Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan sinepil.org'da: "Suna Pekuysal'ı kaybettik"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Ne derse desin emindim ben, içi acımıyordu artık ve eksikliği buydu onun. Sonbaharın yağmurunu koklayamaz ve sararmış yapraklarıyla sevişemezdi onun. Geçmişi içinde yaşayamaz ve gözlerini boğamazdı yaşlarla. Hiçbir zaman dinlenme fırsatı bulamayacağı bir savaşın içindeydi çünkü. Kendine tanımıyordu bu fırsatı ve kendini izleyemiyordu böylece. Değil makyajlı bir dudağın, ölümsüz bir eserin bile esiri olamazdı bir anlığına. Hüznün verdiği burukluğa tercih etmişti çünkü yalancı önsezilerini. Kırılmış ve gücenmiş bir çocuk gibi, onu üzen şeyi unutmuş, sadece bir şeylerin onu üzmüş olduğunu hatırlamaktaydı belki. Hayali oyun arkadaşı tarafından terk edilmiş ve bekleyecekti onu bir ömür boyu. İçi acıyordu belki de, sadece bir şeyi olmadığı gibi göstermekti onun zayıflığı. Vurulmuş ve bunu kendine yedirememiş bir ölü gibiydi. Ayağa kalktığında fark etmişti ölü yalnızlığını ve kendine ortak arıyordu sadece. Acısını hafifletmekti tek isteği. Nasıl emin olunabilirdi ki öyle olmadığına? Anlattıklarından önce onun kim olduğu önem taşır bu durumda. Güvenilir birisi miydi o benim dinleyip önem vereceğim kadar? Beni sevenleri bile dinlememişken bu isyankâr çocuksu kulağım. Onun beni sevdiğinden şüpheliyken bir arkadaş olarak. İçi acıyor veya acımıyordu, fikirlerimi etkileyebildiği kesindi. Zihinsel bir savaş vardı aramızda görünmeyen. Bunu biliyordu, yoksa savaş olmazdı adı.

Kucağında bebeğiyle ağlayan bir kadın gördüğünde acırdı içi herkesin. Belki de o ağlayan kadının kucağındaydı bir zamanlar. Sadece kendini öldürüyordu anlatırken. Hayatını aşka adamıştı belki de geçmişinde, onu sürükleyip götürmüştü aşkı çılgınca. Bir çöplüğün içine fırlatıvermişti canı sıkılınca da. Oyuncaklara bu yüzden kızgındı, oynayanlara bu yüzden nefretle dolmuştu. Böyle yaratmıştı aşkı nefretini. Kim inanabilirdi onun sağlıklı düşünebileceğine? Ne olursa olsun benden daha kötü bir pozisyondaydı ve beni acıtamazdı söyleyecekleri. Zihinsel savaşımızda bir sıfır öndeydim bu yüzden.

Kendime gelip ayağa kalktım yine, suyun dibinde kalanı da kafama diktim ve masanın üzerine fırlattım boş pet şişeyi. Acıkmıştım, buzdolabına gittim. Kapısını açtım ve boşlukla karşılaştım. Tellerden oluşmuş rafların yer yer kararmış yağ lekeleriyle kirlendiğini fark ettim. En alt rafta iki çürümüş biber altı aydan fazla süredir orada kuruyarak ve yine ıslanarak beklemişti. Yumurtaların koyulduğu üst yan bölümde birkaç bitmiş pil ve boş aspirin kutularını gördüm. Su şişesinin içinde iki üç damla su kalmış ve yeniden doldurulmadan öylece dolaba koyulmuştu. Buz gibi su damlalarını muhafaza ediyordu koca boş şişe. Buzluğun kapağını açtım ve kar manzarasıyla karşılaştım. İki parmağımın girebileceği kadar boşluk kalmıştı ve karanlık karlı bölgelerde kokmuş salçanın bulunduğu buzlaşmış beyaz poşeti fark ettim. Yemeğe değer bir şey yoktu buzdolabında, tezgâhın üzerine bakındım bende. Kararmış ve kenarına çay damlamış gazete kâğıdının arasında peynir kırıntıları, hemen yanında domatesin kesilip atılması gereken yeşilli yerleri ayrı ayrı bir yerlere savrulmuşlardı. Tezgâhın devamında lekeler, yapışmış ve sonrada kurumuş koyu sarı makarna taneleri, çay kırıntıları, dipleri turunculaşmış çay bardakları, küflenmiş ekmek topuğu ve patates kabukları vardı. Hazır çorba falan alırsak ara sıra, içine koyduğumuz sebzelik benzeri plastik yamulmuş raflara baktım sonrada. Çok az miktarda toz şeker, bakkaldan alınmış ve düğümü açılmadan orta yerinden yırtılarak kullanılmış, bu yüzden mutfak ve oda arasında elden ele giderken, şekerden oluşan bir yol oluşturmuş şeker poşeti, köşesinde duruyordu. Boş bisküvi paketinin yanındaki bitmiş ve taşı düşmüş çakmağın içindeki gaz dopdoluydu. Kibrit çöpleri ortalığa saçılmış ve çoğu yakılıp sönmüştü. Orta rafta masanın yemekten sonra silinmesinde kullanılmış bir peçete, büzüşüp iyiden iyiye içi geçmiş bir patates ve birkaç ödenmemiş elektrik faturası vardı. En alt rafta ise sadece iki jilet görmüştüm. Buzdolabının üstüne bakındım, el yordamıyla bir şeyleri tuttum, kendime çektim ve rutubetten ıslanıp bozulmuş iki tütsü geldi elime. Yemekten vazgeçtim ve koltuğuma döndüm. Konuşmalarımızı düşündüm ve sahip olma isteği ile ilgili bir soru geldi aklıma.

Orada oturuyordu karşımda, gözleri yorgun düşmüş, sakallarının arasında yağdan oluşmuş siyah noktalarıyla. Yüzüme bakıyordu, tuhaf ve anlamsızca. “Sahip olma isteği” dedim. “Nereden gelir içimize, ondan kaynaklanıyorsa bencillik ve hatta aşk?”

Cevap vermeden önce derin bir nefes çekti ve küçülttü ikinci sigaramızı:

“Sahip olma isteği eksiklikten gelir demiştim. Eğer onun nereden geldiğini soruyorsan, o bir yerden gelmez, biz oluştururuz eksikliği. Hayvan yalnızken, ağaç yanarken, yağmur yağarken bile eksik değildir. Eksikliği hissetme yeteneğini kazandığımız şeydir yanlış olan. Gerçeğe karışan ve gerçek olan, eksik olmadığı halde eksikliği hissedilen, şimdi emir veren ve bir zamanlar emir almış olan.”

“Nedir eksik olmadığımız halde eksikliği hissetmemizi sağlayan şey?”

“ Ön yargılardır.”

“Ön yargıyı oluşturan şeyi soruyorum ben”

“Hayır, bunu şimdi sordun, aşamaları anlatıyorum sen sordukça, eş anlamlı değil hiç biri.”

“Öyle olsun, ön yargıyı yaratan nedir?”

“Ön yargıyı yaratan, her yaratılanın yaratıcısı gibi, iki karşıttan oluşur, burada bunlar içimiz ve dışımızdır. İkisinin kesiştiği yerdir. Nesnel ve metafiziksel dünyanın buluştuğu yerdir. Ne var ki içimizde olan şeyi dışımızdan kazandığımız gibi, dışımızda olan şeyleri, içimizde anlamlandırabiliriz. Bu yüzden bu iki karşıt, her iki karşıt gibi, tek bir bütünden ayrışır. Bu karşıtlaşma ve yeni bir şey yaratma olayı, işleyişin net bir fotoğrafıdır.”

Benim söylediklerime öyle alakasız cevaplar verip konuyu bambaşka bir yere götürüyordu ki, sorduğum soruya da alacağım cevaba da pişman oluyordum çoğu zaman. Bu kez de öyle olmuştu işte. Ne sorduğumu, neden sorduğumu unutup, onu anlamaya çalışmaktan kafam şişmişti. “Eyvallah” deyip geçmek istedim yine. Ama susmuyordu ki bir konuşmaya başladığında. İşleyişe kadar geldik, bunu anladım, ama oraya nasıl geldik, neden oraya geldik, bunu anlamadım. Laf olsun diye sorduklarımı alıp, dünyanın en büyük meselesiymiş gibi ayyuka çıkarıyordu. Sigaralığı kaptım ve bir fırt alıp yerine koydum. “İşleyiş nedir?” diye sordum gülümseyerek.

“İçinde bulunduğumuz ve aynı zamanda bizim içimizde bulunandır işleyiş. Anlatması neredeyse imkânsız, anlaşılması zor olan şey… Anlatacağım, düşmeyecek kafam. Savaşıp savaşıp barışacağım seninle, bu değil mi anlatmak? İki fikirden tek fikir yaratmak, bir fikri ikiye bölüp kutuplaştırmak değil mi, yeni bir fikre muhtaç kalmış konuşmalar? Her yeni yaratılan fikir de taşımaz mı onu oluşturan iki karşıt fikri? İşte budur işleyiş de, kendini oluşturan şeyin aynı zamanda kendinin bir görevi olması. Anlatacağım ve düşmeyecek kafam, yeni fikri yaratana kadar, cansızı canlandırana kadar ve ölümü öldürene kadar. Gökyüzü düşüncenin içinde yeniden temizlenene kadar… Ölen hayvanların anısına veya eski pembe yalanlarıma. Geleceğe ithafen, geçmişin inadına. Yine anlatacağım, düşmeyecek kafam. Çocuklarıma, saf bilincin zehirlenmeden önceki haline, tüm doğumlara… Budur işleyiş, parçası olduğumuzu bilmemiz gereken, onun kendisi olmamız gereken. Bize bunu ağzından kaçırarak söyleyen, dinlemediğimiz, duyamadığımız, kendi gürültümüzden… İşleyişin ne olduğu anlaşıldığında yetmeyecektir ona işleyiş sözcüğü. Ama yoktur karşılığı dünyamızda, isim verilemez bu yüzden ona, sadece yakınında kalacaktır kavram karşılığı da. Bu yüzden düşmeyecek kafam ve açık kalacak algılarım, daha açık ve daha yakın işleyişin kendisi olmaya. Onun kısık sesini en azından duymaya. Ve eğer anlatamazsam ne olduğunu sana, senin hatan olduğunu bildiğim halde, kendimden utanacağım. Çünkü onun kendisi olmak, anlatabilmeyi hak ediyor kendisini. Utanca dönmek istersen, bundan utanırım ben. Bir gerçek açığa çıkmıştır çünkü o anda. Gizli kalmış bir gerçek… Sırrın olmadığı yerde bu yüzden utanç olamaz.”

Utanca geri dönmek falan istemiyordum tabi. Buraya kadar zor gelmiştim zaten. Belki de yuvarlana yuvarlana, hızlı bir şekilde, bir şey anlayamadan. Bu anlaşılmama suçunu benim üstüme yüklemişken, bence bir şey anlattığını düşünen tek kişi, dünyada bir tek oydu. İkimiz de birbirimize acıyorduk ve kimin haklı olduğuna ikimiz de emindik. Ben haklıydım. Onun anlatmak istediği bir şey olmadığını anlayabiliyordum. Bunun sebebi onun anlama yeteneğinin olmadığından kaynaklanıyordu. Otun dibi gelmişti, içime çektim ve bastım sonra kızgın ucunu kül tablasına. Acı içinde söndü. “Elveda” diye fısıldadı son anda. Birkaç saniye anahtarlığımla oynadım ve sonra “bir tane daha sarayım mı?” diye sordum. Sırıttı ve hiçbir şey demedi. Sarma kâğıdını kapıp masanın başına geçtim. İçilirken kâğıdı sökülmüş ve kıvrılıp bir kenara fırlatılmış bira şişesini elimin tersiyle masanın diğer ucuna ittim. Kendime ot sarmak için bir bölge açmış oldum böylece. Haftalık sinema dergisini koydum önüme ve otun bulunduğu poşetin içinden bir tutam keneviri döktüm derginin üstüne. Tohumlarını pirinç ayıklar gibi itinayla ayıkladım. Daha önceden paketinden çıkartılıp oraya buraya atılmış sigaralardan iki dal tuttum. Önce birinin izmaritsiz bölümünde kalan beyaz kâğıdının bir kenarını yaladım. İyice yumuşayan kenarı bir elimle, kuru izmariti diğer elimle kavradıktan sonra, kopartıp ayırdım iki sevgiliyi birbirinden. Hiç ağza sokulmamış, ziyan olmuş parlak ve kuru izmariti fırlatıp attım kül tablasının içine. Ama potadan dönüp masanın üzerinde yuvarlandı birkaç kere. Yumuşak ve ıslak tatlı kızımın, tırnaklayıp yardım karnını. Tütün, bağırsaklar gibi döküldü kenevirin içine. Sonra aynı psikopatlığı diğer sigaranın yarısına yaptım. Zevk de aldım bundan. Bir buçuk sigaralık tütünü kenevirle çiftleştirdim parmak uçlarımda. Bir kıyakçılık sayılabilirdi bu ellerimin arasında. İyice karıştırdıktan sonra çarşafı doladım parmaklarımın arasına. Bir ters bir düz yuvarladım onu elimin yatağında. İyice düzleşen çarşafın altına elimi bir yatak gibi uzattım ve diğer elimle o çarşafın üzerine dökülmüş bağırsakları serdim. Parmaklarım birer karakter oldular ve hepsi başka emirler vermeye başladılar, çarşafa dolanıp duran, kıpırdanan tütüne. Sıkıştırma dönemi geldi ardından. Bir araya getirip yuvarladım ve bir sıkılık sağladım onlara. Sarma kâğıdının yapışkanlı yerini dilimle uyardım. İyice hazırlandı görevine yapışkan. Karşı uca değdiği anda onu bırakmayacaktı bir daha. Sardım ve kavuşturdum bu defa sevgilileri. Ne kadar yüceyim diye düşündüm bu anda. Sarılmış tütünü koydum masanın üstüne ve kartviziti kıvırdım. Evlere su servisi numarası vardı üzerinde. İkiye böldüğüm kartın orta yerinde bir iz belirdi. Zayıf noktasıydı o kartın, hassas bölümüydü, oradan ayırdım ikiye. Yuvarladım onu da kendi içinde. Açılıp eski haline dönmek istedi bir süre. Bu istek henüz geçmemişken onu tıkıverdim çarşafın altındaki bölüme. Oradan kaçamayacaktı artık tütün parçaları. Yakacaktım diğer ucunu ve ateşiyle zarar da veremeyecekti kıymetli dudaklarıma. Bir tampondu zıvanalık, dudaklarımın ve ateşin arasında. Öyle güzel oldu ki: “Al beni iç” der gibi. Kafam öyle güzeldi ki…

“Utanca dönmeye gerek yok” dedim. “Sadece felsefeyi neden bu kadar yukarıda tuttuğunu merak ediyorum.”

Bunu da bir soru olarak algıladı ve hevesle cevaplandırmaya başladı:

“Felsefeni bir güç gibi kullanabilirsin, onu sanatın içine sokup sanatı, bilimin içine sokup bilimi canlandırabilirsin. Yaratma gücüne sahip olma bakımından üsttedir benim için felsefe. İşleyişin yanında yer alır ve çok yakındır ona. Farkındalığı sağlayan ve aydınlatandır. Işık saçan ve yol gösterendir kendine.”


10 ahkam var

Ahkâmlar

allahım neydi günahım!

pekte uzun bu defa:)

Bu saygısızlık değil mi şimdi?

hayatı HAFİF'e alın...

Pek alıngansınız bestloser, kop latife yapıyor..

eğer bana yazdınız iseyse ben yazıya yorum yapıyorum sayın yazar, lûtfen her yorumumda bana saldırmaktan vazgeçin...

Alıngan değilim olması gereken bu, insanlar kaba ve düşüncesiz:)

hayatı HAFİF'e alın...

hangi insanlar sayın yazar, herkesi kaba ve düşüncesiz diye zan altında bırakmayın, şık bi davranış deil bu

"Allahım neydi günahım" yazıyorsun yazımın altına, sen kaba ve düşüncesizsin, ben alıngan değilim.

hayatı HAFİF'e alın...

yazıyı beğenmek zorundamıyım sayın yazar, beğenmediğim yazıya ne diyeyim, aaaa çok güzel olmuşşşş mu diyeyim,
ben realist ve minimalistim ayrıca kaba ve düşüncesiz deilim

Açıkçası ben senin bu yazıyı okumadığına eminim. Sadece bana sataşmak istiyorsun. Minimalistmiş realistmiş...

hayatı HAFİF'e alın...

pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.

Bu Yazıyı Tutanlar

Bu yazıyı rapor et. Kural dışı içeriğe rastladığınızda editörlerimize rapor ederek müdahale edilmesini sağlayabilirsiniz. (Hangi durumlarda rapor edebilirim?)

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

serbest: son ahkâmlar

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu