Sisli bir akşamda, Taksim’de barın önünde, renk renk ışıkların birbirine karıştığı, farklı müziklerin farklı ses yüksekliklerinde çalındığı, tek ve çift gecelik aşkların başladığı kalabalık sokakta, park etmiş arabalardan birinin önünde genç ve güzel bir kız duruyordu. Beyaz sümüklü bir kedi koşarak geçti arabanın altından. Sonra gölgelerin arasında kızın karşısında onunla konuşan biri belirdi. Çocuğun elleri kıpırdıyor ve dikkatle kızı dinliyordu. Kızın üzerinde pembemsi kırmızıya kaçan post benzeri bir mont vardı. Yumuşaklık hissini dokunmadan verebilen cinsten…
Çocuk yüzüğünü çıkartıp fırlattı yere, genç kız görmedi. Farkında değildi onunla ilgili olan şeylerin. Sarhoştu, haklıydı…
Ne kadar eğlenmişlerdi oysa yarattıkları küçücük dünyada, basit rolleri ve sıcak dudaklarıyla ikisi.
Arkasını döndü kız ve yeni sevgilisini aradı karanlıkta güzel gözleri. Dönüp yeniden baktı sonra çocuğa, hala yerinde duruyor mu diye. Durmuyordu çocuk, gidiyordu, istemiyordu kızın onu ağlarken görmesini. Ağlıyordu belli etmeden, hıçkırığı boğazında, yutulması imkânsız büyük bir lokma gibi düğümlenmişti. Genç kız seslendi arkasından yarım ağızla, dönüp bakmadı çocuk ve kaldı yarattığı en büyük korkusuyla baş başa.
Elektrogitarın sesi yükselmişti, boyun boyuna dans ettikleri garip barda ve gecesinde sarhoş çıkıp yere yatmışlardı boylu boyunca Taksim meydanında. Ne kadar eğlenmişlerdi oysa görmezden gelmeyi başardıkları zamanlarda içinde bulundukları çirkin şeyi.
Nasıl intihar etmeye cesaret edebilmişti kız, sevgilisinin uğruna ve nasıl çocuktu gözleri dört senenin sonunda birbirilerine son sarılışlarında.
Yol boyunca ilerlemeye başladı çocuk, herkes her şeyi biliyormuş gibi geldi ona. İstiklal caddesi omuzlarındaydı her adımında. Delirdi, sızlandı ve parçalandı içi. Bir sürüngen, aşağılık bir hapishane kaçkınıydı sanki. Kendini düşünebileceği en berbat şekilde hissetti. Bir sürü gerçeğinin yalan olmuş, bir sürü hayalinin çöpe atılmış ve bir sürü pişmanlığın ortaya çıkmış olduğunu fark etti. Hayat bir anda onun bir düşmanı haline gelmişti. Ona terk edildiği sevgilisini hatırlatmayacak hiçbir şey yoktu sanki. Herkesten ve her şeyden nefret etti. Piyango bileti satan adamın bakışlarından, ağaçlardan, kendi görüntüsünden, kuşlardan ve adımlarının çıkardığı sesten… Her şey korkunçtu. Sevgilisi tarafından çocuğa dair yazılmış defter, silinmesi gereken anılar, kötü kahkahalar, biten bir şey, bitmek, ölmek. Yaşama sevinci yerini ölüm isteğine bırakıverdi kısa zamanda… O kişi tamamen gitmiş olabilir miydi? Hastalandığında, yanında olmak isteyen kız gitmiş olabilir miydi? Defterde öyle yazmıyor muydu? Şimdi en büyük hastalığı geçirmiyor muydu? Harfler yazıları oluşturarak hayali bir dans yarattılar gözlerinin önünde.
“…çünkü bende seninle ilgili her şey çok derin. Bunları yıllar sonra da hatırlamak ya da hatırlamanı isterim: Defter hangimizde kalırsa…”
Yıllarca hatırlayabilecek güce sahip miydi?
Geriye dönüyor ve neler olduğunu düşünmeyi tekrarlıyordu kafası devamlı.
Telefon aklına geldi önce, ilk defa telefona cevap vermemişti sevgilisi yıllar sonunda. “İlk defa bu gece” diye mırıldandı… Gece boyunca aramış ve bir süre sonra ulaşamamıştı telefonun cevapsız sesine bile. Sonunda genç kız aramıştı onu. Barda olduğunu söylemişti ama bara girmesini istememişti çocuğun. Kapının dışında görüşmüşlerdi, kız itiraf etmişti artık sevgili olamayacağını yalpalayarak ve ağzı içki kokarak… Tek cümlede söyleyivermişti her şeyi.
“Ben artık başka birisini seviyorum.”
Hiçbir şey diyememişti çocuk. Dudaklarının üstü terlemiş ve elleri titremişti sadece heyecandan. İlişkisinin kopmuşluğuyla yüzleşmişti ilk defa. Yanlarında konuştukları arabaya yaslandı kız ve biraz rahatlamış göründü bunu söyledikten sonra. İçinde kalmış rahatsız edici küçük yalanından sıyrılmanın ve bir kez daha özgür olmanın verdiği keyif biraz olsun güçlendirmişti genç kızı. Kızın özgür olduğu yazıyordu, çocuğa dair defterin her satırında. Yine de gözleri dolmuştu ama. Hem mutlu hem hüzünlü bir ifadeye sahipti yüzü. Gülümseyen ve gözü yaşlı bir kızın yüzü vardı onda. Bütün yaşanan güzel ve çirkin şeyleri yansıtabilen anlamlı bir yüzdü çocuk için. Yeni biri anlayamazdı bu anlamlı yüzden. Kendine yediremiyordu erkek, yüzüğünü çıkartıp fırlattı yere, genç kız görmedi.
Devamlı kendi içinde geçmişteki aynı noktaya dönüyor ve bu yüzden şimdi yaşadıklarından hiçbir şey anlayamıyordu çocuk. Kendini öldürerek, genç kızın intiharıyla ödeşmek istiyordu. Ölmek artık onun hoşuna gidiyordu, ağlamak ise ölümün bir göstergesiydi. Beyaz sümüklü bir kedi geçti park etmiş arabaların altından. Çocuk aralarındaki gizli özel kelimeleri kendi kendine fısıldadı: “Sen, canımı acıtabilen!”
Sonra da hikâyeler anlattığını hatırladı çocuk, kız uyumadan hemen önce, ona sarılabildiği muhteşem gecelerde. İçinde bir çocuk ve bir kızın başrolü paylaştığı güzel aşk hikâyeleri… Sonunda hikâyedeki kızın ona dönüştüğü ve çocuğun da kendisine…
okudum, gözlerim doldu, kahvemden bir yudum aldım, tuttum, yazıyı kapattım, tekrar açtım, son paragrafı okudum, ne yazacağımı bilemedim, kalakaldım, sonra....
Beyaz sümüklü bir kedi koşarak geçti arabanın altından.
dip not: lineti güldürmek için yazılmıştır,
bi de piknik yeri vardı menşur, iffet filminde faruk peker, müjde ar'ı hain emellerine alet etmişti hani orda, nereydi ora...
Evet Linet ya, bir bakmak lazım çok paralel gidiyoruz..
Best, yazısına yorum yapmadığımız için kızacak şimdi bize:)
İstiklal Caddesi sabaha kadar işleyen en canlı yer olma özelliğini korudukça daha nice aşklar yaşanacak..
İstiklal Caddesi çok gürültülü Pbk. Duygusallık ön plana çıkma konusunda tereddüt yaşıyor:) Yolculuğu bile keyif veren Büyükada favorimdir...
best, kop, ve mefkud, yazı başlıklarından, hemen tanıdıklarımdan..neredeyse hiç yanılmıyorum.
sümüklü bir kediyi aradı hikayede gözlerim, okudum okudum, baktım sadece geçiyor yazıdan ..istiklalde aşk olmaz yahu, o kadar dış uyaranın etkisinde birbirini bulmaz gözler, aşk dedim mi canım izmiri özler..değil mi kop?
Bir kadın âşık ve mutluysa yemeği fırında unutup yakar. Ama âşık ve mutsuzsa fırını yakmayı bile unutacaktır.
Baron Fontanel
sis sesi boğar, gözü yanıltır, ıslaktır, yapışır kalır üzerinden geçerken herşeye, solumak güçtür, hele bağırmak? aman Tanrım! facia... çocuk siste kaybolurken arkasında sisin hareketli dalgalanımlarını da bırakmış olabilir. kız ne yazık onları da görmemiştir, kimbilir...
bu adamın kalemini cidden beğeniyorum ben yaw! yalnız o siste, kedinin sümüğünü, hangi arada derede gördün lem? :)
Pilli pati, yazar o, herşeyi görür, neyi ister ise onu görür, içini görür dışını görür..Bunun da bilimsel açılımını yapma istersen..Duygu kalsın biraz da..
...Sisli bir akşamda, Taksim’de barın önünde, renk renk ışıkların birbirine karıştığı, farklı müziklerin farklı ses yüksekliklerinde çalındığı, tek ve çift gecelik aşkların başladığı kalabalık sokakta, park etmiş arabalardan birinin önünde genç ve güzel bir kız duruyordu. Beyaz sümüklü bir kedi koşarak geçti arabanın altından. Sonra gölgelerin arasında kızın karşısında onunla konuşan biri belirdi......
ilk cümlede tamlanan tamlayan tamınan birbirine karışmış..genelden özele doğru bir sıralama daha iyi olmaz mıydı? sisli bir akşamda ,taksimde renk renk ışıkların birbirine karıştığı, farklı müziklerin farklı ses yükseklerinde çalındığı, tek ve çift kişilik aşkların başladığı kalabalık bir sokakta, bir barın önüne park etmiş arabalardan birinin önünde güzel genç bir kız duruyordu..dense daha bütünleyici olmaz mı?.ben mi çok kuralcıyım..okuyanları bu hızlı geçişler rahatsız etmiyor mu?sümüklü beyaz bir kedi mi bu?..gölgelerin arasında belirende, gölge mi yoksa, gerçek biri mi?..best biraz üzerinde dursa gerçekten iyi yazabilecek biri, ama aceleci ya da tembel..hayal gücü son derece geniş, hiç akla gelmeyen şeyler düşlemekte üstüne yok, ama anlatımda sıkıntılar var..(bence).
Haklısın abs, bu yazıyı yazarken kurallara falan çok dikkat edemedim, bir yandan hatırlayıp bir yandan yazmak zor oldu ve aceleye geldi. Fazla arabesk olduğunu düşüneceğinizi sanmıştım, yine yorumlar fena değil, eleştirileri dikkate alacağım.
Hastalandığında, yanında olmak isteyen kız gitmiş olabilir miydi?
bu cümleyi, kahramanın bir hastalığı sırasında ona bakmak istediği için kızın gerçek hayatta yanında kalmış olmasından ziyade, kurgusal olarak eğer hastalanırsa yanında kalacağını, ona bakacağını düşündüğü şeklinde yordum...Zira, vakti ile yüreğimize misafir olan platonikliklerimizde de benzeri hayallere bizim de düçar olmuşluğumuz yok değil (Amelie'yi izlediniz mi sevgili Bestloser, orada da Audrey Tautou televizyon izlerken birden hayallere dalar, hayatını hastalara vakfetmiş bir gönüllü olarak görür kendisini haberlerde ve kendi için üzülür...Böyle bir şey işte bu cümlenin de bana hissettirdikleri).
Yanlarında konuştukları arabaya yaslandı kız ve biraz rahatlamış göründü bunu söyledikten sonra. İçinde kalmış rahatsız edici küçük yalanından sıyrılmanın ve bir kez daha özgür olmanın verdiği keyif biraz olsun güçlendirmişti genç kızı. Kızın özgür olduğu yazıyordu, çocuğa dair defterin her satırında. Yine de gözleri dolmuştu ama. Hem mutlu hem hüzünlü bir ifadeye sahipti yüzü. Süper bir betimleme..."İçinde kalmış rahatsız edici küçük yalan..."
Çocuk aralarındaki gizli özel kelimeleri kendi kendine fısıldadı: “Sen, canımı acıtabilen!”
kaleminize sağlık...ruhların satılık olduğu mekanlarda, yeni yeşermiş bir aşk dahi çoraklıktan kuruyabiliyor...bir tek sen kalıyorsun o insan karmaşasının ortasında, yapayalnız üşümüş, içi acıyan...
beyoğulları
bu kupkuru suyun içinde
gerçek bir sensin,
kılıçkeş civan gence kayıtsız baktın,
kollarında öfke çiziliydi halbuki
gamsızdın, mağrur
bir de sesin,
kaygılardan özenle süzülen
mumlar birer kavak ağacı,
rüzgarında aşka gelen, alkolik masalarda
gökten düşen kişi başına kahırla orantılı,
caddeyi çınlatan cümle ayak sesleri. Hepsi lanetli
yarının yoza bulanmış
yüreğinde geberene dek kızarmakta akşamdan
şairler divanının göbeğinde
ey tarihi şehir, acemine nasıl da acımasızsın,
tele asılı kalır sazende sabrın,
tek kuruşu haşlanmış mısıra yeğ tutar
sana vermektense cümle kaderdaşın.
kimin elini sıksam bir tutam yalan
sense, canı taşlara bağlı
öylece sessiz, kocaman gözlerinden huzur taşan.
la kin vitrinde rüküş ve başsız bir
manken kadar haysiyet yoktur
aşağı yukarı akıp duranda.
kalabalık, hepiniz yoldaşsınız,
istikbalin hiç durmayan
elektronlarısınız,
devcileyin bir kabloymuşçasına
çiğnediğiniz caddenizde
sırtınızda yüklerinizle
devinir, taşınırsınız.
akım var!
ucuza akım!
Evet @proksima tıpkı senin düşündüğün ve hissettiğin ilk şeyleri anlatmaya çalışmıştım. Hatta Amelie'nin o sahnesi de gözümün önünden silik bir şekilde geçer gibi olmuştu. Aynı şeyleri hissetmek çok güzel. Betimlemeyi beğendiğine de çok sevindim çünkü onun anlatıcı, güzel bir betimleme mi, yoksa kızın bir özelliğini anlatan sıradan bir cümle mi olduğunu kendime sormuştum. Şiiri odama asacağım. Teşekkürler.
:)
sevgili Bestloser, o kadar sevindim ki yazdıklarınıza anlatamam...Birebir benzer şeyleri düşünmemiz, böyle düşünenlerin şol alemde yanlız olmadıklarının en güzel nişanesi değil mi? Hayatımızda bir dönem yer ettiği için gerçekten büyük önem taşıyordu teşbihiniz benim için...varolunuz, hem geçmişin tozlarını üzerimize üflemeniz hem de şiire gösterdiğiniz jestiniz için..
pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.