Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan 22dakika.org'da: "Avatar The Last Airbender Season 3 Vol. 4"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

tuttum
6

Topaç

Telefonun sesiyle uyandım akşama doğru… İşe gitmek için çok geç kalmıştım. Sersem bir kendine geliş eşliğinde açtım telefonu, arayan çok eski bir arkadaşımdı… Sert, çatallı, ergen bir lise çocuğu gibi çıkıyordu sesi: “Hadi oğlum neredesin, hani bu gün dolaşacaktık sizin mahallede? (“Sizin mahalle” dediği günler önce yaptığımız bir geyiğin kırıntısıydı, Taksim’de ev tuttuğum için İstiklal caddesi “bizim mahalle”ydi) “Telaşlı bir şekilde devam etti konuşmaya; “Hemen kıçına bir şey giy, kızlar bizi bekliyor barlarda.” Dolaşmayı istiyordum ama kızlar değildi amacım, yabancıdan sayılmamak için öyleymiş gibi yaptım “Tamam” dedim “hemen giyiniyorum, yukarıda, tramvay durağında buluşalım.” Kapadım telefonu ve attım bir köşeye. Çok param vardı, avans almıştım ve aldığım avansın bir kısmıyla buzdolabını bile doldurmuştum. Param vardı ve her şey çok güzeldi. Elektrik faturasını ödeyebilir veya emlakçıya olan borcumun bir kısmını ona verebilirdim. Param vardı ve mutluydum, karnımı doyurabilir, sigara alabilirdim. Uyandığında cebinde paranın olduğunu bilmek, müthiş bir yaşama sevinci veriyor ve hatta insanı yatak kadar güzel bir şeyin içinden kaldırıp, ona savaşma şevki bile sunabiliyordu. Param vardı ve mutluydum, “aç bir insan alsa mutlu sayılmaz” diyerek mutfağa giriştim. Buzdolabını açtım ve ton balığı konservesinin kapağını bir hareketle söküverdim, yağını bile süzmeden onu kaşıklamaya başladım. Akşamdan kalma ekmeği poşete koymuştum, onu çıkarttım ve poşetin dip bölümünde kalmış olan, yani hala yumuşak olan kısmını bölüp olduğu gibi ağzıma attım. Aynaya baktım ve sırıttım. Dişlerim sigara içmekten sararmış ve iğrençleşmişlerdi. Soğuk suyla dişlerimi fırçalamayı bir an düşündüm ve sonra hemen vazgeçtim. Su çok soğuktu ve birer organizma haline gelmiş olan çürük dişlerimin dışarıya bakan kökleri soğuk suda sızlıyorlardı. Korktum ve kapattım ağzımı. Hiç sırıtmamak ve çok fazla konuşmamak gerekiyordu. “Çıkınca naneli sakız almam lazım” diye düşünüp sonra da bu düşünceyi unutmamak için ezberlemeye çalışırken bir yandan da dolabı açıp beni rezil etmeyecek kadar temiz bir kıyafet aradım gözlerimle…
Yoktu.
Çamaşırhaneye vermem gereken on yeni Türk lirası, yolum oraya düştüğünde nedense cebimde olmuyordu. Birden ani bir karar ile hayatımı düzene sokmam gerektiğine emin oldum. Arkadaşımı arayıp, buluşmaya gelemeyeceğimi söylemeliydim, bütün paramı düzgün şeylere yatırmalıydım. Buna çamaşırhaneye verilecek parayı vererek başlamam gerektiğini düşündüm. Paramla temiz çamaşırlarımı rehin alındıkları yerden, o hain, kara bıyıklı piçten alıp, temiz ve düzenli hayatıma sapasağlam yeni bir başlangıç ile devam edebilirdim. Cep telefonumu ararken hiç kullanmadığım tertemiz yeni sweetshirt’ümü buldum. Onu ne zamandır giymek istiyor ve eve gelen arkadaşlardan birinin yemiş* olduğunu düşünüyordum. Ağzım kulaklarıma vardı ve telefonu arayan gözlerim neşe içinde gülümsediler. Onu tuttuğum gibi giydim ve aynada kendime göz kırptım. “Evet bebek, sen hayatımda gördüğüm en müthiş ve en karizmatik kişisin! Aman Tanrım, böyle bir tutku karşısında insan gücü ne yapabilir?” Mırıldanmayı bırakıp masanın üzerinde yanıma almam gereken ne varsa aldım. Bunu öyle büyük bir coşkuyla yaptım ki; almamam gerekenler bile yanımdaydı artık. Evin anahtarı, akbil, çakmak, sigara, cüzdan, cep telefonu, iş yerinin yedek anahtarı, evin yedek anahtarı, fatura, aşk mektubu, pil, zarf ve kalemlerim bile yanımdaydı. Ayakkabılarımı unuttuğumu fark edip merdivenin ikinci basamağına kadar çıplak ayakla basmıştım bunun yanı sıra. Donmuştu ayağım ve gelmişti aklım başıma. Onları hızla giydim ve merdivenin dibindeki çöp poşetlerini almaya üşendim. Onları son birkaç dışarı çıkışımda yanıma almaya ve çöp tenekesinin içine atmaya üşeniyordum. Onun için “o”, artık “onlar”dı. Tam kapıyı çekerken Topaç* miyavladı. O her zamanki yemek isteme miyavlaması, o hayvansal çığlık... “Miuvvvvvv”
Yeniden girdim eve, dolaptan bir yumurta çıkarıp, tatlı tabağından bozma yemek tasının içine kırdım. Koklayıp silkindi, kapıyı çekip çıktım. Yokuşu koşarak çıkmayı denedim ve anında tıkandı ciğerlerim. “Hey gidi gençlik” diye geçirdim içimden. “Ne koşardık çocukken yokuş yukarı.” Yavaşladım ve Kazancı yokuşunun girişinden meydana doğru baktım. İnsanlar çok meşgul ve çok önemli işleri varmış gibi göründü bana. Kararmakta olan gökyüzüne baktığımda etrafımdaki ışıklar yüzünden yıldızları görememiştim. Meydana ulaşınca arkadaşımı gördüm. Aynı anda çok komik bir şey olmuş gibi güldük birbirimize. Sarıldık ve “kanka* ne haber?” dedik yine aynı anda…

Beraber İstiklal caddesinden Galatasaray’a doğru yürümeye başladık. Çeşit çeşit insan anlamsız yüzlerle bakıyordu bize. Kankam da içlerinden kızları ayıklayan radar gözlerle bakıyordu insanlara. Ben insanlara bakmıyordum, bakıyor ama görmüyordum. Onlara yeterince bakmış olduğumu düşünüyordum kendimce… İmam Adnan’a daldık ve Hard Rock çalan bir bara girdik. “Rock ölmedi” diye bağırıyorlardı uzun saçlılar. Eski Rock barların tadı kalmamıştı artık. Neredeydi o eski günler, elli erkeğe bir kızın düştüğü bar rezillikleri. O çirkin kızların havalara girdiği günler neredeydi? Herkesin farklı olduğunu düşündüğü ve herkesin aynı şeyi düşündüğü o günler. Eski pembe kafalı kızlar ve siyah rujlar. Sulandırılmış biralar ve saçları belinde, tayt giymiş ilahlarımız neredeydi? Kirli, isyankar ve çığlıklar içindeki dolu günler, uzun saç yüzünden dayak yediğimiz seneler, ah o satanistler ve onların yüzünden çektiğimiz eziyetler. Kovboy çizmelerimiz ve kopya kasetlerimizle oraya dönmek istersek, orada artık bir şey yoktu. Özentiliğin nankörce verdiği cezayla yüzleşiliyordu Rock barlarda…

Birayı bitiremeden çıktık ve Nevizade’nin çıkışlarından birinde lüks bir şaraphanenin önünde bulduk kendimizi. Şüphe dolu bir bakış fırlattı bana kankam. “Takıl” dedim “para var.”
Şarap burada pahalıydı, şüphesi, şüphesiz bu yüzdendi. İçeri girdik ve iğrenir gibi baktılar bize, klasik müzik çalıyordu. Köşede cam kenarı bir masa hala boştu ve oraya doğru ilerleyip kimseye bir şey demeden oturduk. Kendi hazırladıkları şaraplar vardı burada. Garson bize bakıp dalga geçti. Şef garsonun kulağına bir şeyler fısıldadı ve güldü. O gülümseyişlerden sonra birden sertleşen yüzünü bize çevirdi. Çılgın bakışlarından dolayı içinden geçenleri duyar gibiydim; “sizi aşağılık fareler, sefil ayyaşlar sizi, geldiniz gördünüz kalitenin ne olduğunu ama asla yetmeyecek biriktirdiğiniz haftalıklar bu kaliteyi yaşamanıza... Giydiklerine dikkat edecek kadar saygınız yok kendinize ve şimdi buraya gelip iyice rezil oluyorsunuz bize. Sizin gibilerle uğraşmaktan sıkıldım ve eminim şefimde aynı benim gibi düşünüyor. Vereceğiniz paraya lanet olsun bir an önce buradan defolun ve karizmamızı azaltmayın.” Diyordu sanki bakışları.
Yanımıza geldi, eliyle arka köşede tahtadan yapılmış bir masayı gösterdi. Asık bir suratla konuşmaya başladı ve “sizi şöyle alabilir miyiz?” dedi. Yüzümdeki memnuniyet ifadesini hiç bozmadan “Ben bu yuvarlak, masa örtüsü olan ve peçeteleri dizilmiş ve bardakları hazırlanmış masayı gayet beğendim” dedim. Kankama dönüp “ya sen?” diye sordum hatta. Kankamın cevabını pek umursamayan garson “bu masa önceden ayrıldı beyefendi” dedi. “Beyefendi” derken sesinin tonuyla yedi göbek sülaleme küfür ettiğini hissedip “peki o zaman” dedim. Masadan kalkıp adamın gösterdiği dandik ve karanlık bölüme geçtik. Biraz sonra yeniden yanımızda bitti ve kalın bir menü getirdi. Çok pahalıydı her şey, iyi olanı bilmeyenler alıyorlardı pahalı olanı, ucuz olan kötü olurdu onlara göre. Menüyü inceledikten sonra “sizin kendi ürettiğiniz şaraptan istiyorum” dedim. Kanka onayladı ve adam gitti. “Kızlara bak” dedi kankam, “bunlar iş kadınları işte, hem kariyer hem çocuk yapmayı becerebilenler. Senle, benle işleri olmaz bunların.” Dolaşmayı istiyordum ama kızlar değildi amacım, yabancıdan sayılmamak için öyleymiş gibi yaptım. “ Evet” dedim, “iyi bak, her zaman göremezsin.” Güldük bunun üzerine ve geldi garson elinde iki bardak ve bir şişeyle. “Tadına bakabilir miyiz?” diye sordum asık suratlı zengin avcısına. Suratını asmaya devam ederek şişeden bardağa birazcık damlattı garson. Sonrada bana uzattı. Bir dikişte içtim kırmızı şarabı, dilimle damağımın pütürlerini okşadım. Aşkı anlatıyordu şarap, kan kadar kırmızı ve etkileyici, hüzün kadar buruktu tadı… İtiraz ettim birden “Buruk bir tat kalmadı damağımda” dedim. “Tanen* yok bu şarapta.” Yaşlı garson tuhaf bir şekilde baktı yüzüme, diyecek hiçbir şeyi yoktu. Kızgındı, şarap güzeldi ama müşteri beğenmeyebilirdi. “Çok kötü” diyerek kalktım masadan. Kankam şaşkındı ama kalktı o da ayağa…

Huzursuz gölgeler çılgınca dans ediyorlardı İstiklal caddesinde… Karanlığın içinde kıvılcımlaşan ilk hareketler gibi. Oluşuna bırakılmış bir karmaşa her tarafı sarmıştı ve o karmaşadaki insanlar güvenli bir tedirginlik içindeydi. Sağ kulaktan doğu, sol kulaktan batı müziği, Trash Metal bar ve yanında seyyar midyeci, Türkü barlar ve hemen diplerine özüm özüm gözleme salonları. Sivri ve fosforlu saçlarıyla otlanmış Punk’çının delik deri ceketi ve arkasındaki vitrinde hamur yoğuran teyze. Kumaş ceket ve pantolonlu, kel orta yaş adamların girip çıktığı meyhanenin üst katında travestilerin küçük mutluluklar buldukları tek gecelik aşk mekânları… Kafeterya yanında genel ev, karakol sokağında uyuşturucu, Rock bar arkasında ilkokul. Huzursuz gölgeler ve Taksim, senin gözünü seveyim… “Ya kızlar?” diye sordu kankam. Gözleri çakmak çakmak olmuş, elleri soğuktan uyuşmuştu. Gömleğinin bir kısmını pantolonunu arasından bilerek çıkartmış ve eski bir modaya uymuştu. Saçlarındaki kurumuş jöle birikintileri mide bulandırıcıydı. Ceketinin kolunda bir kısım sigara yanığı yüzünden delinmiş ve rengi solmuştu. Yüzünde, patlattığı sivilcelerden oluşan birkaç derin iz ve fazlaca siyah nokta vardı. Bir kız arkadaş edinmeli ve o kıza siyah noktalarını sıktırmalıydı. Hüzünlü bakışları ve hep üzgün duran kurt köpeği kaşları vardı. Hiç şansı yoktu. “Gitmem lazım kanka” dedim ve iyice üzüldü kaşları. “Neden gidiyorsun işin mi var?” diye sordu. “Yazı yazmak istiyorum.” Dedim. Alaycı bir tavırla güldü; “Ne yazısı kanka ya, şair mi olacaksın başımıza?” diye sordu. Ciddiye aldım onu, “şiir değil düzyazı yazacağım” dedim. Başlığını sordu yazının, daha yazıyı yazmadan. “Huzursuz gölgeler” dedim. Bıraktı kolumu ve uzaklaşmaya başladı gülerek. “Sen delirmişsin” dedi bana.

Eve girerken naneli sakızı unuttuğum aklıma geldi. Topaç çiğ yumurtasını yemediği gibi önceden tasında duran bayat ekmek parçalarını da salona saçmıştı. Azarladım onu ama anlamadı, yeterince sert değildim yine. Sözlerimi bitirmeden arkasını döndü, sonra yine gözlerimin içine bakarak “Miuvvvvvv” dedi.

  • Bir kıyafeti yemek: Onu arkadaşlığının yakınlık derecesini bahane yaparak, yanında misafir kaldığın kişiden izinsiz alıp dilediğince giymek.
  • Kanka: Baba yarısı, kan kardeş, sıkı dost gibi anlamları olan arkadaşlık yakınlık derecesi belirteci. (Kelimenin özü kan kardeş kısaltmasından geliyormuş.) Türkiye’de genç kızların kelime sonlarına inceltme eki taktıkları döneme denk gelen “kanka”, zaman zaman “kanki” olarak da duyulmuştur.

    *Tanen: Kaliteli ve iyi mayalanmış bir şarabı içtikten sonra damakta kalan buruk tat. (demli çaylarda da hissedilebilir.)

*Topaç: Kedimin adı. (Bir hafta önce onu sokakta bulduğum gün kendi kuyruğunun etrafında defalarca döndüğü için bu ismi koydum.)


9 ahkam var

Ahkâmlar

ben tek topaç hatırlıyorum şu an o da iş yerinde el altından benı kayırmayan tek kişi

varoluşun,varoluşum. varoluşunuz,varoluşlarsa ''hep beraber elele.''

ben de topaça taktım,önce yumurta kırdım deyince çok şaşırdım.benim de kedim var ama yumurtanın yanından geçmez şerefsiz.ne şanslı adam diye gıpta ettim bi an.

souls on fire

hımmm

kediler yumurta yer mi? Hemde çiğ?? Sanırım kedin şarkı söylüyor:))

Benimki aç kalınca ne verirsem yiyor:)

hayatı HAFİF'e alın...

kedi yumurta yer, tabii karakterine de bağlıdır, benim kedi patlıcan yedi geçenlerde, sanırım sinirleri bozuktu.

Senin kedi baya alışmış ev ortamına o zaman, benim eve patlıcan girmedi henüz:)

hayatı HAFİF'e alın...

benimki de karpuz yiyor :)

Bende gecenlerde bizim boncuk un köpek mamalarına salça olan kedileri görmüştüm.

pillinetwork sitelerine yorum ekleyebilmek ve daha fazlası için, üye olun ya da giriş yapın.

Bu Yazıyı Tutanlar

Bu yazıyı rapor et. Kural dışı içeriğe rastladığınızda editörlerimize rapor ederek müdahale edilmesini sağlayabilirsiniz. (Hangi durumlarda rapor edebilirim?)

Mim Nehri

geri »

Arama

pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

serbest: son ahkâmlar

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu