

Artık ev iyice harap olmuştu. Koca evde yalnızlıktan bunalıp paraya da sıkışınca, önce üst katlardaki odaları kiraya vermeye kalkmış, ancak kirasını ödeyemeyen kiracılardan parayı istemeye mizacı uygun olmadığı için bir süre sonra bu pansiyonculuk sevdasından vaz geçmişti. Aslından eve çok talip vardı. Güzelim ahşap evi yıkıp betondan binayı dikmek karşılığında kendisine üç daire vermeyi teklif ettiğinde tanışmamış mıydı o it oğlu itle zaten. Herifçioğlu gide gele karısı ile işi pişirmemiş miydi. Hem babası ölürken söz vermemiş miydi kendisine, evi satmayacağım, emaneti kimsenin görmesine izin vermeyeceğim. Sahibi almaya gelinceye kadar saklayacağım diye. Nasıl satacaktı yedi kuşaktan beri yaşadıkları bu evi. Çocukluktan kendisine belletildiği gibi kendisiyle aynı adı taşıyan Süleyman adlı büyük dedesi getirip yerleştirmişti evin altındaki kilere. Şimdi Süleyman Efendi de bekçilik görevini ömrü yettiği sürece yerine getirecekti. Ancak çözümsüz bir sorunu vardı: erkek evladı yoktu sırasını devredecek. Bu emanetin sahibi geri dönmek için elini çabuk tutsa iyi olur diye düşündü. Baktı ilk kadehin ortasına gelmiş, ilk cigarasını yakmak için uzattı pakede elini.
Allah'ım, ne Süleyman'mış, be yahu... :)))
işte hayat böyle, kiminin hazinesi var, kiminin fakirhanesi!
şaka maka, bu hikaye bana Kürk Mantolu Madonna'yı anımsattı. varlık içinden yokluğa doğru uzanan bir yolculuk ve tabii ki acılı bir aşk hikayesi... okumayanlara tavsiye ederim.
Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.
Sait Faik Abasıyanık
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.