Hadi bakalım, şimdi de felsefeyi canlandırmıştı iki dakikada. Başka şeylere can veren yüce can verici hem de. Yürüyüp gidecekti yanımızdan birazdan felsefe. Bir şeye canlı diyebilmesini sağlayan ne vardı ki? Bunu cevaplandıramayacağından emindim. Sordum:
“Bir şeye canlı diyebilmen için o şeyin ne tür özelliklere sahip olması gerekir?”
“Ölümsüz olması gerekir canlı diyebildiğim şeyin. Doğmamışlara canlı diyen bir bilincin kalabalığı arasında tuhaf karşılanır bunu diyebilmek.”
“Doğum için ne gerekir öyleyse?”
“Sancı…”
Tuhaflaşmış, sesinin tonu değişmişti. Kısılmış gibi hırıltılı akıyordu artık cümleleri boğazından. İstemediği halde bir şeyler yaparkenki gibi buruşturmaya başlamıştı yüzünü. Benim için bir şey yapmasına gerek yoktu hâlbuki. Bunu ondan istememiş veya belli etmemiştim. Burada bu boş odada saçma sapan şeyleri tartışıyorduk sadece. Ne dediğimizi kendimiz bile bilmiyorduk çoğu zaman. Birbirimizi dinlemiyor ve bunu biliyorduk sanki. Herkesin kendini tatmin ettiği karşılıklı bir mastürbasyon şöleni gibiydi durumumuz. Ağızlar açılmış kulaklar tıkanmıştı. Zaman zaman onu dinlemek istesem bile anlamıyordum. Aklımın gücü savaşmak istiyor ve ruhum ortada hiçbir düşman bulamıyordu. Kendimi boş bir savaş meydanında tek başına dolanan gladyatör gibi gereksiz yük edinmiş ve aptal durumuna düşmüş hissediyordum. Benimle değil kendiyle savaşıyor gibiydi daha çok. Üçüncü otun kızlığını bozdum ve yaktım kafasını. Derin bir nefesle doldurdum içime tatlı zehri ve sonrada sordum:
“ Sancı, doğumu ve ardından doğum da ölümsüzlüğü mü getirir işleyişte?”
Sorumu tam anlayamamış gibi bakınıyordu. Kahverengi gözleri iyice küçülmüş, göz kapakları her zamankinden fazla kapanmıştı. Ayakta uyur gibi mayhoş bir ifadeyle komik görünüyordu. Gözündeki kahve tonu, ışık altında yeşerir gibi oluyor ve hardal rengine benzer tuhaf bir renge bürünüyordu. Burnundaki kemer, belli bir taraftan bakıldığında görünmüyor ve burnu daha düzgün duruyordu. Ama yüzü sağa sola döndükçe bu hata kendini ele veriyordu. Alt dudağında bir zamanlar uçuk çıkmış ve patlamış gibi iri bir leke vardı. Yakında geçer diye ilgilenilmemişti. Parmaklarının ve ellerinin üzerindeki deri yaşlı bir kadınınkiler gibi damarlı ve buruşuk ve küçüktü. Sırtında bir sürü çili vardı. Benekli bir ekmek gibiydi sırtının görünümü. Göğsünün arasında çıkmış kıllar uzun ve seyrekti. Estetik olarak hiçbir şey yoktu onda. Belki biraz dudakları, üst dudağındaki köşeler ve alt dudağının biraz kalın ve etli görünmesi. Bunun dışında bacakları kalın ve çirkin, vücudu kıllı, göbeği belirmiş ve saçları yağlıydı. İnce tellerden oluşan ve kelleşmekte olan saçları, ne uzun ne kısa, ne temiz ne de yeteri kadar pisti. Ayakları birer pençe gibi uzun keskin tırnaklara sahipti. Bazıları kırılmış bazılarının arasına pislikler dolmuştu. El tırnakları çoğunlukla yenmiş ve kara lekelerle dolu, uzunlu kısalı, temizli pisli karmakarışık bir halde ellerinin ucunda sahnedeydi. Dişleri sararmış, bazıları dökülmüştü. Azı dişlerinin her biri çürümüş, bakılmamış ve yine çürümüş, sonunda eriyip sadece kökleri kalmıştı. Kulaklarında sarı pislikler dikkatli bakıldığında görülebiliyor, göbeğinde her daim pamukçuklar oluşuyordu. Pis bir adamdı, bakımsız ve dağınıktı, estetik adına hiçbir şey olmamasını sağlıyordu kendine. Estetik yalandı ona göre, şimdi ise zamanın gerisinde kalmışlığı ile boğuşuyordu sadece. Dürüst olmanın getirdiği, çirkin gerçeklik değildi bu. Temiz ve düzenli olamamanın iftirasının, yalanların üzerine atılmasıydı sadece. Bunu ona ispatladığımda rahatlayacağımı düşünüyordum her seferinde. Kırmak istemezdim onu yine de. Orada durmuş sorumu anlayamamış gibi bakınıyordu. Ve cevap verdi:
“Sancıdan sonra doğum gelir, doğum sancıyı gerektirir. Sancı doğumu yaratır demek değildir bu. Yaratılan sancıdır her zaman. Bir bütünün yarısı olabilir ancak başka bir şeyi yaratmak için. Diğer yarım olarak, kendinde olmayan şeylerden bir karşıt yaratır kendine. O kendinde olmayanlar olmuş olur böylece. Tamamlandığında sancı, sancı değildir artık onun adı. O zaman kendi gibi tamamlanmış bir antiteze ihtiyacı olur. Bunlardan sonra gelir ölümsüzlük veya doğum. Aynı şeydir ikisinin adının anlamı. Ölüm anlamsızlaşır ve yoktur bu mantıkta. Ölüm böyle öldürülür. Benim gözlerim bunu görür işleyişin içinde. Her geçiş dönemi savaştır benim mantığımda, aşktır bu aynı zamanda. Benim savaşımın içinde öpüşmeler ve vedalaşmalar var. Benim savaşımın içinde aşklar ve tutkular var. Benim savaşımın içinde ölenler daha büyük doğar. Benim ölülerim doğmakta olanlardır ve benim mermilerim sevgidir. Benim sancım bu savaşı sağlar öldüğünde. Bir şeye canlı diyebilmenin sınırını belirler ve sınırsızlıktır bu belirlediği şey.”
Ben ben ben diyordu devamlı. Bir insan bu kadar bencil olabilirdi. Bencil olsa yine sinirlenmezdim. Bütün insanlardan üstün görüyordu kendini. Mütevazı kılığına girip yapıyordu bir de bunu. Onun savaşının içinde tutku ve aşk varmış, ölüm anlamını yitiriyormuş. Kimsin sen kimsin? İçinde elektrik dolaşan kan pıhtısı. Düşünen hayvan, meraklı çıkıntı! Sanki onun dünyası diye bir şey var, sanki bir düzine tanrıdan biriymiş gibi. Kendini bir şey sanması ve kibri yüzünden delirmiş, trajikomik bir durumun içine sürüklenmişti. Artık ona yardım edemeyeceğimi hissettim. Söyledikleri gereksiz bilgilerdi benim için. Bir ayrılık acısı sızdı içime. Oda arkadaşımın delirdiğini görmek ve onun utanç verici bir halde ortalıkta dolaşmasına göz yummak acıttı içimi. Sevdiğin birinden ayrılmanın acısı gibiydi. O delirmiyormuş ya da sadece uzak bir yere gidecekmiş gibi. İkisi aynı şeymiş gibi. İkisinde de beni anlayamayacağı için. Ve benim de onu duyamayacağım için. Ayrılığın verdiği acıyı hissettim. Boş bir ayakkabıya bakıldığında hissedilene benziyordu. Sonbahar gibi kokuyor, yağmurun sesiyle ağlıyordu duygularım. Babasının paçasından bırakmayacakmış gibi sıkıca tutmuş bir bebeğin duygusu. Oyuncaklarından birini istemeden kırmış bir çocuğun çaresizliği gibi. Bir şeyin bundan sonra hiçbir zaman aynı şekilde olmayacağını haber veren birinin sesi vardı içimde. Buydu hüzün. Ayrılığı sordum ona, hissetmesini istiyordum ne hissettiğimi:
“Ayrılık nedir sence, ne getirir hüzün diye?”
“Ayrılık bir buluşmadır diğer tarafa. Acı, kendi boyunda bir mutluluk verir diğerine. Ayrılığın verdiği hüzün, kendini aşktaki sevince borçludur çünkü. Her ayrılık bir sonraki aşkı böyle güçlendirir bir tarafa. Her hüzün buluşma hazırlığında, her ayrılık bir yeni birlikteliğin içindedir. Yerini tespit ettiğimize ikna olduysak ne olduğuna da bir bakalım. Bir şeyin ne olduğunu sormak o şeyi neyin yarattığını sormak gibidir. Sadece “ne” sözcüğü bu yaratma işini biraz olsun gözlerden uzak tutar. Ayrılığı doyum yaratır. Doyuma ulaşan taraf ayrılığı yaratmaya başlar. Bu annesidir ayrılığın, bir de babası vardır her zamanki gibi. Başka doyumlara ihtiyaç duymaktır o da. Yani iki tarafın karşılıklı birbirini anlaması gerekir diyebiliriz ayrılığı engelleyen şey olarak. Ama anlamak ve anlatmak birer savaş sayılır, budur kötü gözüken. Bir taraf savaşmaz bir süre sonra. Burada başlar ayrılık ama asıl önemli olan, ayrılığın, diğer tarafa göre birleşme olmasıdır. Ayrılık ve birleşme bu kadar oynak kavramlarsa ve devamlı değişiyorlarsa veya ikisi aynı şeyse, aynı zamanda bunlar bizim gerçeklerimizse, gerçek devamlı değişir diyebiliriz…”
“Dur, sakin ol! Gerçeğin devamlı değiştiğine konuyu nasıl getirdin? Sadece ayrılığın sana göre ne olduğunu sormuştum.”
“Ayrılığın gerçeğin değişimiyle yakından ilişkisi vardır. Bir şeyin ne olduğunu öğrenmek için neden olduğunu veya nelerden meydana geldiğini araştırmak gerekir. Sadece biraz konuyu genişlettim. Bu sorunun cevabı yine başka bir cevabın sorusudur. İlk nedene ve aynı zamanda sonuca ulaşabilmek için bu yolu takip etmek işe yarar.”
İlk neden ve sonuçmuş… Kafasında çok ileri gittiğini düşünen, kendi boşluğunda kaybolmuş bir sürüngen gibiydi. Kelimeler dökülürken dudaklarının arasından, kulakları işitmez, gözleri görmez olmuştu kendi dediklerinden başkasını. Her zamanki bilmiş tavırlarıyla iticiliğini körükleyen bir imaj uyandırıyordu bende. Büyük bir gücün verdiği güvenden mahrum bırakılmış, kendi gibi insanlarla birlikte olamamanın hissettirdiği huzursuzluk onu vahşileştirmiş ve sevgi denen o muhteşem bağdan koparılmış gibi, amaçsız sorular ve gereksiz saldırılarla kafasının içini meşgul ediyordu. Bunun sebebiydi önemli olan benim için. Bu sevgisizliğinin sebebi de ortadaydı. Sıradan insanlar gibi normal veya düzenli biri olmayı başaramamış ve arkadaşlarını kaybetmişti. Yalnızlığı ona kendi tarafından verilmiş bir cezaydı, sürekli sırtından akan ter veya ensesinde hissettiği korku nefesleri gibi. Bu çirkin yalnızlığını her kalabalığın içinde göstermek ve ondan kurtulmak istiyordu. Utancının kaynağıydı bu aynı zamanda. Sıradan insanlar kadar temiz ve başarılı olamadığı için itilmişti kendi içine. Onlar gibi sevmeyi bilmediği için sevilmemişti ve koparılmıştı bağından. Benim dışımda arkadaşı yoktu, dışarı çıkmaz kimseyle konuşmazdı. Bu konuşmanın ardından bende oda arkadaşıma karşı artık çok sağlam bir gözle bakamaz olmuştum. Düşüncelerim buna doğru yol alıyordu. Onu terk edebilirdim önümüzdeki günlerde. Bunun acısını şimdiden çekiyordum hatta. O bunu hak etmese bile. Takım tutmaz futbolla ilgilenmezdi, hiçbir siyasi görüşe katılmaz, hiçbir şey için hırs yapmazdı. Kadınlara karşı büyük bir çekimle neşeleneceği yerde bu çekimin amacıyla uğraşıp onları elinden kaçırır, mutlu olamazdı. Paylaşacağı bir şeyi yoktu ve mutlu etmesi çok zordu kendini. İnsanların yaşamının amacıydı mutluluk onun için, yalnızca nedeni araştırılacak bir soru… İyi birisi olmak gibi erdemli bir içgüdüye de sahip değildi. İyinin ve kötünün nereden kaynaklandığı ilgilendiriyordu onu. Etrafına bakınmaktan içinde bulunduğu durumdan bihaber yaşamaya çalışıyordu. Onun haklı olduğunu söyleyemezdim ama yüzüne karşı yaptığının büyük bir yanlış olduğunu söylemek daha zordu. Kendine öyle inanmıştı ki… Yaşamın güzelliklerinden bahsetmek onu kurtarmaya yetmeyecekti ama uğraşmaya devam ettim. Şöyle söyledim:
“ Yaprağın rengini hatırlayabilir mi ölmüş bir insan? Müziğin serinlettiği veya ısıttığı yürekler kalır mı geriye? Anın içindeki gizemler her defasında bir kereliğine değiller mi bizimle? Yaşamak gerekmez mi onu gözümüzün önündeyken, elimizin altındayken ve henüz kayıp gitmeden? Şarabı içip, kadını sevip, kötüyü ezip, iyiyi bulmadan gitmeli mi bu dünyadan? Sonumuz belli değil mi böceklerin ayak izlerinde veya bir ışık huzmesinde? Bir gün çiçeklerin yapraklarında veya kelebeğin kanatlarında çırpınmayacak mıyız her şeyden habersiz. Unutmayacak mıyız yaşanmış ne varsa. Unutulacak olması mı seni bu kadar korkutan güzel anıların. Onları hiç yaşatmayacak mısın ölüm korkusuyla. Acıdan korkmanın getirdiği düzlükte gri bir hayatın içinde dönüp dolaşan bir çıkmaza mı baş koydun. Mutluluk ve güven yaşamaya değmez mi. Kısa değil mi hayat, önümüzdeki örnekler yetmez mi? Toprağın kokusunu hatırlayabilir mi ölmüş bir insan? Dokunabilir mi yeniden denizin maviliğine? Öyleyse neden sormaya devam ediyorsun güzel olanı belirlemek yerine? Bilgi kadar basit bir araç var mı bu dünyada? Yaşamını uğrunda harcamaya değer mi? Bilmen gereken her şey zaten önüne kırmızı bir halı gibi serilmez mi? Ne kadar büyük bir şeyin içinde olduğun sana hiç görünmez mi? Onun ne kadar büyük olduğunu anlayamayacağını ve sezemeyeceğini hissettiren bir büyüklükle içine yerleşmez mi? Neden bırakmıyorsun böbürlensin büyüklüğüyle o halde. Sen de kendi işinle ilgilen böylece. Neden zaman trenini kaçırıp gelmiyorsun büyük partiye. Yuvarlanmıyorsun içerideki muhteşem eğlencenin merkezinde? Geleceği ve geçmişi düşünenin bu günü olur mu? Şimdinin kıymetini bilmeyen yarın mutlu olur mu? Ayrılığın acısını çekebilir mi ölmüş bir insan? Bu onu üzebilir mi? Ölüm gerçek değil mi? Her an akılda olması gereken ve bu sayede hayatı güzelleştirerek bekleyen. Ölüm gelmeyecek mi?”
“Anı yaşamak, yalnızca o anı yaşarken yarattıklarınla anlamlı olabilir. Yaprağın rengini gözün kapalı görebilirsin ve toprağın kokusunu aklında hissedebilirsin anı gerçekten yaşadıysan. Müziğin oluşabilir içinde çalgı olmadan. Anı yaşamak denizin mavisine dokunmaktır karanlık bir mahzende. Yaşadığın hiçbir şey ölmez böylece. Yaşayanlar ölümsüz bir gerçeklik bırakırlar arkalarında. Doğmamışlar ise yaşıyormuş gibi görünür ve meraksızlıklarıyla aynı yoldan tekrar tekrar geçerler. Tesadüfen elde ettikleri bu tanrı potansiyelini, kuru mezar taşları ve üzerinde biten otlar için feda ederler. Yaşamayı kazanmanın verdiği büyük zafer sarhoşluklarıyla onu öldürmeyi de iyi bilirler. Sonsuzluk sığmaz onların içine. Bildikleri gördüklerinden ibarettir ve gözleri kapalı yaşarlar koca bir ömrü. Anı yaşamak, yaşarken ayıklamak sayesinde anlam kazanır. Ayıklama işini doğa yerine sen yaptığında doğayla bütünleşirsin. Gerçeğin ne olduğunu bildiğinde gerçekleşirsin. Anı yaşamak bu işe yarar işleyişin içinde. Büyük bir gücün arkanda olduğunu bilmektir güven ve huzuru veren. İşte bu sebeptir büyük gücü yaratan da. Bizi bir şeyden koruyacak, bir şeye karşı, bir güç, bir şey… Tanrılarımızı bile yarattılar bizden önce. Sorduğumuzda “o her şeyi görür” dediler. Böyle bıraktılar bizi baş başa davetsiz misafirimizle. Ben aradım onun kim olduğunu. Ben merak ettim ve sordum ona “kimsin” diye. Cevabı uzun oldu. Ama bir cevabım var şimdi. Anı yaşamamı sağlayan şey bir değil seninkiyle. Bu yüzden benim düşüncemde ölen kişinin içinde bulunduğu durum değildir ölüm. Bir şeyi düşünmekten mahrum bırakmaktır sadece. Bu büyük düşünce doğmdu içimde hiç ölmemek üzere. İstesem de ölemez bedenimle birlikte. Ölüm isteğe bağlı gelir bu yüzden. Ölüm böyle ele geçirilir. Seçeneklerden biri olur emrin altında. Doğum ise getirdiğidir ölümün. Her doğum için bir ölüm gerekir karşılığında. Neyi öldüreceğini bilmek gerekir savaşırken. Bu kararı verebilecek güce erişmek gerekir. Ölüm sana gelip seni almamalı, sen onu bir işinde kullanmalısın. Budur seni yaratıcı yapacak olan. İçindeki doğumları ve ölümleri izleyen, onları gören, hisseden, sezen ve sonrada hâkim olan birisidir anı yaşayan. Aynı anda yaşayan ve aynı anda yaşayacağı şeyi yaratan. ..Zamanın ölümün ve doğumun tam ortasına yerleşen ve onun içinde eğlenendir anı yaşayan. Yiyen, içen, çiftleşen ve düşünemeyen biri ise hayvandır yalnızca. Suçlu değildir ve suçlu bile olamaz.”
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.