
Türümüz, kendini dünyanın hakimi yapan pek çok varoluşsal avantajına karşın; hakimi olduğu dünyayı anlamlandırmak için, mahkumu olduğu duyularının aldatıcılığıyla boğuşmak gibi yaman bir çelişkiyle mücadele etmekten uzunca bir süre hakimiyet alanına “Episteme” yi sokamamıştır. Bunun sonucu olarak da Kopernikus’un matematiksel ispatına dek ( Tamamıyla metafizik bir yaklaşımı içerdiğinden Pythagorasçıları dışarıda tutuyoruz) Dünya’yı evrenin merkezinde konumlanmış , Güneş’i de onun çevresinde dönüyor sanmıştır. Bununla da yetinmemiş; Güneş’in görünmesi ve ardından gözden yitmesine bağlı olarak küreyi “Doğu” ve “Batı” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Doğu; güneşin doğduğu, bir dönemin popüler tabiriyle ışığın yükseldiği yerdir. Sözde ışığın söndüğü yer olan Batı’ysa, daha Doğu doğum sancıları çekmekteyken, dünyaya nur topu gibi bir hakim kültür getirerek “uçlu bucaklı” Avrupa topraklarında at koşturmaya başlamıştır. Yazımın asıl konusu da bu hakim kültürü besleyen köklerdir. Şöyle üstün körü bir kazıya başladığımızda; malum sebeplerden dolayı aydınlanmayı aştıktan sonra, köklere yakın bir yerde Hristiyan Kültürü çıkar karşımıza. Burada çok fazla oyalanmadan bir yargıya varırsak, aklımıza ilk gelecek şey Batı’nın ahlakı olur ki o hala Hristiyandır. Çok değil bir iki kürek daha atarsak Roma’ya varırız. Hani şu dillere destan düzeniyle Roma. Batı’nın düzeni hala Romendir. Üşenmeyip biraz daha kazarsak da asıl hazineye ulaşırız. Batı’nın beyin kıvrımlarında turlamaya başlarız. Batı’nın aklına, ruhuna; bir anlamda diğerlerinin de yaratıcısı olduğu için Batı’nın her şeyi olan asıl kültüre ulaşırız. Bu kültürün adı “Antik Yunan”dır...
Tarihin gördüğü en ilginç Medeniyettir, Yunan Medeniyeti. Hegel’in de söylediği gibi, gereken tüm şartlar gereken oranlarda bir araya gelmiş ( ve bir daha da bu altın oranı asla yakalayamamıştır) ardından Yunan anakarası, çevresindeki adacıklar ve Batı Anadolu da insanlığın tanrılarını halketmiştir. Gerçi günümüz kültür tarihçilerinin Yunan’a bakışı, “ miracle of Greece” tavrının ötesinde biraz daha temkinlidir, ancak ben onlara göre çok daha yeni tanıştığım ve her okumamda beni daha da şaşırtan bir medeniyet için böylesi bir ukalalık yapmayacağım. Felsefe, Demokrasi, bu gün kullandığımız anlamıyla Tiyatro, kuramsal matematik, doğa bilimleri ve daha sayamadığım nicelerini bize miras bırakan bu kültüre en azından kafamda hak ettikleri yeri vereceğim.
İncelememin ana eksenini, bir anlamda birbirine zıt sayabileceğimiz ( biri Hegel’in diğeri Marks’ın izinde) iki Kültür Tarihçisinin fikirleri oluşturacak. Egon Friedell ve George Thomson. Çok fazla sistemli olmayacak yolculuğum. Zaten söz konusu Yunansa eğer bu çok da mümkün değil. Çünkü kaldırdığınız her taşın altından onlarca solucan çıkacaktır. Daha ziyade içimdeki bilgeyi, Sokrates’in tabiriyle Daimon’umu dinleyeceğim ve Ege’nin şefkatli dalgaları beni nereye sürüklerse oradan çıkacağım karaya...

Yunan dehası gerçekten bizimkinden farklıdır. Yeterince hakkını verebilmek için bir noktayı hep göz önünde tutmalıyız. Bu gün kullandığımız kavramların yarısından fazlası o topraklarda filizlenmiştir. Belki bu yüzden haddinden fazla tanıdık gelir bize Hellen. Aslında şeyler bile bir başka görünmektedir göze oralarda. Havasında nem yoktur yarımadanın. Puslu sabahları, ara renkleri, baş döndüren perspektifi bilmez Yunanlılar. Güneş hızlı doğup hızlı batar. Alacakaranlığa yabancıdırlar. Geceleri bulutsuzdur. Yıldızlara dostturlar. Cinleri bile bir başkadır. Gündüzün ortasında alevlerin arasından çıkıverir. Bizi değil onları korkutur sadece. Sıcak yerlerdir Yunan illeri. Bu yüzden çokça zamanını sokakta geçirir Yunanlı. Kölelerini denetler. Stoalarla çevrili çarşıda birkaç tur atar. Gymnasiumda tenini ve tinini ehlileştirir. Bolca dedikodu yapar. Ülkesinin yönetimiyle ilgili kararlara katılır. Erkeklerle oynaşır. Kalabalık hamamlarda yıkanır. Geceleri çatısında çıplak yatar. Yukarıda sayılanların her biri kitaplık çapta konulardır. Ben bunların bir kaçına kısaca değinmekle yetineceğim.
DEMOKRASİ

Felsefeden gelen üçüncü tepki, bir anlamda demokrasiden yararlananların tepkisidir. Ancak bunu hakkıyla açıklayabilmek için önce kısa bir mukaddimeye ihtiyacımız var...
Yunan’da uygulamaya konan Demokrasi, bu gün anladığımız anlamda demokrasiden biraz farklıdır. Biz temsili demokrasi içerisinde beş yılda bir seçtiğimiz vekillerce temsil edilmekteyiz. Ancak orada her karar referandumla alınmakta idi. Bizde güçler ayrılığı ilkesiyle, yasama yürütme ve yargı farklı kurumlarca yönetilirken, Yunanda tüm bunları tek bir kurum yapmakta idi. Halk! Mahkemelerde herkes jüri olur( aynı anda değil) ve karar verirdi. Yürütme işini üstlenen memurluklar dönüşümlü olarak el değiştirirdi. Özellikle mahkemelerde ve yönetimle ilgili kararların alınacağı noktalarda hitabet çok önemli idi. Ayrıca bu tür bir demokrasi herkesin devletle ilgili konularla ilgilenmesini, iyi konuşabilmesini vs. gerektiriyordu. Başka türlü demokrasi doğru bir şekilde varlığını sürdüremezdi. Zaten her şey doğru da gitmiyordu. Demokrasinin yıldızı Atina; iyi hatiplerin halkı yanlış kararlara sürüklemesiyle pek çok badireler atlatmıştı. Halk demokrasinin ihtiyacı olan eğitim gereksinimini Gymnasiumlarda karşılıyordu. Daha önce değinildiği gibi buralarda hem bedensel hem de zihinsel bir eğitim vardır. Günümüzde gymnasium kelimesi Almanca da Liseyi karşılamaktadır. Örneğin Platon’un Akademi’si de bir gymnasium’dur. Kelime çıplak olarak yapılan anlamına gelmektedir. Belki de bu yüzden kadınlara kapalıdır buralar. ( Sparta hariç. )Bir anlamda Yunanlının kusursuz fizik, ideal vücut takıntısını da açıklar Gymnasium. Bu takıntı özellikle sanattaki ideal form arayışı ve Platon’un felsefesinde mantıksal sonucuna ulaşmıştır. Ancak Gymnasiumlar Demokrasinin yarattığı yeni ihtiyaca tam olarak cevap verememektedir. Yunanlı hemen çareyi yaratır. Sofistler! Sofist kelimesi asıl itibariyle bilgelik demektir ve felsefe kelimesinin içinde yatar. ( Philo sophia: Bilgelik sevgisi) Ancak birazdan anacağımız sebeplerden ötürü anlam kaymasına uğrayarak para için bilgisini satanları aşağılamak amaçlı kullanılır olmuştur. Yunanlı o adeta evrende ne varsa ifade edebilecek güçteymiş gibi duran diline karşı nankördür biraz. Kendi dinamik yapısının önüne geçilemez değişimleriyle başa çıkmaya çalışırken, başının üstünde taşıdığı bir kavramı acımadan ayaklarının altında eziverir. Sofistte bunlardan biridir. Sofistler Yunanlıları özellikle hitabet, hukuk, devlet işleyişi, erdem gibi konularda eğitirken çok önemli gerçeklerin de ayırdına varmış ve insanı düşünmenin nesnesi yaparak Yunan aydınlanma çağını başlatmışlardır. Bizim Roussou’dan aşina olduğumuz toplum sözleşmesi kavramını ilk ortaya atanlar onlardır. Protogoras, “Homo mensura” ( insan her şeyin ölçüsüdür) diyerek Descartes ve Berkeley öznelliğinin ilk sınırlarını çizmiştir. Gorgias daha da ileri gitmiş ve “ Hiçbir şey yoktur, varsa da bilemeyiz, bilsek de aktaramayız” diyerek insanın acziyetini idrakine yol açmıştır. Bu da Sofistleri iki alanda uzmanlaşmaya yöneltmiştir. Güncel sorunlar ve faydacı ahlakla, öznelliğin nesnelleştirilmesi haline gelen ikna sanatı, retorik. Bu gelişme sofistlerin adını “sofist”e çıkarırken felsefi tepki olarak da Atina şeytan üçgenini yaratmıştır. Yani Sokrates, Platon ve Aristoteles... Bu üç felsefecinin öğretileri adeta sofizme bir reddiyedir. Sofizmin tiyatrodaki karşılığı Euripides’tir. Artık sahnede de konu insandır. Kaderinin değil karakterinin mahkumu olan insan.
Atina’da demokrasi çok uzun sürmez. Büyük devlet adamı Perikles’in önderliğinde Spartalılarla Peleponnes savaşları başlar. Sparta Atina gerginliğinin kökleri eskiye dayanmakla birlikte savaşın nedeni oldukça tazedir. O dönemde Hellas’ın en güçlü komşusu olan Persler bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmışlardır. Önce Anadoludaki Yunan kolonilerini ve Miletos’u işgal edip gözlerini ana karaya dikerler. Savaş uzun ve kanlı geçer. Atina’nın denizde Sparta Hopplits lerinin karadaki insan üstü direnişiyle Persler geri püskürtülür. Ancak tehdit sürmektedir ve Perslerin karadaki ezici üstünlüğüne karşılık Yunanlılar denizde üstünlük sağlamaları gerektiğinin bilincindedirler. Bu amaçla Atina önderliğinde bir pakt ve fon kurulur. Ancak Perikles bu fonda biriken parayı Atina’nın özellikle savaşta yıkılan Akropolis’in yeniden yapılanması için kullanınca müttefikleri rahatsız olmaya başlar ve tek başlarına başarılı olamayacaklarını bildiklerinden Spartalıları kışkırtarak birleşirler. Perikles savaşın kaçınılmaz olduğunu görür. Peleponnes savaşları böyle başlar. Perikles’in erken ölümüyle ve ardıllarının beceriksiz yönetimiyle Atina yenilir. Spartalılar müttefiklerinin “Atinayı kurutalım” teklifini “hellası işgalden kurtaranlara bu cezayı veremeyiz” diyerek geri çevirirler ve Atina’yı başına getirdikleri kukla bir yönetimle yeniden Tiranlığa mahkum ederler. Ancak bu da uzun sürmez ve yeniden demokrasi ilan edilir ve tarihinin en büyük günahlarından birini işler. Sokrates’i idama mahkum eder. “Azgın kitlelerin, usta hatiplerin elinde oradan oraya sürüklendiği bir yönetim şeklidir” demokrasi... Sokrates baldıran zehirini içer ve ölümsüzleşir. Öğrencisi Platon, içindeki acıyla olması gereken ideal devleti tasarlar. Bilgelerin yönettiği, komünal eğilimleri olan katı sınıflara ayrılmış bir devlettir bu. Ayrıca Sokrates’in hayatı boyunca tanımlamak için uğraştığı kavramlara bir realite yükleyerek onları kutsar ve ölümsüzleştirir Platon. Ardından Parmenides’le başlayan ontolojik mantığı ve Platon’un kavram realizmini mantıksal sonucu olan mantık öğretisine taşıyan Sıkıcı Profesör gelir. Aristoteles!... Kapsamlı bir “Doğa Bilimi”nin de kurucusudur bu filozof. Aynı zamanda ilk Dünya imparatorluğunun kurucusu sayılabilecek Büyük İskender’in de hocasıdır. Durağanlaşmış yapısı ve tamamen kentleşerek uygarlaşmış kültürlü halkıyla, kuzeydeki az gelişmiş Makedon köylüleri için kolay lokma olur Yunan Polisleri. Ana karada ilk kez birlik sağlanmıştır. Philippe dışında kimse bundan hoşnut değildir, ne de olsa emperyalizme karşıdır Yunanlılar. Philippe, K. Afrika ve Persepolis’i istemektedir. Ömrü vefa etmez. Oğluysa onun hayal bile edemediklerini yapar. Hocasından aldığı dersleri pek dinlememişe benzeyen İskender- ne de olsa Aristoteles, yönetim için bir tepeden bakıldığında tamamı görülebilecek şehirlerin en iyisi olduğunu savunuyordu- atını tek solukta Ganj’ın ardına dek sürer ve Hindistan’ı da içine alan bir Hellen imparatorluğu kurar. Doğu Batı kültürlerinin bu kaynaşması Yunan biliminin ve sanatının büyük atılımlar yapmasını sağlamıştır. Dünya İskender’e de kalmaz ve onun ölümüyle birlikte bir anlamda himayesinde Atina’da yaşamakta olan ve tam da bu sebepten pek de sevilmeyen Aristoteles, yargılanacağını anlayınca, Atinalılar’ın felsefeye karşı ikinci kez suç işlemelerini engellemek için şehri terk eder ve kendi okulu olan Lykeon’u ( Lise) kurar. Onun da ölümüyle, İskenderiye de bilim devam etmekle birlikte Antik Yunan’da felsefe defteri kapanır.
SANAT

Sonuç olarak bu dar platformda Yunan Medeniyetini hakkıyla vermek mümkün olmadığı gibi; kendisi bile kendi değişimini bilemeyen, durağanlaştığı anda çökecek kadar dinamizme muhtaç bir toplumun fotoğrafını çekmek de kolay değildir. Açıkçası böylesi yetersiz çapta bir yazıyı kronoloji rehberi ya da alıntılar abidesi haline getirmeye de benim içim elvermezdi. Bunu kendi adıma kabızlığın yarattığı hamallık olarak görürüm. O yüzden bilen bir dostumla eski bir arkadaşımızı yüzümüzde tebessümlerle anarcasına kaleme alınmış bir yazı okudunuz. Tek amacım, konuya zaten hakim insanları, ayrıntılara boğmaksızın ağızlarında hoş bir tatla sohbetimize katmaktı. Ancak söz konusu olan Yunan’ı tek bir alanda derinlemesine arkeolojik bir kazıya tabi tutmak olduğunda gözümde korkudan eser kalmaz. Çünkü Yunan parçalanmaya her şeyden daha müsaittir. O her şeyi parçalara ayırarak inceleyen insanların parça parça yarattığı bir toplumdur. Yunan kendini yaratan bununla da yetinmeyip bizim simgelerimizi yaratan toplumun hikayesidir. Saygılarımla...
Kaynaklar:
Egon Friedell; Antik Yunan’ın Kültür Tarihi.
George Thomson; İlk Filozoflar
Gombrich; Sanatın öyküsü
Macit Gökberk; Felsefe Tarihi
Diogenes Leartius; Filozoflar, yaşamları ve Öğretileri
Server Tanilli; Yüzyılların Gerçeği ve Mirası. C.1
Bertrand Russell; Batı Felsefesi Tarihi. C.1
--- Güzel söylüyorsun Kephalos, ama şu senin doğruluk dediğin şeyi nasıl anlatacağız? Bu sadece doğruyu söylemek ya da alınan şeyi geri vermek midir? Bu sadece doğru da olabilir, eğri de. Örneğin aklı başında bir arkadaştan silahını alsak, bu arkadaş çıldırsa, emanetini de geri istese, vermek doğru mudur? Geri verene doğru adam denebilir mi? Bir çılgına, gerçeği olduğu gibi söyleyene de doğru adam denemez...
---- Haklısın, dedi.
---- Demek oluyor ki, doğruluk, gerçeği söylemek, aldığını vermek diye anlatılamaz.
Polemarkhos:
---- Hayır, diye söze karıştı, anlatılabilir. Simonides’e bakılırsa, tam tarifi budur.
Kephalos:
---- Peki öyleyse sözü sana bırakıyorum; ben gidip kurban işlerine bakayım.
Polemarkhos:
---- Demek mirasçı ben oluyorum, öyle mi? Diye sordu.
---- Evet, dedi ve kurbanlarına gitti.
---- Madem ki söz sana miras kaldı, söyle bakalım, dedim: Simonides doğruluk üzerine ne demiş de haklı buluyorsun?
---- Doğruluk herkese borçlu olduğumuz şeyi ödemektir, demiş. Bence haklı.
---- Evet, Simonides’e haksız demek kolay değil, dedim. Tanrı gibi akıllı kişidir o. Ne demek istediğini belki sen anlıyorsun ama, ben anlamıyorum. Demin, sahibi aklını kaçırırsa, ona aldığımız emaneti geri vermeli mi vermemeli diye düşünmüştük, Simonides bundan söz etmiyor, ama gene de bu emanet bir borç sayılır değil mi?
---- Evet, dedi.
--- Emaneti isteyen çıldırmışsa, o zaman geri verilmez artık, değil mi?
---- Verilmez.
---- O halde Simonides, borçlu olduğumuz şeyi vermek doğrudur demekle başka bir şey söylemek istemiştir.
---- Evet, herhalde başka bir şey söylemek istiyor, dedi, onun demek istediği şu: Doğruların borcu dostlara iyilik etmektir, kötülük etmek değil.
--- Anlıyorum, dedim. Alanla veren dostlar, alınanın geri verilmesi de, alınması da zararlı oluyorsa, aldığını geri veren borcunu ödemiş olmaz. Sence Simonides’in demek istediği bu mu?
--- Tamam bu.
--- Peki, düşmanlarımıza bir şey borçluysak, gene geri verecek miyiz?
--- Bence evet. Ne borçluysak onu vermeliyiz, dedi, insan da düşmanına sadece kötülük borçludur; düşmana layık olan budur.
--- Görülüyor ki, Simonides, doğruluğun ne olduğunu bir bilmece gibi şairce söylemiş, dedim. Besbelli ki o, doğruluk herkese hakkını vermektir, demek istiyor, buna da borç diyor.
--- Peki, bir diyeceğin var mı buna? Diye sordu.
--- Bir sanat hekimlik adını almak için, neyi neye hak olarak vermelidir? Borcu nedir? Bu soruya Simonides ne derdi?
--- Bedenlere ilaç ve yiyecek vermeli, derdi,
--- Bir sanat aşçılık adını almak için, neye neyi borç olarak ödeyecek, hak olarak verecek?
--- Yemeklere, tat, tuz verecek.
--- Peki öyleyse, kimlere ne veren sanata doğruluk denebilir?
--- Demin dediklerimize uymak gerekirse, Sokrates, dosta fayda, düşmana zarar veren sanata.
--- O halde, Simonides, doğruluk, dosta iyilik, düşmana kötülük etmektir, demek istemiş, öyle mi?
--- Öyle sanırım.
--- Peki, sağlık işlerinde, hasta dosta iyilik, hasta düşmana kötülük etmek en çok kimin elindedir?
--- Hekimin.
--- Ya deniz yolculuklarında, tehlike baş gösterirse, dosta iyilik, düşmana kötülük etmek en çok kimin elindedir?
--- Kaptanın.
--- Ya doğru adam? Onun hangi işte dosta faydası, düşmana zararı dokunabilir?
--- Savaşta olsa gerek, birine saldırır, ötekine yardım eder.
--- Peki ama sevgili Polemarkhos, hasta olmayana hekimden fayda gelmez değil mi?
--- Gelmez.
---Deniz yolculuğuna çıkmayana kaptanın faydası olur mu?
--- Olmaz.
--- Savaş olmazsa, doğru adam faydasız mıdır?
--- Hiç öyle şey olur mu?
--- Demek doğruluk barışta da faydalıdır.
--- Evet, barışta da.
--- Ya çiftçilikte?
--- Onda da.
--- Ürün sağlamak bakımından?
---Evet.
--- Ya kunduracılıkta?
--- Onda da.
--- Kundura yapmak bakımından?
--- Tamam.
--- Peki, barışta doğruluk ne bakımdan işimize yarar?
--- Anlaşmalarda Sokrates.
--- Anlaşmalarda derken neyi düşünüyorsun? Ortaklığı mı?
--- Evet, ortaklığı.
--- Peki, tavla oyununda, doğru adamla mı yoksa usta oyuncuyla mı ortaklık daha faydalıdır?
--- Usta oyuncuyla.
--- Ya duvar örme işinde, doğru adamla mı ortak olursun, yoksa duvarcıyla mı?
--- Duvarcıyla tabii.
--- Gitar çaldırmak için de elbet doğru adama değil, gitarcıya başvurursun. Öyleyse doğru adam nerede işimize yarar?
--- Para işlerinde sanırım.
--- Evet ama, Polemarkhos, parayla ortaklaşa bir at almak, ya da satmak istesen, doğru adamla değil, attan anlayanla ortak olursun değil mi?
--- Öyle ya.
--- Bir gemi alım satımında, en iyi ortak gemi ustası, ya da kaptandır değil mi?
--- Herhalde.
---Peki, para ortaklığında, ne zaman doğru adam hepsinden daha faydalı olabilir?
--- Paranı, olduğu gibi saklayacak, sağlam bir ele emanet etmek istediğin zaman, Sokrates.
--- Ama, bu senin dediğin durumda para işletilmeyecek, olduğu gibi duracak.
--- Evet.
--- Demek ki, doğruluk yalnız paranın işletilmediği zaman faydalı olabiliyor.
--- Öyle.
--- yani, bir bağcı bıçağın olsa, onu saklatmak istediğin zaman doğru adama, ama kullandırmak istediğin zaman da bağcıya verirsin, değil mi?
--- Söylediklerimizden bu çıkıyor.“.....Doğruluğun kötülük mü, bilgisizlik mi, ya da bilgi ve iyilik mi olduğunu araştırmaya kalktım. Sonra söz, doğruluğun eğrilikten daha karlı olduğu düşüncesine dönünce, önceki düşünceyi bir yana bırakmaktan kendimi alamadım. O kadar ki, konuşmamızın sonunda gene de hiçbir şey bilmediğimi gördüm. Doğrunun ne olduğunu bilmedikçe, doğruluğun iyilik olup olmadığını nasıl kestirebiliriz?”
Ben de teşekkür ederim size. Ancak aklıma takılan bir soru ya da sorun var. Şimdi biz özellikle benim gibi bir de İzmirli olunca , İyon kültürüne sahip çıkıyoruz. Anakaranın Helen Kültürü oldukça farklıdır bizim buralardan. Gerek Halikarnaslı Herodot, gerek Smirnalı Homeros, Efesli Heraklitos ve hepimizin yere göğe sığdıramadığı Miletli Tales, hep bizim mahallenin büyükleridir. O zamanlar Dorlar birbirleriniz yiyip, güce önem verirken, burada İyonyada akıl ve düşünce ön plana çıkmıştır. Bence Hegel'e ve Marx'a ilham veren Diyalektik düşüncesi Yunan değil İyon Kültürünün eseridir. Herodot bile orası Helen, burası Lidya , Karya diye ayırmış birbirinden.
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.