Bunları söylediğinde bende kokmuş peynirli bayat ekmeğimi yemiş, kırıntıları ayağımla halının kenarına silkmiş ve sigaralıktan bir fırt daha almıştım. Ortalık her zamankinden fazla dağılmıştı bu kez, yarın ayıldığımızda toparlaması zor olacak gibi görünüyordu ama bu görüntüden ikimiz de rahatsız değildik. Beni söyledikleriyle daha büyük bir kararsızlığa itmişti ama problemlerimden biri artık yoktu. Tembeldim ama sadece toplumun gözünde, şimdi ise bir karar vermek zorunda hissediyordum kendimi, daha büyük bir karar, gerçek bir soru. Toplumun bizi şekillendirmesine, kendi iyiliğimiz için ne ölçüde izin vermeliydik? Eğer bu izin verme işi çığırından çıktıysa, toplum içinde hangi birey, kendisiydi, tam bir bireydi, özgündü, özgürdü? Kim kendi gerçekliğini yaşayabiliyordu? İyilik veya doğru olan şeyi yapma isteği ya da erdemlerimiz ve hatta ahlak buna engel miydi? Bütün bu soruların toplamı bu soruyu sorduğuma pişman ettirecek kadar büyük müydü? Tembel kalmak daha mı iyiydi ve bir şeyleri düşünmeden yaşamak topluluk tarafından çalışkan olarak mı nitelendiriliyordu? Ona soracaktım, karşımdaydı ve şimdilik onun bir dahi olduğunu düşünmekte sakınca görmemiştim. Bir an gelip bir şeylere cevap veremediği an anlayacaktım nasıl olsa, onunda sıradan biri olduğunu. Kendimi ondan daha zeki hissedip mutlu olacaktım belki… Sordum: “ Kendi seçimlerine karar verebilecek güce erişmek ve tercihlerin önemsizleşmesi beni nereye taşır ve bu benim yararıma mıdır? İyi olan bu mudur sence?”
“Bu cümlede birden fazla soru algılıyorum ben, önce söyleyeceğim şey, vereceğim cevapların senin yararına olmayabileceğidir. Ben soruya cevap verirken kimin sorduğuyla ilgilenmem, tıpkı karar verebilecek olmanın verdiğin karardan önemli olması gibi bir şey bu. Ama soruların çok ağır ve cevapları hazmedemeyeceğinden şüphe duyuyorum.”
Bir an soluklanmak için durdu, sigaralığın dibi gelmişti, bir nefes çekti içine, boğazı yanmıştı yüz ifadesine göre.
Son söylediklerinden hiç hoşlanmamıştım, sıkıcı ve ukala bir filozof veya her şeyi bildiğini düşünen bencil, kendini beğenmiş birinin tavırlarıyla anlatıyordu. Bunu aklımda tutacaktım, benim için tarz içerikten önemliydi. Duygularımla yaşardım ben, birazcık akla ihtiyacım olduysa, hislerimi daha iyi yönetmek, onları arttırmak için isteyebilirdim bu aklı. Aşağılanmak ya da çocuk yerine konmak için değil ama! Bir züppenin bildiğini sandığı saçmalıkları dinlemek için, asla! Âşıktım ben, resim yapıyordum, sanatla ilgileniyor, müzikten hoşlanıyordum, seviyor, kıskanıyor ve acı çekiyordum. Merak ediyor, şaşırıyor belki zaman zaman korkuyordum, güven duyuyor ve hayal kırıklığına uğruyordum. Buydu zaten yaşamak, sonuna kadar yaşıyordum. Dertlenip içiyor, kahkahaya boğulup gülüyordum. Bunların matematiği duramazdı karşımda. Şimdi oda arkadaşı tarafından kanatları koparılmak istenen oyuncak bir kelebek değildim ben. Açmamış bir tırtıl muamelesi görmek de istemezdim ama! Bazı şeyleri paylaşmanın güzelliği ve iyiliği adına, kendimi ezdirmek ve o muhteşem gururun ortaya çıkmasını engellemek benim gibi birinin yapamayacağı bir şeydi. Cümlemde birden çok soru görüyormuş, yararıma olmayabilirlermiş, kimin sorduğuyla ilgilenmezmiş ve cevapları hazmedemezmişim. Kimsin sen kimsin? Et, kemik ve hayal parçası… Bizden biri, aramızdaki küçük pislik, çürük bir parça, dönüşüp değişen büyük gerilimin basit bir uzvu... Kendini o işleyişle bir tutan hatalı farkındalık. Sorduğu soruları kendisinin sorduğunu sanan ve bunun aksini iddia eden! Çelişikliğe güvenen. Şaşırmışlıktan doğan şaşırtmaya çalışma içgüdüsü. Basit felsefe, derin sığlık. Güzellikleri yaşayamadığı yerde yok sayan algı özürlü. Kimsin sen kimsin? Bana tanrı tavırlarıyla seslenirken aslında sadece kendinden bahseden! Bulduğu her şeyi kendinin sanan, yaktığı her ateşte ateş olup yandığını hayal eden... Sen kimsin bir hayali yaşayan, bir hayatı öldüren…
İyiyi soracaktım ona, bilmediği şeyi, görecektim nasıl da yerin dibine sokuveriyor en bilmediğini… Sordum: “Sen en iyisi soruların en önemlisine cevap vermekten başla, iyi olan nedir sence?”
İşte sormuştum ve bu sorununda aslında cümlenin içinde saklı olduğunu daha yeni fark etmişti, cümlede saklı en önemli soru… Cevap verdi:
“İyinin ne olduğunu bilmiyorsak karşıtının ne olduğuna bir bakalım. Bu da yöntemimizin bir parçası olsun şimdilik. Evet, kötülük, bunu kastediyorum. İyilik ve kötülük nasıl da birer uydurma kavramdır bunu çözelim. Kötü birisi etrafındaki insanlar tarafından “kötü” olarak nitelendirildiğinde, ya etrafındakilere hiç yararı olmuyordur, ya da daha kötüsü onlara zarar veriyordur. Daha genel bakmak istersek, kötü bir şey insana zarar veren şeye, insan tarafından yüklenmiş bir sıfattır. Oysa her insan iyiliğiyle zarar verir. Bütün bunların olup bittiğini düşünürken biz, gerçekte iyilik ve kötülük yoktur. Senin duymak istemediğin şeyleri söylersem benim kötü olduğumu, duymak istediğin şeyleri söylersem iyi biri olduğumu düşünürsün. Bu yüzden eğer duymak istediğin şeyler gerçeklerse ve ben gerçekleri söylüyorsam senin için iyi birisi olurum. Ve eğer gerçekler duymak istemediğin şeylerse ve ben ısrarla gerçeklerden bahsediyorsam senin için kötü birisi olurum. Gerçeği söylemiyorsam bile iyi veya kötü biri olmam sana bağlıdır. Çünkü benim dışımda burada bir tek sen varsın. Yalnızlık esnasında hangi kişi kendine gerçekten iyi sıfatını yakıştırır? Duyulmuş sözlere bağlı değil midir tüm yakıştırmalar? Daha açık söylemek gerekirse doğada iyi ve kötü yoktur, gerçekdışı kavramlardır ikisi de. Ve bunu anlamak birçok insan için kötüdür. Bir şeye iyidir veya kötüdür demeye alışmış bir insan, bu yüzden asıl gerçekliğe bir yabancı gibi bakar.”
Sert bir fırt çektim, dumanımı tüttürdüm ve halkalar oluşturmaya çalıştım. Olmadı… Sigaralığı aldı elimden.
Konuşurken saçmalıyordu, bunun farkında değildi sadece… Bir insanın kendine zarar veren şeyleri kötü olarak sıfatlaştırması en doğal şeydi. Yararlı olan şeyleri de iyi olarak sıfatlandırıp onlara dokunabilmeyi sağlaması hiç de gerçekdışı değildi. Bahsedilen değişim bunun kendisiydi. İnsan aklının işleyişini çevresindeki her şeyden almadı da nereden aldı? Sadece o, bu akıllıca tasarlanmış dünyanın içinde bocalıyordu. İyi olamadığı için iyi olanı aşağılamaya, onun üzerine çıkmaya çalışıyordu. Kötü biri olduğu ve aynı zamanda bunun farkında olduğu için, kötülüğü gerçeğin, doğalın içine sokuveriyordu, aşağılık kompleksini bu sayede yendiğini sanıyor ve beni de bu gerçekdışı, komplekslere dayalı düşünceleriyle etkilemeye çalışıyordu. Ama hayır etkilenmeyecektim, güven duygularımı öldürmemiştim ben, korkularımı da. Duygular ölmemeliydi yaşam için. Onun asosyalliği benim duygularımı, iyi olma isteğimi ve kendime olan sevgimi öldüremezdi. Onun böyle biri olduğu başından belliydi. Ne zaman “televizyonu açalım” desem, “yeterince izledim” diyerek kitap okumaya yöneliyor, “ne zaman radyoyu açalım” desem, “yeterince dinledim” diyerek bir şeyler yazıyordu. Gitgide içine kapanıyordu. Asıl gerçek onun asosyal olduğuydu, bunu biliyordum ve ona bir şey söylemiyordum. Onu tedavi edecektim, iyileştirecektim onu, iyi olacaktı. Şimdilik bir şey söylemeyecektim, başımı oturduğum koltuğun arkasına yasladım ve ellerimi kenarlıklara dayadım. En azından konuşuyordu, Onu çok iyi anlıyor ve söylediklerinden ders alıyormuş gibi hareketler yaptım. Ona bakarken meraklıymış gibi görünmeye çalıştım. Aklım televizyondaydı, sararmış parmaklarıyla bitmekte olan sigarayı küllüğe bıraktı, küllük ağzına kadar dolup taşmış, izmaritler birbirinin belini yakmıştı. Siyah lekelerden sızan ince, pis kokular, görünmez dalgalarla burunlarımızı uyarıyordu. Yeniden baktım kapalı ekrana, televizyon gerçekti ve onu izlemek istiyordum. Sanırım lafını kesip, bütün bu söylenenleri hiçe saymak istemedim. Söyleyememiştim. Konuşulanların artık çok önemli şeyler olduğunu düşünmüyordum, ona olan gereksiz saygımdan dolayı söyleyememiştim artık susmasını. İnsanlara gerekli, gereksiz saygı gösteriyor ve onları kırmıyordum. Saygı gösterirken insan seçmiyordum. Saygı benim içimdeydi ve onu insanlara gösteriyordum. Yanlış veya doğru ben iyi bir insandım.
Esrar içmenin verdiği garip etkiyle ona karşı düşüncelerim devamlı değişiyordu aslında, kendime karşı olanlarda. Onu dinliyor, söylediklerini merak ediyor ve takdir ediyordum. Aradan birkaç dakika geçmeden başka bir şeyler söylüyor ve bundan sonra söyleyecekleriyle ilgilenmiyordum. Kendi içimde kimin daha üstün olduğunu tarttığım zamanlar oluyordu. O ise bunları yapmıyor ve düşünmüyormuş gibi görünüyordu. O bundan bile yoksundu. Anlattıklarında hep bu vardı, bir şeylerin onda olmaması. Kişisel bir şey düşünmüyor ve dile getirmiyordu. Varsa yoksa gerçekler, hiçlik, zaman, tanrı, gelecek, metafizik, işleyiş ve özgür irade. Lafı dolaştırıp bunlardan birine getiriyor, oraya gelince de takılıp kalıyordu. Anlatırken öyle heyecanlı konuşuyordu ki anlattıklarının heyecan verici şeyler olduğunu düşünüyordum. Ama sıkıcıydı, hepsinin arkasında sıkıcılık vardı. Onu tersleyemeyecek kadar saygılıydım. Kafam çok güzeldi, yine dinledim, yine konuştu:
“…ve iyinin ve kötünün nasıl köklü birer gerçek haline gelip hayatlarımızı yönettiğine bir bak! Olmayan bir şeyin nasıl kendini var ettiğine! Bir büyük uydurmanın tüm gerçekliği basit uydurmalar haline getirebildiğini düşün. İçimizde yaktığı ateşe ve inandırıcı gücüne bak yalanın. Yalana inanabilen aklın güçsüzlüğünü izle. Kuyruğundan tutmuşken iyilik hayaletinin, çekelim onu ve okşayalım onu yaratan hayvanın başını. Gökten iyilik inmeden önceki insanları düşünelim ve bir hayvan olarak görelim şimdilik insanı. Kendimizi o hayvanların içine sokmama isteğini, bir kenara bırakalım. Bu kadar fedakârlığı çok görmeyelim gerçeğe ulaşmak uğruna. Bu istek kim tarafından sokulduysa aklımıza onu sonra konuşalım. İyilikten önce konuşma yaratıldı öyleyse, konuşan hayvanların yaptıkları daha sonra. İyi olmaya zorlanan ve iyi olamayan en sonra. Bunları düşündüğümüzde belirecektir aklımızda içgüdünün yabani dünyası. Bir şey uğruna savaşmak varsa dünyada, sadece bencillik olacaktır onu yaratan sebep. Bencillikten doğar böylece iyilik, zarar görmeme isteğinden ve çoğalma arzusundan ve cinsel dürtüden, bunların çocuklarından, aşktan. Açlıktan ve ilk kaygılardan...İyilik çıkar için ve yalakalık için yapıldı, kötülük de öyle. İşte bu yüzden önemli olan sebeplere yönelmek, bu yüzden gerçek derinde gizli ve bu yüzden şimdi içgüdüyü yakaladık kuyruğundan. Artık okşayabiliriz hayvanın başını, hoş geldin bencillik, hoş geldin içgüdü. Soralım mı sebebini ne dersin? Düşünelim mi bu hayvanın nereden geldiğini? Anlayalım mı nereye gittiğini? Öğrenelim mi çıplak bir kadın görünce neden tahrik olduğumuzu, merak ediyor musun ölmekten niye korktuğumuzu? Bilmek ister misin dostum, aşkının nereden doğduğunu, korkunun neyle beslendiğini, acılarının ne zaman dineceğini? Merak ediyor musun nefretinin annesinin kim olduğunu? Nasıl bir işleyişin bunları yönettiğini hissetmek ister misin damarlarında? Bencillik hayvanını masaya yatırıp, kesip biçmek ve incelemek, içgüdülerinin yönetimini izlemek ilgini çeker mi? Bencilliğinin kendisi buna izin vermez mi yoksa? Korkuların kendi kulaklarını çeker mi? İyi birer insan olmalı mıyız yine de, ne kadar derine gidersek gidelim. Zirveye onu mu yerleştirdik kafamıza birer çocukken? O gerçekten orada mı? Benim fikrimi soracak olursan “dürüstlüğü seç” derim sana. Çünkü dürüstlük, iyilik ve adaletin üstündedir gerçeklik bakımından. Seni gerçeğe giden yola sokacak ve ilerlemeni sağlayacak gözünün önündeki araçtır dürüstlük. Bence diğerleri üstü boyalı duygu taklitleri ve yalanlardan başka bir şey değildir.”
iyi ve kötü görece kavramlardır. gerçeklik içinde salınır dururlar fakat birinin iyi dediği bir başkası için iyi olmayabilir ya da birine göre dün iyi olan artık bugün belki de iyi değildir... görece kavramlar pimi çekilmiş bir el bombası olana dek ortamdan ortama, günden güne, insandan insana hep el değiştirir, yer değiştirir, akıl karıştırır, bazen insanı bile değiştirir.
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.