlardım. Yada hepsinden bir anlam çıkarabilirdim. Çok hızlı düşünmek, çok yavaş düşünmekle aynı şey olmalıydı, ikisinde de sıradan insanı anlamak zordu. Sıradan insandan ayrı hissettiğim zamanlar kendimi daha iyi hissediyordum ve iyi hissetmek benim için her şey demekti. O sıradan bir insan değildi, buna emindim. Onun bir deli veya bir dahi olup olmadığına henüz karar verememiştim. Konuşmalarından onun tam olarak ne olduğunu anlayamıyordum, yeteri kadar hızlı düşünmediğimi fark ettim böylece. Bir süre daha onunla arkadaşlığımı ve sohbetimi sürdürecek, söylediklerini iyice dinleyip, onun bana yararlı biri olup olmadığına karar verecektim. Ya aptaldı yada üstün zekâlı. Birkaç saniye daha geçmişti bunları düşünürken, konuşmasına devam ediyordu hiç susmadan.

“-Mantığının büyüdüğünü ve geliştiğini hisset, buna emin olmanın yollarını bul hissederek. Karşına çıkacak engel düşüncelerin bağlı olduğu şeylere bir göz at bunu yaparken. Daha açık anlatmak gerekirse mantığının gelişmesi, olaylara bakış açının ve algılarının kapasitesinin artmasıyla oluşur. Bir problemden yola çıkalım, göreceksin nasıl kolay çözülecek. Kendinle ilgili bir problemini anlat bana, bende o probleme olan bakış açını anlamaya çalışacağım. Kendi bakış açımla arasında fark var mı bir görelim. Benim bencilliğim bunu sorar”

Bunu sorduğunda, tam olarak neyi kastettiğini anlayamamıştım. Ayağa kalkmış tam da yiyecek bir şeyler getirmek için mutfağa gidiyordum. Kafası güzeldi ve saçmalıyor olabilirdi. Basit, geçiştirici bir cevap vermek istedim önce, yine de düşünmek zorundaydım ama. Madem düşünmek zorundaydım o zaman gerçek bir soru sormalıyım diye düşündüm. Sonra birden fark ettim düşünmeye üşendiğimi. Bu bir problem olabilirdi, benim tembelliğim. Düşünmeye bile üşeniyordum, bu olayı derinlemesine anlatmaya karar verdim, mutfak dediğimiz odaya bitişik kirli tezgâhın üzerinden yarım ekmek arası küflenmiş peynirleri getirirken. Ve eğer derinlemesine sorumu anlayamazsa onun gerçekten sadece saçmaladığına emin olabilirdim, onu daha fazla ciddiye almayabilirdim böylece, daha fazla düşünmeme gerek kalmazdı ve ağır bir işten kurtulmuş gibi hafif ve özgür hissederdim kendimi. Sordum:

“ Bazen düşünüyorum ve şu sonuca ulaşıyorum, ben tembel bir insanım. Öyle olmayı istemiyorum, ama öyleyim, tembelim. Burada suç tembel olmak mı yoksa tembel olmayı istememek midir? Buna karar veremiyorum, bu kararsızlık esnasında tembel olmaya ve tembel olmayı istememeye devam ediyorum. Bana yardımcı olabilecek bir bakış açısıyla olayı anlatabilirsen mantığımın büyüdüğünü ve geliştiğini, algılarımın açıldığını hissedebilirim, ne dersin?” Cevap hazırdı, son nefesimi bekliyordu konuşmak için.

“ Ah şu kararsızlık, bizi düşünmek zorunda bırakan, büyük bir ruhun doğumundan habersiz ebe… Kapıda bekleyen bacaksız düşman, bizi kendi gücümüzle baş başa bırakan bilinçsiz elçi… Benim dilim, gözlerinin bağlı olduğunu söyler, el yordamıyla gözündeki eşarbı fark ediyorsun, onu oradan çekip almak ilk defa yapacağın bir şey olacak ama sana yararı var mı? Hep aklında bu soru var. Tercihlerini belirleyecek ve seçimlerini yapacak olmak, bu olgunluğa erişmek, çoğu zaman o seçimleri önemsiz kılar. Problemine gelecek olursak, tembellik toplum içinde görelidir, kişinin kendi içinde olduğu gibi. Bir insanın kendine tembel demesi, o insanın toplum tarafından tembel olarak nitelendirilmesiyle orantılıdır. Burada yapman gereken asıl seçim, tembelliğin veya bir şeye üşenmenin, senin gerçekliğindeki payının kimin tarafından belirlendiğidir. Bir şeyi yapmayı istemek o şeyi gerçekleştirmek üzere olmak sayılabilir fakat istememek, tembellik veya üşengeçlik sayılamaz. Eğer sayılabilirse, istemediği şeyleri yapmak zorunda olan insanların arasına karışmışız demektir. Bu da kendimizi tanımayı zorlaştırır. Benim bakış açımla ve senin sözlerinle tembellik istemediği şeyi yapan çalışkanlıktan iyidir. Tembel, bu konumda çalışkana nazaran daha özgün ve kendi gerçekliğine daha yakındır, kendi istediğini yapıyordur bir şey yapmamakla. Yine de bu anlattıklarım sadece benim düşüncelerim ve henüz vermemiş olduğun kararları etkilerse artık senin de düşüncelerin olacaktır, bunun telifi yoktur. Burada asıl mevzu, düşüncenin rasgele kendine yuvalar kuran ve o yuvalarda yavrulayan bir çeşit virüse benzemesidir. Düşünce dünyayı yöneten en gerçekdışı varlıktır. Benim düşüncem, kendini inceleyerek gelişir.”


5 ahkam var
Önceki yazı: Mefkud?
Sonraki yazı: Oda arkadaşı (2)

Ahkâmlar

yazar, ot içmeyi gazoz içmek sanıyo belli ki...

düpedüz tecessüs teşvik ediyor yau. pek sakıncalı.
eşcinsellikten bahsindedir sanırım bu yazı
eğer ben yanlış anlamadı isem tabi.
nerde serez nerde selanik.

sonuncusu pek kafiyeye itibar etmedi.
serbest bıraktım idi.

ey anonim, sakın sanma beni homofobik
lakin bir sıfatım var klostrofobik
aklın hep orda olduundan
içerisi dar ve karanlık
oldum kronik
bitik

"Benim düşüncem, kendini inceleyerek gelişir." doğru olan en önemli gerçeklerden. insan önce kendine dönmeli eğrilerini ve de doğrularını görebilmesi için.

güzel tespit, teşekkürler

hayatı HAFİF'e alın...

pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.

Bu Yazıyı Tutanlar

Bu yazıyı rapor et. Kural dışı içeriğe rastladığınızda editörlerimize rapor ederek müdahale edilmesini sağlayabilirsiniz. (Hangi durumlarda rapor edebilirim?)

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu